Yazarlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yazarlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22.10.10

SANA YER YOK ANNE

Sıkmabaşınla sana bu kamusal alanlarda yer yok anne!

Senin başının örtülü olmasından bu devlet korkuyor anne. Kapılar sana ve senin gibi başını örten kadınlara kapalı. Senin yüzünden okullarda çocukların başlarını kapatacaklarından korkuyorlar. Senin yüzünden başı açık kızların üniversiteye gidemeyeceğini düşünüyorlar. Senin ve senin gibi başı kapalı kadınlar yüzünden bu ülkenin bir ‘İslam Cumhuriyeti’ olacağını söylüyorlar.Babamdan değil başın kapalı olduğu için senden korkuyorlar anne!

Sen ki iki ablama tek bir gün “Başını ört” dememişsin. Sen ki 3 tane Atatürkçü aydın çocuk yetiştirmişsin, nafile…

Sen başını senden korkanların sevdiği gibi onların sözleriyle ‘Anadolu usulü’ kapatıyorsun ama onlara bu da yetmiyor. Senin başörtünden biraz daha farklı başlarını bağladıkları için Cumhurbaşkanı’nın eşine küfür niyetine ‘sıkmabaş’ diyorlar. Başbakan’ın eşinin başı örtülü diye Canan Arıtman adında bir milletvekili “Araplar gibi giyinme” diye mektup yazabiliyor.

Ah benim öz be öz Ahıska Türkü annem bu kafatasçılar senin ve senin gibi başı örtülü kadınların Arap olduğunu zannediyorlar.

Anneciğim tek şansın üniversite çağını geçmiş olman. Bir de üniversite çağında olsaydın tarihin yüzkarası ‘utanç odaları’na alacaklardı seni. İkna olmazsan türlü şaklabanlıklar yapmaya zorlayacaklardı.

Boneyle, perukla, şapkayla girebilecektin bu ülkenin üniversitesine.

Bitirdikten sonra ise yallah evine…

Emekli asker babamın komutanları başı örtülü bir kadın ile yan yana gelmeyi kendilerine hakaret sayıyorlar.

Sana bu kamusal alanlarda yer yok, ağlama anne üzme beni…

Sana bunları anlattığımda savaşı kaybetmiş yenik bir komutanın titreyen sesiyle “Canları sağolsun” diyorsun ya..

Benim bu hoyrat adamlar karşısında canım hiç sağ olmuyor anne.

Başının örtüsü yüzünden biz çocuklarının yanlış anlaşılacağını düşündün durdun bunca yıl. Gizli gizli utandın…

Hiç utanma anne.

Senden korkanlar, utananlar utansın.

Devlet ana seni ve senin gibileri başınız kapalı diye sevmese de ben severim.

Sen benim anamsın.

CÜNEYT ÖZDEMİR RADİKAL 22.10.2010

Devamını BURADAN okuyun...>>>

3.7.10

DANDİ KEMAL'İN YALANI

Kılıçdaroğlu'nun büyük yalanı...

Kemal Kılıçdaroğlu ile bir kısım medya arasında gizli bir mutabakat var gibi.

Şöyle: Sen milletin hoşuna gidecek ama seni buraya getiren güçlerin hoşuna gitmeyecek sözler edebilirsin ama sonradan yalanlamak kaydıyla...
Mesela, Kürt sorunu ve başörtüsü yasağı hakkında bu konuları iktidara geldiğinizde çözeceğinizi söylemelisiniz.
Biz de bunu manşet yaparız, halka senin iktidarında kızların başörtüsü ile üniversiteye gidebileceğini söylediğini iletiriz.
Ama sonra sen bunu yalanlarsın!
Çünkü Baykal'ı götürüp seni getirenlere karşı taahhütlerin var. Bu konular Türkiye'nin çözümsüz çıbanbaşı konuları. Bunlar çözülmemeli ki Türkiye her zaman içte sorunlu bir ülke olsun...Kemal Kılıçdaroğlu'nun söylediklerini dinlerken onun mutlaka ve mutlaka Deniz Baykal'ı götürüp yerine Kılıçdaroğlu'nu getirip siyaseti yeniden dizayn etmek isteyen derin güçlerin adamı olduğunu hiçbir zaman akıldan çıkarmamak lazım.
Onun için Kılıçdaroğlu'nun Radikal'e verdiği demeçte "Bizim iktidarımızda kızlar başörtüsü ile üniversiteye girebilecek" sözlerini de okuyunca bunun arkasından kesinlikle bir yalanlama geleceğini, Önder Sav'ın böyle söylenmesine müsaade etmeyeceğini düşünmedim değil.
Nitekim öyle oldu.
Kılıçdaroğlu haberi gazetede görünce "Ben öyle söylemedim" deyiverdi.
Ama ne hikmetse, yalanlama erken saatlerde gelmesine rağmen bazı gazeteler Kılıçdaroğlu'nun başörtüsü hakkındaki özgürlükçü mesajını manşetten vermeye devam ettiler.
Bazı köşe yazarları da Kılıçdaroğlu'nun sözlerini doğru kabul ederek yazılarını yazdılar.
Örnek; Vatan Gazetesi.
Kılıçdaroğlu kendi beyanını yalanlamasına rağmen Vatan Gazetesi dün "Türbanı biz çözeriz" üst manşetiyle çıktı.
Başlığı görünce ilk görüşte Kılıçdaroğlu'nun bunu yapacağını söylediğini düşünüyorsunuz. Detaylarda ise "Kılıçdaroğlu kızlar üniversiteye türbanla girecek demediğini belirtti ve 'CHP iktidarında toplumsal, kurumsal ve siyasal uzlaşmayla sorunlar çözülebilir' açıklamasını yaptı..." açıklamasını görüyorsunuz.
Her zaman kullanılan bir gazetecilik hilesi...
Kılıçdaroğlu sen kimi kandırıyorsun, karşında kumda oynayan çocuklar mı var senin?
Güngör Mengi sen gazeteni okuyanların salak olduğunu mu düşünüyorsun?
Ya Ahmet Hakan'a ne demeli?
Kemal Kılıçdaroğlu'nun önce söyleyip sonra yalanladığı bir sözü için "İşte şimdi oldu Kemal Bey, sizden tam da duymak istediğimiz işte buydu" diye yazıyor.
Ahmet Bey, Kemal Kılıçdaroğlu başörtüsü özgürlüğü ile ilgili sözlerini yalanladı, haberiniz mi yok, yoksa haberiniz olduğu halde siz de mi bilerek ya da bilmeyerek bu oyuna geliyorsunuz?
Lütfen!
Evet, AK Parti'nin bu sorunu iktidarının ikinci döneminde de çözemeyeceği anlaşıldı. Çünkü Anayasa Mahkemesi balyozu partinin üzerinde duruyor.
Hatırlarsanız Süleyman Demirel "Başörtülü kızlar Arabistan'a gitsinler" demişti. Sonra da ona kızan AK Partililer'e "Madem iktidarsınız yapın, buyurun bu başı bağlı kızları burada okutun, yapın, acizsiniz, gücünüz yok..." demişti.
Yani, bu sorun öyle bir sorun ki, bu yasağı isteyen iktidar partisi çözemez!
Kılıçdaroğlu da zaten "Çözeceğiz" derken yalan söylüyordu.
Nuh GÖNÜLTAŞ
nuhgonultas@gmail.com

