8.11.08

MİR FIRAT İSTİFA ETTİ

FIRAT İSTİFA ETTİ, AKSU GELDİ

AKP Genel Başkan Yardımcısı, partinin 2 numaralı ismi görevden alındı. Boşalan koltuğa ise tanıdık bir isim getirildi. Dişli'nin yerine de süpriz bir isim geldi...
AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat'ın yerine Abdülkadir Aksu, Şaban Dişli'den boşalan yere Bülent Gedikli getirildi. Gedikli'den boşalan yere ise Ahmet Edip Uğur getirildi.

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat'ın yerine İçişleri eski Bakanı Abdülkadir Aksu getirildi. Genel Başkan Yardımcısı Bülent Gedikli de de Şaban Dişli'den boşalan Ekonomi İşlerinden Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı'na getirildi. Gedikli'den boşalan yere ise Ahmet Edip Uğur getirildi.

AK PARTİ MKYK SONA ERDİ

AK Parti Merkez Karar Yönetim Kurulu (MKYK), toplantısında, son gelişmeler ile yürütülen politikaların değerlendirildiği belirtilerek, ''AK Parti insanımızı hayatın her alanında en ileri standartlarına kavuşturmayı hedefleyen değişik ve gelişim politikalarını sürdürecektir'' denildi.

Yaklaşık 4,5 saat süren toplantıdan sonra yapılan basın açıklamasında son iç ve dış gelişmeler ile yürütülen çalışma ve politikalara ilişkin değerlendirmelerde bulunulduğu belirtildi. ABD başkanlık seçiminin sonucu ve muhtemel dış siyasete etkileri, iç güvenlik sorunları, önlemler, sosyal politika, küresel ekonomik krizdeki son durum ve Türkiye'ye etkilerinin yönetilmesi konusunda MKYK'da sunumlar yapıldığı ifade edilen açıklamada, yaklaşan yerel seçim hazırlıkları, teşkilat çalışmaları ve Meclis'teki AK Parti Grubunun çalışmaları hakkında birim başkanlarının kurul üyelerine bilgi sunduğu kaydedildi.MKYK üyelerinin bu alanlarda son gelişmeler ve parti politikalarına ilişkin görüş ve önerilerini dile getirdiği ifade edilen açıklamada, ''AK Parti kurulduğu günden bu güne kadar olduğu gibi bundan sonra da iç ve dış gelişmeleri en iyi şekilde değerlendirerek aziz milletimizin ihtiyaç, talep ve beklentileri doğrultusunda insanımızı hayatın her alanında en ileri standartlara kavuşturmayı hedefleyen değişim ve gelişim politikalarını sürdürecektir'' denildi.

Bu arada MKYK bitiminde AK Parti Genel Merkezi'nden ayrılan Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Hayati Yazıcı, gazetecilerin soruları üzerine parti organlarında yapılan değişimlerin olağan bir gelişme olduğunu belirterek, ''Siyasi partilerde görevler geçicidir. Biz bir aileyiz. Aile içinde değişiklikler olur'' dedi.

aktifhaber.com

Devamını BURADAN okuyun...>>>

EVLATLARI İÇERİDE, BAŞÖRTÜLÜ ANALARI DIŞARIDA


40 Yaş Altı Başörtülüler Giremez

TSK tesislerinde "40 yaş altı olanlar başörtülü dahi olsalar giremezler" kuralını uygulamaya başladı. Asker anneleri kapıda duvara çarptı.

Manisa'daki 1. Piyade Er Eğitim Tugay Komutanlığı'nda düzenlenen yemin törenine, 40 yaşın altındaki başörtülü asker yakınlarının alınmadığı iddia edildi. Türkiye'nin dört bir yanından çocuklarının mutluluğunu paylaşmak için gelen aileler, yemin törenini tel örgünün arkasından seyretmek zorunda kaldı. Kendilerine çifte standart uygulandığını belirten asker yakınları, "Bizi başörtülü olarak içeriye almıyorlarsa, o zaman evlatlarımızı da askere almasınlar." diyerek uygulamaya tepki gösterdi.

Türkiye'nin dört bir yanından Manisa'da vatani görevini yapan çocuklarının yemin törenine gelen aileler, günlerce yemin törenini bekledikten sonra sabahın erken saatlerinde geldikleri nizamiye önünde kuyruğa girdi. Ancak asker yakınları içeriye alınırken yapılan kimlik kontrolü sırasında ilginç bir olay yaşandı. Asker yakınlarının iddiasına göre kimlik kontrolünda, 40 yaşın altında olan başörtülü bayanlar içeriye alınmadı. Uygulama karşısında şaşkınlığını gizlemeyen asker yakınları yakınlarının yemin törenini tel örgülerin ardından izzlemek zorunda kaldı. Maruz kaldıkları uygulamanın büyük bir haksızlık olduğunu ifade eden aileler, bu muameleyi haketmediklerini söylediler.Kardeşinin yemin töreni için geldiğini söyleyen Rabia K., yaşadıklarını şöyle anlattı: "Nizamiyede görevli askerler, 40 yaşından küçük başörtülü hanımların, başını açmadan içeriye giremeyeceğini söyledi. Yanımda 57 yaşındaki halam vardı, onu aldılar. Biz de diğer mağdurlarla birlikte az ileride, tel örgü arkasından töreni seyretmek zorunda kaldık. İçim burkuldu."