Devamını BURADAN okuyun...>>>

KILIÇDAROĞLU ÇÖZEMEZ

Kılıçdaroğlu, bu kafayla
hiçbir şeyi çözemez!

Etrafta Cumhuriyet Halk Partisi’nin yeni genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile ilgili yüksek bir beklenti olduğunun, medyanın deyişiyle ‘Bir Kılıçdaroğlu rüzgârı’nın esmekte olduğunun farkındayım elbette.
Ancak rüzgârı estiren ümit ve iyimserlik ile o rüzgârın sürmesini sağlayacak doğru siyasetçilik birbirine karıştırılıyor.
Rüzgârı estiren ümidi ve iyimserliği en azından seçim gününe kadar en yüksekte tutmak için hakkında iyimser bir ümit beslenen siyasetçinin de hep ‘doğru’ hareket etmesi gerekiyor. Siyasetçi ‘doğru’ hareket etmezse, arkasındaki rüzgâr hafiflemeye başlıyor.
Amerika’da Barack Obama, kendisiyle ilgili ümit ve iyimserliği seçim gününe, hatta seçimi izleyen aylara kadar başarıyla taşıdı, daha onunla ilgili hayal kırıklıkları yeni yeni başlıyor.
Kemal Kılıçdaroğlu ile ilgili hayal kırıklıkları ise seçime bir yıldan fazla zaman varken başladı bile.Sadece son bir haftaya sığan şu ‘mühim’ siyasi gelişmelere bakın: Gediktepe’de çömelirsin, çömelmezsin... Ben onun gözlerinden korkuyu okudum... Türbanı iktidara gelince biz çözeriz...
Bunlar, siyasetin seviyesinin bizzat ana muhalefet lideri tarafından düşürülmesinin birkaç örneği. Aslında üstünde durmaya bile değmez, ama bunları yapan hakkında ümit beslenen bir siyasetçi olunca değinmek kaçınılmaz.
Bir askeri mevzide çömelmenin neden tartışıldığını, bundan neden ulusal gurur tartışması çıktığını anlayabilmiş değilim. Gediktepe dağın başı. Kemal bey (ve ulusalcı medya) zahmet edip etraflarına baksalar, Gediktepe’deki kum torbalı mevzilerin aynısının İstanbul’un, Ankara’nın göbeğinde de olduğunu görecekler.
Korkuyu gözlerinden anlamış. Bravo.
Türbanı o çözecekmiş. Ama daha cümlesi akşamı görmeden düzeltmesi geldi: ‘Mahkeme kararlarına saygılıyız.’
Ülkeyi yönetmeye talip siyasetçilerin, hakkında demeç verdikleri konularla ilgili en azından temel hukuki çerçeveyi iyi bilmelerini salık vermek yanlış bir şey mi?
Türbanla ilgili artık kalın bir kitap büyüklüğüne ulaşan hukuki metinleri bilmeden ‘Biz çözeriz’ demek çok saçma.
Eğer Kemal Kılıçdaroğlu’nun başka kimsenin bilmediği ve bulamadığı bir çözüm
yolu varsa, bunu hayata geçirmek için CHP iktidarını beklemesi de bence saçma. Şimdiden otursun Ak Parti’ye yardımcı olsun, bu toplumsal sorun çözülsün.
Ama korkarım ortada böyle bir çözüm formülü falan da yok. Boş konuşmalar, temenni mahiyetinde politika önerileri var sadece.
Yazık.

İSMET
BERKAN

radikal

03/07/2010
ismet.berkan@radikal.com.tr

Devamını BURADAN okuyun...>>>

23.5.10

ZAVALLI KEMAL BEY

Zavallı Kemal Bey

Deniz Baykal’ın özel hayatına ait bir kasetin rezilce bir komployla medyaya sızmasından sonra birden “yenilik ve değişimi” çılgınca arzulayan bir CHP ile karşılaştık.

Bu baskıcı sistemin ve Ergenekon’un en sağlam savunucusu olan partideki bu “değişim” isteği gerçekten şaşırtıcı ve umut vericiydi.

Ama “nasıl değişecekler” sorusu da akla takılıyordu.

Cumhuriyet tarihinin en ciddi “rejim tartışmasının” yaşandığı, muhafazakârların, Kürtlerin, solcuların, Alevilerin devletten haklarını istedikleri bu dönemde, “Kemalist sistemin” partisi, nasıl bir parti olmak istiyordu? Mütevazı, sakin, çelebi görüntüsüyle bir anda bütün ülkenin ilgi odağı olan Kemal Kılıçdaroğlu, Doğan Medyası’nı sevinçten hoplatan “rüzgârıyla” CHP’yi nereye götürecekti?

Özü, varlığı, temeli bu “sisteme” bağlı olan CHP’nin, “artık bu sistemi değiştirelim, daha demokratik bir ülkede, herkesin eşit olduğu bir düzende, özgürce yaşayalım” demesi, sistemi değiştirecek adımları desteklemesi, dahası o adımlara öncülük etmesi Türkiye’yi uçurup götürür, kısa zamanda büyük yol alınmasını sağlardı.

CHP’nin böyle bir parti olması çok zor da olsa, “umut etmek” her zaman iyiydi.