Genç Bayanlar Başörtülü Olsa Bile Alınmaz
TSK'ya ait tesislerde son dönemde uygulamaya konulan yeni başörtüsü kriterinde, yaş faktörü öne çıkartılıyor. Genç kızlar ve bayanlar türbanlı değil başörtülü olsalar bile içeri alınmıyorlar. Kapılarda bu kural gayrı resmi olarak 40 yaş biçiminde uygulanıyor.

Kaynak: Bugün



Devamını BURADAN okuyun...>>>

6.11.08

SOLUN İÇLER ACISI HALİ

Ülke 81 il, onlar 6 ilin hesabında!

Bir ana muhalefet kimliği olmak üzere ikisi de Meclis'te “temsil” edilen sol partilerin hali içler acısı. İddiasız bir çok parti bile ne yapıp edip mahalli seçimler için aday belirlerken CHP ve DSP sadece 6 ile göre seçim hazırlığı yapıyorlar.

CHP ve DSP demokrasilerdeki en büyük imtihan olan seçimlerden kaçmaya çalışıyor. İddiasız olduklarını daha seçimlere 4 ay kala itiraf eden iki parti de sadece “iddialı olduklarını” düşündükleri şehirler için hazırlık yapıyorlar. Diğer şehirlerde ise maksat yerini bulsun diye aday gösterecekler. “UMUT İSİMLER” DE UMUTSUZ

Öteden beri solun en iddialı olduğunu iddia ettiği Ankara için bile bünyesinden bir aday çıkartamayan CHP, bir başka partinin genel başkanının peşine düştü. Buldukları isim ise daha önce bu şehirde seçim hezimeti yaşamış Murat Karayalçın. CHP, el altından da DSP ve irili ufaklı diğer sol partilere yalvararak Ankara'da sadece CHP adayına oy verilmesini istiyor.

İSTANBUL BÜYÜK BİR MUAMMA

Solu İstanbul'da da muhtemelen büyük bir hezimet bekliyor. Eskişehir'de büyük başarısızlıklar imza atan DSP'li Yılmaz Büyükerşen'e bel bağlayan sol çevreler, karşılıklı yalanlamalarla bu “umut”tan şimdilik vazgeçmiş görünüyorlar. Kendisinin CHP tarafından İstanbul'a aday gösterileceğine ilişkin soruları cevaplandıran Yılmaz Büyükerşen, Eskişehir'den ayrılmasının sözkousu olmadığını belirtirken solun tuhaf seçim hazırlıklarına ilişkin de bilgi verdi.

SEN ORADA GÖSTERME, BEN BURADA GÖSTERMEYEYİM

Buna göre Eskişehir'de CHP aday göstermeyecek. CHP'nin, DSP'nin aday göstermemesini istediği öncelikli şehirler ise İstanbul, Ankara ve İzmir olarak belirlendi. Bu teklife karşılık CHP de Eskişehir'e ilaveten DSP'nin “güçlü olduğu” Ordu ve Bartın'da da aday göstermeyecek.

(Salih Matur – habervaktim)

Devamını BURADAN okuyun...>>>

ERDOĞAN İLE UÇAKTA ÖZEL RÖPORTAJ

Erdoğan ile uçakta özel röportaj

Son günlerde herkes Başbakan’daki ani değişimi konuşuyor. Kürt sorunu, Taraf ile ilgili açıklamaları tepkilere neden oldu. Biz de Başbakan’ı ve son siyasi durumu AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ile konuştuk. Erdoğan resmî temaslar için gittiği Potomya yolunda uçakta Taraf’ın sorularını yanıtladı.

İşte Erdoğan’ın Taraf’a çok özel açıklamaları

Taraf- Zaman ayırdığınız için çok teşekkürler Sayın Erdoğan. Öncelikle Başbakan’ın hafta sonu Hakkâri’de yaptığı “ya sev ya terk et” çıkışını sormak istiyorum size. Bölgede tepkiyle karşılandı bu sözler. Bu üslupla sorunlarımıza çözüm bulabilir miyiz?