Üstünde kuşku bulutları uçuşan bir umutla bekledi herkes.

Sonra Kılıçdaroğlu konuşmaya başladı.

Televizyon konuşmalarında ilk işaretleri verdi.

Kurultay konuşmasında da partisinin ve kendisinin ana hedefini ortaya koydu.

Söylediği basitti.

Doğrudan yoksullara hitap ediyordu:

“Size biraz ekmek, biraz para verelim, siz bu sistemi değiştirmekten vazgeçin.”

Baykal’ın CHP’si, “yoksulun ekmeğiyle, parasıyla” ilgilenmeden, yoksula bir şey vaat etmeden, ordunun ve yargının gücüyle sistemi savunmaya çalışıyordu.

Kılıçdaroğlu, özgürlüğü verilmeyecek kitlelere, “esaret karşılığı” biraz ekmek sunma yüce gönüllülüğü gösteriyordu.

Kürtlere “iş bulunacak, Et ve Balık kombinaları” açılacak, Kürtler de buna karşılık “etnik kimliklerinden” vazgeçecekler, “ben Kürdüm, Kürt olmak istiyorum, eşit olmak istiyorum,” demeyeceklerdi.

Varoşlarda oturan “muhafazakârlar”, kendilerine bulunacak iş karşılığında kızlarının “başörtüsünü” sorun etmekten vazgeçeceklerdi.

Anayasa değişimine aynı Baykal gibi karşı çıkılacaktı.

Kemalist sistemle halk arasındaki büyük kavga, “Recep Bey” itişmesine indirgenecekti.

Ergenekon savunulacak, HSYK savunulacak, ordu ve yargı vesayeti savunulacaktı.

Kemal Bey, halka “dağıtacağı” işle parayı nereden bulacak tam bilemiyorum, ciddi bir kaynak açıklamıyor ama bu halk “biraz ekmek” rüşvetiyle bu sistem kavgasından caymaz.

Konuşmasında “Kürt” kelimesini bile kullanamayan Dersimli Kemal Bey, ülkenin nasıl bir mücadelenin içinde olduğunu sanırım pek fark etmiyor.

Türkiye, “ekonomik sistemini” seçme kavgasını Turgut Özal zamanında verdi ve “serbest piyasa ekonomisini” seçti.

O tercihi yaptığından bu yana milli gelirini de, ihracatını da arttırdı.

Bugün, “gelirini” daha da arttırmak için ekonomi tartışmasına girecekse, öncelikle “savunma giderlerini” gündeme getirerek girecek.

Ordu harcamalarını, silaha dökülen paraları tartışmadan, “ekonomiyi” tartışmak pek büyük bir anlam taşımaz artık, paralarımızın çoğu oraya gidiyor çünkü.

İşsizlik sorununu çözmek için de yatırımları “verimsiz alanlardan” verimli alanlara çekecek büyük sektörel değişimlerin projelerini hazırlamak gerekiyor.

Ekonomik sorunlar, “biraz para, biraz ekmek” çizgisinin çok ötesinde.

Ve, rejim mücadelesinin tam göbeğinde, köklü ekonomik projeler ortaya koymadan yapılacak “ekmek” konuşmaları, insanların dikkatini “tartışma konusundan” saptıramaz.

CHP, Kılıçdaroğlu’dan bir imkânsızı istiyor.

“Halkı kandır da şu sistem tartışmasından vazgeçsin, bugünkü sistemi devam ettirmemiz için bize oy versin.”

Zavallı Kemal Bey, nasıl çaresiz olduğunu yakında görecek.

Bilmiyorum, belki de şimdiden görüyor.

Onun en çekici yanı olan “politikacıya benzemeyen politikacı” duruşundan, ucuz bir polemikçiliğe kayan “politikacı kimliğine” dönmesi belki de bunu görmesinden.

Dürüstlüğü, “havuzlu evde oturmamak” düzeyine indirmesi ise iyice acıklı; dürüstlük iyidir ama dürüstlüğün ölçüsünü de “havuza” kadar düşürmemek gerekir.

Keşke Kemal Bey havuzlu villada otursa da bu ülkenin ezilen, kimlikleri, inançları inkâr edilen insanlarına sahip çıksa, daha dürüstçe bir davranış olur.

CHP’nin asıl sahibi gibi gözüken Önder Sav ve ekibi, eski düzenlerini sürdürmek için Kılıçdaroğlu’yu bir maske gibi kullanma eğiliminde anlaşılan.

Kılıçdaroğlu, 2010 Türkiyesi’nde rejimle hesaplaşmadan, darbecilerle dövüşmeden, tam aksine rejime ve Ergenekon’a sahip çıkarak lider olamaz.

Olsa olsa rejim muhafızlarının yüzünde bir maske olur.
Ahmet Altan Taraf

Devamını BURADAN okuyun...>>>

19.5.10

BAYKALI DEVLET Mİ ÇİZDİ?

Devlet Baykal’ı neden çizdi?

CHP il başkanlarının dünkü toplantısı, Deniz Baykal’ın dönüş umutlarını tümden suya düşürdü. Deniz Bey’in bu kurultayda tek başına oyun kurması, artık imkansızdır. Baykal’ın şu andaki hali, düşünen ancak fiziksel fonksiyonu olmayan ünlü fizikçi Stephen Hawking’den farklı değildir.

Belki içinizde Baykal’ın böylesine bir hazin sonu hak ettiğini düşünenleriniz olabilir. 30 yıl önce Bülent Ecevit’e “Kenara çekil, gençlerin önünü aç” diyen Baykal’ın 30 yıl sonra aynı taleplere yenik düşmesine sevinenleriniz çıkabilir.

40 yıldır sol siyasette entrikalarla ayakta kalmayı başaran Baykal’ın, hayatının son deminde arkadaşlarının entrikasıyla gitmesini doğa kanunuyla açıklayanlarınız, “etme bulma dünyasıdır” diye özdeyişlere sarılanlarınız ortaya dökülebilir.

Kuşkusuz, Baykal’ı sele kaptıran rüzgarı bu birikimlerin fırtınaya dönüştürdüğü tezi, dayanaksız değildir. Aynı şekilde Kılıçdaroğlu’nun yelkenlerini dolduran rüzgar da önemli ölçüde Baykal’a duyulan güvensizliğin tezahürüdür.

Cevabını aradığım soru, bunların hiçbiri değildir. Başlığa taşıdığım gibi kritik soru şu: CHP’nin sahibi devlet, Baykal’ı neden çizdi? Bu soruyla iç içe giren ilave soru ise şöyle: Devlet, Dersimli Kılıçdaroğlu’yla nasıl uzlaştı? Çünkü: Evine dönmeye hazırlanan Kılıçdaroğlu’nun bir gecede aday olmaya karar vermesi, CHP Genel Sekreteri Önder Sav’ın saf değiştirmesi, 60’a yakın milletvekilinin aynı gün ortaya dökülmesi, ardından 76 il başkanının ortak deklarasyonla Baykal’ı gömmesi, sadece kamuoyundaki Kılıçdaroğlu rüzgarıyla açıklanacak basitlikte değildir.

Gelinen nokta, içeride ve dışarıda Türk siyasetini yeniden dizayn etmeye çalışanların denklemin yumuşak bölgesi olan Baykal üzerinden yaptıkları can alıcı hamlenin sonuç verdiğini gösteriyor.

Onlar için Baykal, artık kullanılabilir bir enstrüman olmaktan çıkmıştı. Yüzde 20 bandına mahkum CHP ile oyun kurmak çok zordu.
Baykal’ı çizenler, çaresiz Kılıçdaroğlu seçeneği üzerinde yoğunlaştılar. Yoğrulduğu kültür ve politikaları statüko için kolay sindirilebilir bir durum değildi. Ancak, Kılıçdaroğlu dışında karşılarında daha uygun alternatif yoktu.

Daha önce yazdığım gibi nihai hedef, Erdoğansız AK Parti veya AK Partisiz iktidar projesi olunca, “düşmanımın düşmanı dostumdur” ilkesi, en geçer akçedir.

Dolayısıyla, Kılıçdaroğlu, senaristler için “geçici” seçenektir. Zaman içinde dönüşürse “kalıcı” olabilir. Ya da Kılıçdaroğlu palazlanana kadar bu ittifakı sürdürür, sonra ayak bağından kurtularak bağımsızlığını ilan eder.

Süreci yönetim şekli, Kılıçdaroğlu’nun geleceğini belirleyecektir. Başlangıçta içine girdiği bu zorunlu ittifakın esiri olmayıp kendisine yönelik ilginin nedenlerini haklı kılacak politikalar peşinde koşarsa, CHP’nin yıllardır hasret olduğu yüzde 30 bandını zorlayabilir.

Bu konuda TV ekranlarından söylediğim bir iddiam var, arkasındayım.

Zaman içinde kirli ittifaka rehin düşerse, Ergenekon’un avukatı olursa, darbecilerden medet umarsa, halka güvenmezse, temel hak ve özgürlüklerin önüne bent çekerse, 12 Eylül anayasasına arka çıkarsa, kısaca Baykal gibi olursa, siyasi ömrü dili kadar uzun olmaz. Baykal’a reva gördükleri sonu bile mumla arar.

Daha simgesel ifadelerle tanımlamak gerekirse; Kılıçdaroğlu Gandi Kemal mi olacak, Ergenekon’un avukatı mı? Operasyon Ergenekon kitabımdan dolayı 20 ay hapis cezası aldığımda beni arayıp “Şamil Bey çok önemli işler yapıyorsunuz” diyen adam mı olacak, Ergenekoncuların başı sıkıştığında aradığı Şahin Mengü’yü kılavuz mu edinecek?

Haydi Kemal Bey, bol şanslar...
Şamil Tayyar star 19 mayıs 2010

Devamını BURADAN okuyun...>>>

9.4.10

BALYOZCU PAŞA ZORDA

Balyozcu Paşa, zorda...

Tahliye edildikten sonra hakkında yeniden tutuklama kararı çıkarılan ve kaldırıldığı GATA'da "tedavisi süren" Balyozcu Çetin Doğan Paşa, şu sıralar hayli zor durumda...

Doğan'ın ruh halini...

Tek başına, Hilmi Özkök'e yönelik suçlamaları üzerinden bile okuyabilmek mümkün!

*

Çetin Doğan son mektubunda "güvenilir ve yetkili bir köstebeğin kozmik odadan birkaç evrakı dışarı çıkarmış olabileceğini" iddia ederek, ima yoluyla Özkök'ü suçlamıştı.

Hilmi Özkök'ün Doğan'a cevabı sertti; "Haddini aşarsa dava açacağım" dedi, Özkök Paşa...

Çetin Doğan'ın kozmik odadaki belgeyi sızdırmakla suçladığı Hilmi Özkök "Kendisinin başından beri var olmadığını beyan ettiği bir belgeyi ben nasıl olur da birilerine verebilirim" diyerek Balyozcu Paşa'nın yaman çelişkisini ortaya koydu.

Çetin Doğan Paşa'nın içinde bulunduğu fevkalade zor durumu, "duvara dayanmış" olduğunu; sadece bu örnek dahi yeterince gösteriyor..*

Balyozcu Çetin Doğan, bir süre önce de -basına gönderdiği bir mektupla- Org. İlker Başbuğ'a bozuk çalmıştı!

Doğan'ın Genelkurmay Başkanı'na tepkisinin nedeni...

Org. Başbuğ'un Milliyet'e yaptığı "Karşılaştığımız en ciddi olay Balyoz'dur" şeklindeki açıklamasıydı. (14. 3. 2010)

*

Bu açıklamadan birkaç gün önce ise, Balyoz darbe planı ile ilgili olarak askeri bilirkişinin raporu basına yansımıştı. (Vatan, 9. 3. 2010)

O raporda "Balyoz planının hazırlandığı ve devamında Selimiye Kışlası'nda toplantı düzenlendiği dönemde (5/7 Mart 2003) TSK'da 1. Ordu Komutanlığı ile KKK arasındaki hiyerarşik yapının işlemediğine" dikkat çekiliyordu.

Balyoz Planı, dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök, KKK Aytaç Yalman ve KKK Kurmay Başkanı İlker Başbuğ'dan habersiz olarak yani "askeri hiyerarşi"nin dışında hazırlanmıştı!

Bilirkişi raporunda 1. Ordu Komutanlığı tarafından düzenlenen toplantının "amacından saptığı" vurgulanmıştı.