Erdoğan- “Ya sev ya terk et.” Bu kullanılır mı? Ne demek bu. “Seviyorum” öyleyse burada kal, “sevmiyorum”, o zaman terk et. Buraların sahibi sen misin? Bu ayrımcılık değil mi? Milliyetçilik adına bu ifadeler kullanılamaz. (Tayyip Erdoğan’ın Etiyopya yolunda uçakta gazetecilere yaptığı açıklamalarından- 30 Ocak 2007)


Taraf- Sizce Başbakan neden üslubunu sertleştirdi? Pompalı tüfekle göstericilere müdahale eden esnafların meşru savunma hakkını kullandığını söyledi. Bu sert söylemle böylesine hassas bir sorunda adım atılabilir mi?

Erdoğan- Bu ülkede yüksek sesle konuşan herkes, sözünün nereye varacağına dikkat etmelidir. Düşmanlık dilini mahkûm etmeli, şiddetin, öfkenin dilini tecrit etmeliyiz.

Demokrasinin çıtasını düşürelim de terörle mücadele edelim anlayışının ima edilmesi bile kabul edilemez. (Meclis Grup Toplantısı Konuşmasından- 14 Ekim 2008)Taraf- Peki parti olarak aynı cesareti, sorunu adlandırırken de gösterebiliyor musunuz? Yani “Bu Kürt Sorunu’dur diyebiliyor musunuz?

Erdoğan- Öncelikle illa her soruna bir ad koymak da gerekmez. Çünkü sorunlar hepimizindir. Ama illa ‘ad koyalım’ diyorsanız Kürt sorunu bu milletin bir parçasının değil, hepsinin sorunudur. Benim de sorunumdur. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının ortak sorunudur. Çünkü güneş herkesi ısıtır, çünkü yağmur herkes için rahmettir. Çünkü herkes aynı toprağın insanıdır, insanıyız; millet olmak işte budur. AKP’nin, her şeyden önce ayrımcılığı gerek bölgesel gerek etnik unsur olarak ortadan kaldıran bir iktidar olacağının altını çizmek isterim. (Diyarbakır Konuşması’ndan- 12 Ağustos 2005)


Taraf- Sorunun çözümü için ilk adım olarak ne yapılmalı? Kürt sorununda bugüne kadar uygulanan yanlış politikalarla devlet hesaplaşmaya hazır mı?

Erdoğan- 1985’ten itibaren başlayan PKK saldırıları dolayısıyla bölge bir yanda devlet terörü, öbür yanda da PKK terörü arasında sıkışıp kaldı. Bölge halkı PKK’ya bir biçimde arka çıktığı gerekçesiyle sürekli baskı ve işkence altında tutuldu. Özel Tim’in bölgedeki uygulamaları hesap dışı kaldı. Bölgede yaşayan insanların ne mal ve ne de can güvenlikleri söz konusuydu. İnsanlara bölgede gerektiğinde “bok” bile yedirildi. Demokratikleşme ve insan hakları noktasında Güneydoğu son derece geri. Yakın bir zamana kadar anlamsız ve çağdışı Kürtçe yasağı dolayısıyla bölge insanları hayli baskılarla yüz yüze gelmişti. (Tayyip Erdoğan’ın 2001’de RP İstanbul İl Başkanlığı döneminde hazırlatıp Genel Merkeze sunduğu Kürt Sorunu Raporu’ndan)

Ben şöyle düşünüyorum Sayın Oğur: Büyük devlet, güçlü millet kendisi ile yüzleşerek, hatalarını ve günahlarını masaya yatırarak geleceğe yürüme güvenine sahip millet ve devlettir. (Diyarbakır- 2005)


Taraf- Aynı özeleştiriyi kendi partiniz için de yapabilir misiniz? Siz de Kürt sorunu konusunda hatalarınızla sevaplarınızla yüzleşmeye hazır mısınız?

Erdoğan- Ne yazık ki partimiz bu konuda henüz istenen bir seviyede değil. Oysa Güneydoğu’da yaşanan her türlü haksızlıkların karşısına dikilen parti Ak Parti olmalıdır. Bundan sonra bölgede ortaya çıkacak her türlü gelişmeyi yerinde ve zamanında en üst düzeyde heyetler göndererek değerlendireceğiz, insan hakları ihlalleri karşısında herkesten önce ve herkesten çok tepki göstereceğiz. Her türlü ırkçılığa karşı çıktığımızı, Türk ırkçılığına da Kürt ırkçılığına da karşı çıktığımızı ilan etmek ve bunu davranışlarımızla göstermek zorundayız. (Kürt Sorunu Raporu- 2001)


Taraf- Bunlar çok radikal değerlendirmeler. Partinizin sorunun çözümü için de böyle radikal önerileri var mı? Kürt Sorunu konusunda Başbakan’a bir rapor sunacağınız söyleniyor. İçeriğinden eğer sır değilse bize de bahsedebilir misiniz?