*

Hürriyet'in dünkü sürmanşetinde ise, "Hilmi Özkök'le Çetin Doğan'ın karşı karşıya gelmesine" atıfla bir "belge"den söz ediliyordu! Belgede "Çetin Doğan'ın Selimiye Kışlası'nda yönettiği toplantının devamında, Emasya bazında ortaya konan planda gerçek isim ve kişilerden bahsedilmesinin yasal çerçevenin dışına çıktığına ve sakıncalarına" dikkat çekilerek Doğan'a ciddi eleştirilerde bulunuluyor.

Haberde "Belgede, Özkök'ün Genelkurmay Başkanı, Yalman'ın da KKK'lığı yaptığı dönemde KKK Kurmay Başkanı olan İlker Başbuğ'un imzasının olduğu" vurgulanıyor.

TSK'dan yapılan bir açıklama ile bu haber yalanlanmış olsa da (politik bir yalanlama) haberde anlatılanlarla bir süre önce askeri bilirkişinin hazırladığı raporun aynı kapıya çıktığını görmek zor değil...

Bütün bunlar, Hilmi Özkök'e karşı saldırıya geçen Çetin Doğan'ın içinde bulunduğu zor durumu daha da güçleştiriyor.

*

Şimdi de, Balyoz darbe planının soruşturulmasıyla ilgili sürece gelelim...

Bu süreci, öyle nöbetçi hakim Kuban'larla...

Ya da, muvazzaf subaylara yönelik yeni tutuklamalara "balyoz indirme" girişimleriyle engelleyebilmek asla mümkün değil!

Balyoz Operasyonu'nun da, "Ergenekon sürecinin bir parçası olarak" kararlılıkla devam edeceği aşikardır.

Ergenekon sürecinde bugüne kadar icra edilen birçok "katakulli" ve hasıraltı etme çabalarına mukabil, bu gayretlerin nasıl berheva edildiğini hep birlikte gördük.

Dahası, bu engelleme çabalarının, "süreci daha da hızlandıran gelişmeleri beraberinde getirdiğini" gözledik.

Nöbetçi hakimin "seri tahliyeleri"nden sonra ne oldu?

Başta Çetin Doğan olmak üzere yirmi bir Balyozcu'ya tekrar tutuklama kararı çıktı...

Ayrıca, MGK eski genel sekreteri emekli orgeneral Şükrü Sarıışık da tutuklandı...

*

Her zaman söylediğim gibi, Ergenekon olayında büyük resmi doğru okumak gerekiyor...

Balyoz'un üçüncü dalgasındaki yirmi beş muvazzaf generalin tutuklanmasının son anda "Genelkurmay Başkanı'nın dolaylı müdahalesi ile engellendiğine" dair kimi iddialar ortaya atıldı. Bakınız, bu savlar gerçek dışıdır. İddia sahipleri, itina ile Başbuğ konusunda kamuoyunu yanıltmayı amaçlıyorlar.

Hatırlayalım, TSK'da Ergenekon kapsamında muvazzaf subaylar ilk kez İlker Başbuğ döneminde tutuklanmıştı!

Kozmik Oda Operasyonu'na Başbuğ'un verdiği desteği de daha önce yazmıştım. Yani? Başbuğ da, TSK'daki cuntacıların üzerine giderken "Özkök gibi" yapıyor!

*

Hilmi Özkök sonrasındaki dört yıllık süre zarfında da darbe hazırlıkları ve planları yapanlar oldu...

Sonuçta, hiçbiri amaçlarına ulaşamadı; hepsi kaybetti!

Darbecilerin "kaybetmeye mahkum" olduğu bir "demokratik değişim süreci" yaşıyoruz.

"Yeni Ankara" ya da "Yeni Türkiye" işte budur.
Tamer Korkmaz
tkorkmaz@yenisafak.com.tr09 Nisan 2010 Cuma

Devamını BURADAN okuyun...>>>

BALYOZDA BABA-KIZ DAYANIŞMASI

Balyoz ve baba-kız dayanışması

Kendini 'liberal' olarak tanımlayan çevrelerde 'Ergenekon' davasına karşı soğumayı herhalde sizler de fark ediyorsunuzdur. Dikkatinden kaçanlara, sağda-solda çıkan 'liberal' etiketli yazıları sütununa taşıyarak hatırlatıyor Ertuğrul Özkök... Önceleri olumlu bakan bazı liberal veya sol kökenli kanaat önderlerinde Ergenekon konusunda hafif bir çarketme seziliyor son zamanlarda...

Sebebi ne olabilir bunun?

Değişikliğin 'Balyoz' operasyonuyla ve Çetin Doğan'ın üzerine gidilmesiyle başladığını düşünüyorum. Vaktiyle 1. Ordu Komutanlığı yapmış emekli Org. Çetin Doğan'ın tutuklanması tam bir kırılma noktası oldu. Yakın geçmişte Ergenekon davasını demokrasi açısından önemseyen yazılara imza atmış niceleri, önceki tavırlarıyla çelişen yeni yaklaşımlarından ötürü Ertuğrul Özkök'ten "Aferin" almaya başladılar.Neden değişti liberaller?

Anladığım kadarıyla Org. Çetin Doğan'ın iyi eğitimli kızı Pınar Doğan kendisini geçmişte 'solcu' şimdilerde 'liberal' olarak tanımlayan grup içerisinden bir isim... Harvard Üniversitesi'nin önemli hocalarından Türkiye doğumlu Dani Rodrik ile evli olan Pınar Doğan aynı üniversitede dersler veriyor.

Türkiye'de çok popüler biri Dani Bey; global krizde ülkemizle ilgili olumsuz öngörüleri doğru çıkmadı, ama olsun, yine de ağzına bakanlar çok... Akbank'ın danışma kurulunda da görevli olduğu için ülkemize sıkça geliyor ve çevresini genişlettikçe genişletiyor...

Dani Rodrik ve Pınar Doğan çifti Çetin Doğan'ın savunmasını üstlenmiş durumda. Tanıdıkları kanaat önderlerini mesaj yağmuruna tuttukları gibi, kollarının uzandığı Amerikan gazetesi ve dergilerinde de konuya değgin haber ve yazılar çıkmasını sağlıyorlar. Çetin Paşa'yı savunmak üzere kurdukları bir internet sitesi de var.