Erdoğan- Başbakan Türkiye’de 85 yıldan beridir resmî ideolojinin Kürt meselesinde inkârcı, asimilasyoncu, baskıcı davrandığını açık seçik söylemeli. (Kürt Sorunu Raporu- 2001)

Çözüm için önce dağa çıkışı engellemeliyiz. Dağlarda kanlı teröre bulaşmamış olanlara da ‘gel ananın babanın yanında otur’ diyebilmeliyiz. Bunun için eve dönüş yasasını genişletmeliyiz. Siyasetçinin yapması gereken de bu. Biz yaratılanların tümünü yaratandan ötürü seviyoruz. (Meclis Grup Konuşmasından- 7 Aralık 2007) İkinci adım olarak Kürt kültürünün geliştirilmesi için engelleyici tüm yasaları kaldırıp, dileyen herkesin kendi anadilinde eğitim-öğretim yapabilmesinin önünü açmalıyız. (Kürt Sorunu Raporu- 2001)


Taraf- Çok teşekkürler Sayın Erdoğan. Umarım Sayın Başbakan önerilerinizi dikkate alır. Zaten bu dünyada Türkler ve Kürtler bile birarada yaşayamayacaksa batsın bu dünya değil mi?

Devamını BURADAN okuyun...>>>

ERDOĞAN 2008

Erdoğan 2008
Ben, kurnazlık ederek başarıya ulaşabilmiş kimseye rastlamadım bugüne dek.
Kendini herkesten akıllı sanarak, olduğundan başka görünerek, kimsenin fark etmeyeceğini sandığın oyunlar hazırlayarak insanları kandırmaya çalışanların, amaçlarını elde ettiklerine hiç şahit olmadım.
Başkalarının hayatlarından çalarak, hak ettiğinden fazlasına göz dikmek pek hayırlı bir sonuç vermez.
Bence, ne olduğunu, ne yaptığını, ne düşündüğünü açıkça söylemek, bunların bedellerini ödemeye razı olmak her zaman kazandırır insana.
Zaten akılla kurnazlık arasındaki en büyük fark da budur.
Kurnazlık, hiçbir bedel ödemek istemez.
Akıl, ödenecek bedelleri bilerek hareket eder ve hedefine o bedelleri ödeyerek varır.
İnsanlar, sevdikleri, değer verdikleri birinin kurnazlıklarına bir zaman göz yumarlar ama son günlerin moda lafıyla söylersek “sabrın bir sınırı” vardır.
Başbakan Erdoğan, Aktütün meselesinden sonra bizim gazeteye gönderilen binlerce maili görebilseydi eğer “o sabrın sınırını” ne kadar zorladığını da anlardı.
Onu çok seven insanlar bile “ona kırıldıklarını, bir zaman sabredeceklerini ama bu davranışı da unutmayacaklarını” söylüyorlardı.
Anayasa Mahkemesi’ndeki kapatma davasından sonra Başbakan Erdoğan’da çok ciddi değişimler olduğu görülüyor.
Ülkeyi değiştirmek, özgürleştirmek, hukuku sağlamlaştırmak istediğini söyleyerek, bir sivil anayasa sözü vererek, askerlerin muhtırası karşısında dimdik durarak girdi seçimlere.
Kapatma davasından sonra bütün sözlerini unuttu sanki.
Şimdi fevkalade devletçi, milliyetçi, şoven, şiddete prim veren, göstericilere “pompalı tüfek çekenleri” çok şaşırtıcı bir biçimde “sabrın bir sonu” var diye neredeyse öven biri duruyor karşımızda.
Güneydoğu’ya gidip “ya sev ya terk et” diyebiliyor.
Sadece kendilerini bu ülkenin sahibi sanan ve kendilerine benzemeyen herkesi kovmak isteyen sahte “ev sahiplerinin” arasına karışmış gibi konuşuyor.
Kim, kime “sevmiyorsan git” diyebilir?
Bu ülkenin bir sahipleri, bir de her an kovulacak yanaşmaları mı var?
Nasıl bir konuşma biçimi bu?
Erdoğan, “kovulanların” temsilcisi olarak seçildi seçildiği yere.
Ankara ile İstanbul’un elele vererek kovmaya uğraştığı Kürtlerin, türbanlıların, varoşların, Anadolu sermayesinin sözcüsüydü.
Şimdi ne oldu?Sanırım açıkça söylemediği ya da söyleyemediği ittifaklar içine giriyor.
Ya da o ittifakları çoktan kurdu.
Şemdinli’de denediğini bir kez daha denemek ister gibi gözüküyor.
Aslında Özal hariç neredeyse bütün politikacıların zihinlerinde gizlice beslediği o saf hayalinin peşine düştü o da.
“Askerle anlaşırım, iktidarımı sağlama alırım.”
Süleyman Demirel bunu çok denedi.
Her seferinde bu kurnazlığını, anlaşmaya çalıştıkları tarafından devrilerek ödedi.
Erdoğan da bunu Şemdinli’de denedi, arkasından muhtırayla karşılaştı.
Umarım bugün bunu bir daha denemiyordur.
Ama denerse, “umduğu” sonuca ulaşamaz.
Çünkü bizde ordu “hukukun ve demokrasinin” içinde durmuyor.
Halk tarafından kendisine verilmeyen bir iktidarı elindeki güce dayanarak kullanıyor.
Bu düzeni savunmak için orduyla anlaştığınız anda “hukukun ve demokrasinin” dışına çıkarsınız.
Hukukla demokrasinin koruyucu sınırlarının dışına çıktığınızda da hukuksuz bir alana girersiniz.
Hukukun olmadığı yerde silah her zaman galip gelir.
Silahı olan, silahı olmayanı yener.
Hukuk dışında yapılan her ittifak, silahı olana yarar.
Hep de yaramıştır.
Hiçbir politikacı böyle bir kurnazlıkla ayakta kalamamıştır.
Erdoğan, son zamanlarda yaptığı konuşmalarla muhafazakârları, Kürtleri, solcuları, demokratları karşısına alıyor.
Bir ara barışmaya çalıştığı Alevilere de çoktan sırtını döndü.
Peki, bir politikacı kendisine oy verecek insanları neye güvenerek kırar?
Bu konuşmalarıyla Güneydoğu’dan oy alabilecek mi?
Diğer partilerin Avrupa Birliği’ne tümden karşı olmaları, hukuku ve demokrasiyi kararlılıkla savunmamaları, Erdoğan’da bir “rakipsizlik ve tek olma” duygusu yaratıyor olabilir.
Avrupa Birliği yolunda AKP ve Erdoğan gerçekten tekti ve alternatifsizdi.
Ama orduyla anlaşarak, milliyetçi nutuklar atarak diğer partilere benziyor.
Eğer orduyla anlaşacaksa, yeni bir anayasa yapmayacaksa, AB’ye girmek için uğraşmayacaksa, bu ülkenin ezilenlerine özgürlük getirmeyecekse, inanç ve fikir hürriyetini savunmayacaksa...
Diğerlerinden ne farkı kalır?
Hiçbir farkı kalmaz.
Erdoğan önümüzdeki seçimlerde Güneydoğu’yu kaybetse de gene birinci parti çıkabilir.
Bütün özgürlükleri birarada savunmak yerine onların arasından sadece türban özgürlüğünü seçerek bu meseleyi bir çıkmaza soksa da, hâlâ muhafazakâr kesime en yakın duran politikacı o.
Muhafazakâr oylar onu bir süre daha iktidarda tutar belki.
Daha doğrusu onu iktidar koltuğuna oturtur ama o, yargının ve ordunun esiri olarak orada, onların istediklerini tekrarlayarak kalır ancak.
Ve onu destekleyen muhafazakârların sabrı da bir yerde biter.
Kurnazlık hiç kimseye yaramaz.
Daha fazlasını isterken elindekini de kaybeder insan.
Bugün Hasan Cemal’in eleştirdiği, Ertuğrul Özkök’ün de övdüğü bir yerdeyse Erdoğan, “ben ne yapıyorum, neredeyim,” diye bir sormalı kendisine...
Belki de geçen seçimde ona oy verenlerin “sabrının” sınırındadır.
AHMET ALTAN 5/11/2008

Devamını BURADAN okuyun...>>>

ABD'DE NE OLDU, ANLAMAYANLAR OKUSUN

O bir siyahi

1774’te Birleşik Devletlerin Kurucuları, köle ithalatı için izin vermeyi reddettiler. 1783’te köle ticareti durduruldu. Onlar Amerika’da köleliğin tamamen kaldırılmasını istiyorlardı.

Onlara göre, ‘bir insana başka bir insanın sahip olması yanlıştı’. Amerikanın Kuzey Devletleri, 19. yüzyılın başlarında köleliği kaldırdılar. New Jersey 1804’de köleliği kaldıran en son devlet oldu.

Fakat ekonomisi tamamen tarıma dayanan Güney Devletleri -başta Güney Carolina ve Georgia olmak üzere- buna karşı çıktılar. Onlar çiftliklerinin işletilebilmesi için köleye ihtiyaçları olduğunu savunmaktaydılar.

19. yüzyılın başlarından itibaren Kuzey Devletleri köleliğin tamamen kaldırılması için çalıştı...

Sonuçta, 1861’de 11 Güney Devleti, Federasyondan ayrılma kararı alırlar.

* * *

Daha önce kurulmuş olan Demokratik Parti köleliği savunan Güneyli üyeleri ile köleliğe karşı çıkan kuzeyli üyeleri arasında ikiye ayrılmıştı.