Kızının babasına sarsılmaz bir bağlılık hissetmesi anlaşılabilir insani bir özellik. Dün Radikal'de tamamı yayımlanan orijinali Foreign Policy dergisinde çıkan yazılarında 'Balyoz darbe planı' diye ünlenen operasyonun birileri tarafından 'imal edildiğini' anlatıyor çift. Yazının sonunu 'liberal' çevrelerin kafasını karıştıracak biçimde bağlamışlar.

Okuyalım: "Biz her tür askeri darbeye karşıyız. Ordunun siyasi bir rol oynamadığı bir demokrasiye inanıyoruz. Ancak intikamların ve cadı avlarının demokrasi ve insan hakları davasına fayda getirmeyeceğine de inanıyoruz. Trajik olan şu ki, Türk demokrasisi ve destekçileri, hikâyenin tamamı ortaya çıktığında en büyük darbeyi alanlar olacak. Davanın sonunda ortaya dökülecek şeyler, yargının itibarını yerle bir edecek, hükümeti felaketin suç ortağı olarak gösterecek, liberal entelijansiyanın inancını sarsacak ve Türk siyasetinin askerden arındırılması sürecini geciktirecek."

Böylesine büyük iddialar 'liberal' çevreler üzerinde etkili olmalı.

Ancak bir sorun var: 1 Nisan'da verilen toplu tahliyelerle dışarı çıkınca GATA'ya yatan ve yeniden verilen tutuklama kararı sonrası hastane ikametini sürdüren Org. Çetin Doğan konuşma ve derdini anlatma meraklısı, bu yüzden de kendisini savunanları zor duruma düşürebiliyor.

Eski Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök'le giriştiği 'köstebek' polemiği sırasında, Çetin Doğan, kendisine muhatap seçtiği Org. Hilmi Özkök'ün cevaplamasını zorlamak amacıyla bir dizi soruyu ortaya attı.

Sorularını okuyalım mı: "2002-2003 döneminde Birinci Ordu'da bir darbe hazırlığı yapıldığına dair ihbar mektubu üst makamlara gitti mi? Mayıs 2003'de Genelkurmay Başkanı ile Birinci Ordu Komutanı arasında mutasavver bir darbeye ilişkin konuşma geçti mi? Genelkurmay Başkanlığı'nca Ağustos 2003'deki bir tarihten sonra 1'inci Ordu'da ve diğer komutanlıklarda bu yönde idari bir tahkikat yapıldı mı? Bu amaçla kozmik odalara ve MEBS'e girildi mi? Eğer bir tahkikat yapıldıysa sonucu nedir? Kimler yürüttü? Kozmik oda ve MEBS Başkanlığı'ndan plan seminerine ait belge ve ses kayıtları incelemek için çıkarıldı mı? İncelenen ses kayıtları ve belgelerin âkibeti ne oldu?"

Pınar Doğan ve Dani Rodrik'in "Asla yoktur, birilerinin uydurmasıdır" diye dünyayı mesaj bombardımanına tutmaları, "Esas demokratlar zarar görecek" gibi tezlerle 'liberal' çevrelerin aklını karıştırmaları bir yana, Çetin Doğan'ın sorduğu sorularla kendiliğinden fâş ettiği gerçekler bir yana...

Dün o sorulara cevap teşkil eden bir haber çıktı Hürriyet'te, ama Genelkurmay vakit geçirmeden haberi yalanladı. Ancak yukarıdaki sorular bile Genelkurmay'ın 1. Ordu'da yapılan tatbikatı soruşturduğuna işaret ediyor. Koku Ankara'ya kadar ulaşmış olmalı... Keşke Genelkurmay yalanlamayla yetinecek yerde daha geniş bilgi verseydi.

Taraf'ta yayımlanan belgeleri ve kasetleri kozmik odadan dışarıya çıkartanın Org. Özkök olduğunu öne sürmekle, Çetin Doğan "Her şey yalan" çizgisinden uzaklaşmış olmuyor mu?
Taha Kıvanç
t.kivanc@yenisafak.com.tr09 Nisan 2010 Cuma

Devamını BURADAN okuyun...>>>

PAŞALAR SAVAŞININ MANASI

Paşalar savaşının anlamı...

Bir dönemin 1. Ordu Komutanı, bugün Balyoz darbe davasının 1 numaralı sanığı emekli Org. Çetin Doğan ile aynı dönemin Genelkurmay Başkanı emekli Org. Hilmi Özkök arasındaki, gerginlik anlamlı bir şekilde tırmanıyor.

Anlamlı, zira şu üç önemli hususu içeriyor.

1.İkrar: Çetin Doğan Hilmi Özkök'ün kendisine 2003 yılında "1. Ordu'da ihtilal hazırlığı duyumları alıyoruz, ne diyorsunuz" sorusunu yönelttiğini söylüyor.

Bir tür ikrar anlamına gelebilecek bu ifade, o tarihte darbe tartışmalarının ordu içinde yapıldığını, darbe endişesi ya da niyeti etrafında bir dizi gerilim yaşandığını birinci ağızdan ortaya koyuyor.

Ve dönemin MİT Müsteşarı Atasagun'un Mustafa Balbay ve İlhan Selçuk'a söylediği "1. Ordu'da her şey hazır, ihtilâle hazırlanıyorlar" sözlerini teyit ediyor.2. Ayrışma: Çetin Doğan Özkök'e, emekliye ayrılmasının arkasından bir darbe soruşturması yaptırıp yaptırmadığını soruyor. Doğan'ın burada, 1. Ordu'nun gizli belgelerinin bu soruşturma sırasında dışarıya sızdırıldığı ve sonradan tahrif edildiğini, bunda Özkök'ün sorumluluğunun bulunduğunu ima ediyor...

Ancak darbe soruşturmasının yapıldığının telaffuzu bile Çetin Doğan'ı sıkıntılı bir duruma sokuyor. Zira gizli belgeler darbe belgeleri...

Bu durumda, böyle soruşturmanın varlığı ile darbe girişimleri arasında hiç bağ olmadığı düşünülemez. Ve Genelkurmay Başkanı'nın belli duyum ve bilgiler üzerine harekete geçmesi, suçlama konusu yapılamaz. Bu durum asker içindeki açık ayrışmaya işaret eder.