Cumhuriyetçi Parti de 19. yüzyılın ortalarında ABD’de köleliğin büyük bir tartışma konusu olduğu bir ortamda doğdu: 1854 yılında güney eyaletlerinin köleliği yayma çabalarını önlemek amacıyla...

1860 yılında ilk defa Cumhuriyetçi Parti’nin adayı Abraham Lincoln başkan seçildi...

Ve kısa bir süre sonra Amerikan İç Savaşı patlak verdi.

Dört yıl süren İç Savaşı Abraham Lincoln önderliğindeki kuzeyliler kazandıSavaşın sona ermesinden kısa süre önce 1863’te köleliğin, ‘Kurtuluş İlanı’ ile kaldırıldığı ilan edilse de, Anayasanın köleliği yasaklayan kararı ancak 13 Ekim 1865’te yürürlüğe girdi...

Fakat Güney Devletleri eski alışkanlıklarını sürdürmeye devam etti. Onlar siyah insana eşit hakların verilmesini reddediyordu...

Siyah insan toprak sahibi kılınmamıştı, siyah insana eğitim verilmemişti. Siyah insanlar korkunç yaşamlarını sürdürmeye uzun süre daha devam edecekti.

* * *

Siyah insana yardım etme düşüncesinde olan Başkan Lincoln, 1865’te suikast sonucu öldürülür.

Bu olay Güneydeki liderlerin, siyah insan lehine yapmayı düşündükleri temel medeni haklar konusundaki yasal düzenlemeleri durdurmalarına neden olsa da, onların bu tavrı 1868’de Birleşik Devletler Anayasasında değişiklik yapılmasını sağlayacaktı.

Bu değişiklikle bütün Birleşik Devletler vatandaşlarına yasaların himayesinden eşit yararlanma hakkı verildi...

Ama bu ‘yasa önünde eşitlik ilkesi ‘ idi...

* * *

1870’te Anayasada yapılan diğer bir değişiklikle bütün Birleşik Devletler vatandaşlarına ırk ve renk ayırımı yapılmaksızın oy verme hakkı tanındı...

Bununla birlikte Güney Devletleri, siyah insana karşı olan tutumunda değişiklik yapmayarak keyfi davranmaya devam etti.

1889-1919 yılları arasında Ku Klux Klan’ın yeniden şekillenmesiyle yaklaşık 3 bin siyah insan KKK üyeleri tarafından öldürüldü.

Yasa tarafından siyah insana oy hakkı verilmiş olmasına karşın, Güneyde bu hakkın kullanılması neredeyse imkánsızdı.

Bunun nedeni ise siyahların seçmen kütüklerine kayıtlarının yapılmaması idi. Siyahların sadece yüzde 5’i kayıt yaptırmayı başarabilmişti.

* * *

Kuzey-Güney Savaşı ertesinde Amerika zenginleşmeye başladı...

Birçok insan için yaşam nispeten daha kolaylaşırken, siyah insan için -artık köle olmamasına karşın- yaşam son derece zordu. Onlar toprağa sahip değildi.

Beyaz insanın yapmak istemedikleri işleri yaptılar.

1930’lu yıllardaki ekonomik kriz, siyah insanı beyaz insandan daha fazla vurdu.

Birçok beyaz insan kendilerinin siyah insandan daha üstün olduğuna inandılar. Onlar bütün siyah insanların tembel ve aptal olduğunu savunmaya devam ediyordu...

Böylece, hemen hemen köleliğin kaldırılmasından yüzyıl kadar sonra birçok siyah insan için yaşam 1865’lerden daha kötü durumdaydı.

* * *

1950’lerde...

‘Kuşlar gibi uçmasını, balıklar gibi yüzmesini öğrendik. Ancak bu arada çok basit bir sanatı unuttuk; Kardeşçe yaşamayı...’ diyen Martin Luther King’in önderliğinde yapılan eşitlik mücadelesi sonucunda siyah insanın durumu yavaş yavaş düzelmeye başladı...

Gene de 1970’li yıllara kadar hemen hemen siyahların tamamının oy kullanmasına izin verilmedi...

Ayrıca... Yasalarla ‘otellerde, lokantalarda, denizde ve karadaki kamuya açık yerlerde, tiyatrolarda ve diğer genel kullanıma sunulmuş yerlerde’ ırka dayalı bir ayrımcılık yapılması yasaklanıyordu...

Ancak Anayasa ve söz konusu yasayla getirilen bu düzenlemelerin tam anlamıyla uygulanması uzun yıllar boyunca mümkün olmadı. Bunun başlıca nedeni, Yüksek Mahkemenin, yasal boşluklardan yararlanılarak, çeşitli maskeler altında ırk ayrımcılığının yapıldığı uygulamalara ve yasama faaliyetlerine destek vermesiydi.

1990’larda, kelli felli bir mahallede bir zencinin ev alması fiyatların düşmesine sebep oluyordu...