3. Temizlik: Dün Hürriyet Gazetesi'nin sürmanşetten verdiği, daha sonra Genelkurmay Başkanlığı tarafından yalanlanan (muhtemelen yalanlanmak zorunda kalınan) bir haber, Çetin Doğan'ın Meriç adlı harp oyununa gerçek isimlerle (gazeteciler, başbakan ve diğer karşıt kişi ve kuvvetler) devam ettiğini ve yasa dışı bu durumu karargâhın bir raporla zapta geçtiğini ortaya koyuyordu.

Bu belge Çetin Doğan, Şener Eruygur, Aytaç Yalman, Hurşit Tolon gibi dönemin şahin ve müdahaleci generallerinin karşısında Özkök tipi askerlerin ne deni önemli bir rol oynadıklarını ortaya koymaktadır.

Birçok darbe girişimi Özkök tarafından engellenmiş ve darbeci gruplar muhtemelen onun tarafından dağıtılmıştır...

Son iki yılda ortaya çıkan bilgi ve belgeler ve yapılan açık ve kapalı itiraflar Özkök karargâhının 2003'te önce 1. Ordu yapılanmasını, ardından 2004'te Şener Eruygur-Levent Ersöz darbe teşkilatlanmasını dağıttığını açık biçimde ortaya koymaktadır.

Şahin generallerin doğal yollarla tasfiye oldukları 2003 ve 2004 Ağustos aylarında, devir teslim törenlerinde yaptıkları konuşmaları hatırlatmakta fayda var:

Tolon, örneğin, AB ve değişim sürecini kastederek "Atatürk ilke ve devrimlerinin, dış dinamiklerin teşvik ve himayesinde ortadan kaldırılmaya çalışıldığını görmek gerçekten hüzün vericidir..." diyordu, 1. Ordu'ya veda ederken...

Jandarma Genel Komutanlığı'nı bırakırken Eruygur, kendisini engelleyen Hilmi Özkök gibileri eleştiriyordu: "Dini faaliyetlere karşı duyarsızlık ve mücadelede etkisizlik anlaşılır gibi değildir..."

Ve 2003'te emekli olurken yapılması gerekeni tarif eden Çetin Doğan'ın sözleri:

"Laik Cumhuriyet'e sinsice saldırıların sürdüğü, mütareke yıllarını anımsatan aymazlık ve hatta ihanetlerin sergilendiği bu dönemde, Cumhuriyet'e gönülden bağlı bütün güçlerin el ve gönül birliği yapması gerektiğine inanıyorum..."

Kamuya açık savunma işe yarıyor.

Çetin Doğan, örneğin, mektuplarıyla farklı amaçlar gütse de, yakın geçmişi aydınlatmaya "katkıda" bulunuyor.

Darbe teşkilatlanmasının üzerine gittiği, bunu ortaya çıkardığı ve kendisinden sonra o grubu dağıttığı için Özkök'ü köstebeklikle suçluyor.

Suçlarken düşüyor...

Değişim işte biraz da budur...
Ali Bayramoğlu
alibayramoglu@tnn.net09 Nisan 2010 Cuma

Devamını BURADAN okuyun...>>>

AYM ELEMİ GEÇİRİLİYOR

Anayasa Mahkemesi ele mi geçiriliyor?

Anayasa Mahkemesi ile Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) üyelerinin seçiminde, sadece tek adaya oy atılması, tuzak gibi gösteriliyor. Dünkü yazımda, bu görüşte olan Milliyet gazetesi yazarı Mehmet Tezkan'a, HSYK örneğinden yola çıkarak cevap vermiştim. HSYK'nın, 19 seçilmiş üyesinden 15'ini, Danıştay, Yargıtay, Adalet Akademisi üyeleri ile adli ya da idari alt kademe mahkemelerinin yargıç ve savcıları doğrudan seçiyor. Çankaya devrede değil. Dolayısıyla, herkes tek oy atarsa, bütün eğilimler HSYK'ya yansır ve en çok oy alan kişiler sıralamaya girer. Cumhurbaşkanının daha düşük oy alanı seçip, HSYK'ya göndermesi ve böylece siyasi iktidarın Kurul'u ele geçirmesi mümkün değil.
17 kişilik Anayasa Mahkemesi'nde ise, 9 kişiyi cumhurbaşkanı, gösterilen adaylar arasından seçiyor. 5'ini ise, re'sen atıyor. Burada, Çankaya'nın iradesinin Anayasa Mahkemesi'ne yansıma imkânı mevcut. Anayasa Mahkemesi üyelerinin atanmasında, bugün olduğu gibi, yeni düzenlemeden sonra da cumhurbaşkanının etkisi sürüyor. Hatta bu etki biraz daha artıyor. Aslında,TBMM'nin daha fazla üye seçmesi, buna mukabil, cumhurbaşkanının müessiriyetinin azaltılması gerekirdi. Fakat Meclis'in Anayasa Mahkemesi üyelerini seçmesine o kadar büyük bir tepki gösterildi ki, iktidar geri adım attı; mevcut yapıyı fazla değiştirmedi. Öyle ki, paket kabul edildikten sonra da, halen Anayasa Mahkemesi'nde görev yapan üyeler, Kurum'da kalmaya devam edecek. 4 yedek üye, asıl üye olacak. Böylece, anayasa değiştikten sonra, mevcut 15 üyeye ilave olarak, yalnız 2 üye seçilecek. Burada da, siyasi iktidarın Anayasa Mahkemesi'ni ele geçirmek üzere olduğundan nasıl söz edilebilir?
Dünya örnekleri, Anayasa Mahkemesi'ne parlamentoların daha büyük oranda üye seçtiğini gösteriyor. Bazı örnekler:
Almanya: 16 üyesi var. Federal Meclis 8'ini, Federal Konsey 8'ini seçiyor. (Tümünü parlamento seçmiş oluyor) Avusturya: 14 asıl, 6 yedek üye var. Hükûmet 6 asıl, 3 yedek, Ulusal Konsey 3 asıl, 2 yedek, Federal Konsey 3 asıl, 1 yedek üye seçiyor. Belçika: 12 üye; 6'sı Walon, 6'sı Flaman olmak üzere, Temsilciler Meclisi ve Senato tarafından seçiliyor. Fransa: Anayasa Konseyi'nin 9 üyesinin 3'ünü cumhurbaşkanı, 3'ünü Meclis Başkanı, 3'ünü de Senato Başkanı seçiyor. İspanya: 12 üyenin 4'ünü Kongre, 4'ünü Senato, 2'sini hükûmet, 2'sini Yargı Genel Kurulu (Bizdeki HSYK) seçiyor. İtalya: 15 üyesi var. Parlamento 5'ini, cumhurbaşkanı 5'ini, Temyiz Mahkemesi 3'ünü, Danıştay 1'ini, Sayıştay 1'ini seçiyor. Macaristan: 11 üyeyi, Parlamento'nun hukuk, idari ve yargı komiteleri seçiyor. Polonya: 15 üyenin tamamı Parlamento tarafından seçiliyor. Portekiz: 13 üyenin 10'nu Meclis Genel Kurulu, 3'ünü Anayasa Mahkemesi yargıçları seçiyor. Romanya: 9 üyenin 3'ü Bakanlar Kurulu, 3'ü Senato, 3'ü cumhurbaşkanı tarafından seçiliyor. Rusya: 19 üyenin tamamı cumhurbaşkanı tarafından seçiliyor.
Bu ülkelerin hiçbirinde, -kısmen doğrudan hükûmetin atadığı üyeler olsa dahi- muhalefet çıkıp, "İktidar Anayasa Mahkemesi'ni ele geçirdi" demiyor. Çünkü özellikle Anayasa Mahkemesi'nde, toplumun bütün eğilimlerinin temsil edilmesine dikkat ediliyor. Bizde ise, tek görüşün hükümranlığı sürsün kavgası var. Anayasa öğretim üyesi Serap Yazıcı'nın sözleriyle makalemizi tamamlayalım: "Batı'da, Anayasa Mahkemesi üyelerinin görev süresi 9 ya da 12 yıl ile sınırlanıyor. Bunun maksadı, toplumda değişen eğilimlerin mahkemede de yer bulmasını temin etmek. Demos Kratos ve cumhuriyet, halkın, cumhurun yönetimi demek. Ama bizdeki uygulamada, halka güvenmiyorsunuz; Yasama Organı'na da güvenmiyorsunuz. Hatta zaman zaman halkı tehdit gibi görüyorsunuz. İşte bizim demokrasimizin zaafı bu."