* * *

Şimdi siyahî Barack Hüseyin Obama Başkan...

Bunları yazıyorum...

Çünkü...

Hala daha ne ‘değiştiğini’ soranlara rastlıyorum...

İçimden ‘el insaf’ desem de, yüksek sesle bunları anlatıyorum...

MEHMET ALTAN STAR 6/11/2008

Devamını BURADAN okuyun...>>>

İNSANLIĞIN ZAFER GECESİ

Yes, we can: İnsanlığın zafer gecesi!

Bundan yıllar önce, Barack Hussein Obama minicik bir çocukken, Martin Luther King Jr. ‘We shall overcome’ sözünü, tüm dünyada insanların beynine kazımıştı. ‘We shall overcome’ yani ‘Başaracağız’...
Müthiş hitabet yeteneğiyle, Amerikalı siyahları sokaklara döken ve ırk ayrımına karşı ‘barışçıl mücadele’ yolunu seçen siyahların karizmatik lideri ‘We shall overcome’ diyerek milyonlarca siyahın uğultu halinde haykırdığı bu sözlerle ırk ayrımının üstünden gelmeyi ‘başarmayı’ kastediyordu.
‘We shall overcome’ nasıl tarihe Martin Luther King Jr.’un ağzından unutulmaz bir slogan olarak her türlü dil engelini aşıp, insanoğlunun beynine ve daha da önemlisi vicdanına kazınmışsa, Barack Hussein Obama da, Chicago’da Michigan Gölü’nün kıyısındaki Grand Park’ta 1 milyon insanın önünde yaptığı zafer konuşmasında ‘Yes, we can!’ sözcüklerini 21. yüzyılın zihinlerine silinmeyecek bir izle kazıdı.
‘Yes, we can’... ‘Evet, yapabiliriz’ demek. ‘We shall overcome’ ile, ‘Başaracağız’la aşağı yukarı aynı anlamda. O da ‘Başaracağız’ anlamını taşıyor.
Üstelik başardı da. Barack Hussein Obama. Tarihin ilk Afrikalı-Amerikan Başkanı. Yani, tarihin ilk siyah Amerikan Başkanı.
Muhteşem bir olay!
4 Kasım 2008. İnsanlığın zafer gecesi...Saat Washington saati ile gece 10 dolayında. Türkiye’de sabahın 5’i. Bir dost evinde gözümüz televizyon ekranında. Eyalet eyelet Amerikan Başkanlık seçim sonuçları dökülüyor. Obama’nın zafer kazandığı belli oluyor.
Cumhuriyetçiler’in kırmızı rengiyle gösterilen kaleleri birbiri ardından çöküp, maviye boyanıyor. ‘Battle ground states’ (Savaş alanı eyaletler), Florida, Ohio, Virginia, North Carolina, Colorado, New Mexico teker teker iskambil desteleri gibi Barack Obama yönünde devriliyorlar.
Sağ yanımda oturan, yaşıtlarım sayılacak iki kadından, iki Robin’den biri, Robin Wright, başını iki yana sallayarak birdenbire bağırmaya başlıyor: ‘I can’t believe it. I can’t believe it.’
İnanamıyorum. İnanamıyorum...
Amerika’nın en ünlü ve en tecrübeli gazetecilerinden biri Robin Wright. Uzun yıllar Los Angeles Times’ın, ardından Washington Post’un Beyaz Saray muhabiri. Çok tanınmış bir yazar. Gözündeki yaşlara engel olamıyor.
Cevabı biliyorum ama inadına soruyorum: “Robin, neye inanamıyorsun?”
Beni duymuyor bile, ‘Siyah bir Başkanımız var’ diye sevinçle, mutlulukla haykırıyor, Washington elitinden, beyaz Robin Wright.
Sol yanımdan, Wendy Chamberlain’den ülkesi adına ilginç bir mutluluk ve umut tepkisi geliyor: “Yarın sabah, tüm dünyada Amerika’nın görüntüsü değişecek. Tıpkı 12 Eylül sabahı gibi, 11 Eylül’ün ertesi günü gibi olacak...”
Wendy Chamberlain, Middle East Institute adlı düşünce kuruluşunun başkanı. Asıl önemi, 11 Eylül günü Amerika’nın Pakistan’daki kadın büyükelçis iolmasından geliyor. Şu sırada, Obama’nın çevresinde, Obama döneminin dış politikasını çizmek için aralarında gönüllü olarak örgütlenen 300’den fazla kişiden biri. Seçim kampanyasında ayrıca bir sıra neferi olarak büyük enerjiyle çalışmış.
Saat 11’de tüm televizyon kanalları, ‘flaş haber’le Barack Obama’nın Amerika’nın 44. Başkanı olarak seçildiğini ilan ediyorlar. Dünyanın yeni ve siyah imparatoru.
Comedy Central adlı çok populer televizyon kanalında, espri yapmakta iken, haberi duyuran ünlü komedyen Jon Stewart’ın haberi verirken boğazına bir yumru gelip oturuyor, heyecan ve duygudan sesi titriyor.
Bir imparator seçiminden ötürü, hepimizin olağanüstü mutluluk duyması için, imparatorun siyah olması galiba çok önemliydi.
Washington Post’un siyah köşe yazarı Eugene Robinson’un önceki günkü yazısındaki ifadesiyle “Amerika’nın daha kuruluşundan itibaren ‘İlk Günah’la lekelenmiş tarihini”, köleliğin ne demek olduğunu, Amerika’da siyah olmanın nasıl bir şey olduğunu, siyahların 200 küsur yıl içinde nelerden geçtiğini, neler yaşadığını bırakın bilmeden, hissetmeden ‘tarihi gece’yi, ‘tarihi olayı’ anlamanın, önemini idrak etmenin imkânı yoktur.
Şampanyayla başlayan kutlama, Obama’nın zafer konuşmasını izlemeye sıra geldiğinde, arkamıza yaslanıp keyif kahvesi içmeye dönüşüyor.
Ev sahibine, Henri Barkey’e sesleniyorum: “Bana Kenya kahvesi yap!”
Mutfaktan sesi geliyor, “Endonezya kahvesi yapacağım...”
***
Ellerimizde kahvelerimiz arabaya atlayıp Beyaz Saray’a doğru yol alıyoruz. Beyaz Saray’ın önünden geçen Pennsylvania Caddesi, kuzey yönündeki 15. Sokak, H Street, korna çalarak gösteri yapan arabalarla, kaldırımları dolduran çoğunluğu çok genç insanlarla dolu.
Beyaz Saray’daki George W. Bush’u uyutmayacaklar. Washington şehrini ifade eden District of Columbia eyaletinde Obama yüzde 92, McCain yüzde 8 oranında oy aldı. Amerika’nın başkentinde değiliz sadece, ‘en Demokrat eyaletindeyiz’...
Ömer Taşpınar, “Görülmemiş bir şey bu” diyor. “Burada böyle şeyler olmaz. Clinton seçildiğinde olmamıştı örneğin. İlk defa oluyor...”
New York’da ünlü Times Square’in ve Broadway’in sevinç gösterileri yapan insanlarla dolduğu haberi geliyor.
Washington’da gece yarısı.
Bir yandan arabalar korna çalarak gösteri ya pıyor, kaldırımlarda dans edenler. Bizim arabanın açık radyosundan Obama’nın zafer konuşması bangır bangır yayılıyor.
Georgia eyaletinde oy veren 106 yaşında Ann Nixon Cooper adında bir kadından söz ediyor. “Köleliğin kaldırılışından bir kuşak sonra doğdu. Ama uzun yıllar iki nedenden ötürü oy kullanamadı. Kadın olduğu için ve derisinin renginden ötürü...”
Obama’nın zafer konuşmasında ırk konusuna gönderme yaptığı tek yer buydu. Ann Nixon Cooper’ın yaşam serüvenini anlatırken, “Atlantalı bir vaizin ‘We shall overcome’ dediğini de işitti” dedi ve ekledi: “Yes, we can.”
Chicago’daki 1 milyon kişi, ‘Yes, we can’ diye haykırarak dalgalandı.
21 ay önce seçim kampanyasına ‘Yes, we can’ diye başlamıştı. Olabileceğini kanıtladı. Bundan böyle her şeyi yapabilir, her şey başarılabilir. ‘Yes, we can’...
Konuşmasının bir yerinde “Değişim, Amerika’ya geldi” diye gürledi. 1 milyon kişi bir kez daha dalgalandı.
Televizyon ekranlarında Obama’yı dinleyen Jesse Jackson’un gözyaşları her şeyi anlatıyordu. Dünyanın her köşesinde birçok insan, başta Afrika kıtasında milyonlarca insanın sevinç gözyaşları döktüğünden hiç kimsenin kuşkusu olmadı.
Dünyanın en güçlü ülkesi, tek süper devleti Barack Hussein Obama’yı ezici bir zafer çoğunluğuyla Başkan seçerek, müthiş bir değişim yeteneğinin olduğunu ortaya koydu.
‘Değişim’, Amerika’ya geldi. Dünya da, dolayısıyla, değişmek zorunda.
Becerebilir miyiz?
Yes, we can.
CENGİZ ÇANDAR RADİKAL 06/11/2008

Devamını BURADAN okuyun...>>>



Snap Shots

Get Free Shots from Snap.com
 
^

Powered by BloggerAK Medya Haber Yorum Analiz by UsuárioCompulsivo
original Washed Denim by Darren Delaye
Creative Commons License