Nazlı Ilıcak SABAH 09042010

Devamını BURADAN okuyun...>>>

9.3.10

BELGELERLE 28 ŞUBAT

Belgelerle Ergenekon'un ruhu olarak 28 Şubat...

Geçen hafta Perşembe günü TV 24'te yaptığım "Demokrasi Arşivi" programına konu olarak 28 Şubat'ı seçmiştim.

Hem 13. yıldönümü bir süre önce geride bırakıldığı için hem de hâlâ 28 Şubat'ın üstü örtülü ve açık etkileri siyasal sistemi kuşattığı için...

28 Şubat'ın üniversitelere getirdiği başörtüsü yasağı sürüyor. EMASYA Protokolü, malum, daha yeni kaldırıldı.

Ancak önemli diğer bir konu, 28 Şubat'ın operatör generallerinin daha sonraki dönemde de benzer faaliyetleri sürdürmeleri, 2002 sonrası AK Parti'yi alaşağı etmek için türlü faaliyet ve girişimlerde bulunmalarıdır.

2003 tarihli Balyoz Planı bunun en açık göstergesidir. 28 Şubat'ın Batı Çalışma Grubu Başkanı Çetin Doğan, Balyoz'un da başıdır.

Bu planı takip eden Sarıkız, Ayışığı darbe planları da devamlılığa işaret eder.

28 Şubat Ergenekon'un başlangıç noktalarından birisidir...

Peki nedir 28 Şubat?Bu soru pek çok kez soruldu ve pek çok kez yanıtlandı.

Ama hiçbir şey belgeler kadar iyi anlatamaz 28 Şubat'ı. Demokrasi Arşivi programında bunu yaptık...

Şimdi o belgelerden bir kaçını aktaralım, bırakalım konuşsunlar ve kendi başlarına 28 Şubat'ı tarif etsinler...


İLK BELGE:

2. Kolordu Komutanlığı'nın 14 Şubat 1997 tarihli emrine istinaden, 8. Mekanize Piyade Tugay Komutanlığı'nın, 19 Şubat 1997 tarihli, "haber toplama" konulu yazısı.

1. Türkiye Cumhuriyeti'ni ve Silahlı Kuvvetler'i iç ve dış tehditlere karşı koruma ve kollamak, her Türk vatandaşının olduğu kadar TSK personeli ve onların eş ve çocuklarının da en büyük milli görevidir.

2. Bu bakımdan Kara Kuvvetleri'nin tüm personeli ve aileleri birer haber toplama vasıtasıdır.

3. Tüm Kara Kuvvetleri personeli ve ailelerinin elde edeceği her türlü belge, bilgi ve haberi bu konunun üst komutanlık tarafından bilinip bilinmediği yorumunu yapmadan aileler yoluyla üst komutanlığa ulaştırması ve personelin bu hususta bilgilendirilmesi ilgi ile emredilmiştir.

İmza: Mahmut Sancar, Kurmay Albay Kurmay Başkanı


İKİNCİ BELGE:

Genelkurmay Başkanlığı'nın 16 Nisan 1997 tarihli, "Laiklik Aleyhtarı faaliyetler" konulu yazısı.

1. "Muhtelif kaynaklardan camilerimizde laiklik aleyhtarı vaazlar verildiği, bu vaazların içeriğinde kanunen suç teşkil eden ibareler olduğu, hutbe ve vaazların verilmesinde Diyanet Başkanlığı'nca yayınlanan dokümana uyulmadığı gözlenmiştir.

2. Garnizon komutanlılarınca öncelikle Cuma ve bayram namazları olmak üzere gayri muayyen zamanlarda verilen hutbe ve vaazların personel görevlendirmek suretiyle takibinin ve tespit edilen hususların yer ve zaman belirtilerek rapor edilmesinin laiklik aleyhtarı tutum ve davranışları önlemeye yönelik çalışmalar için faydalı olacağı değerlendirilmektedir.

3. Konunun hassasiyeti dikkate alınarak görevlendirilecek personelin seçimi ve görevin icrasının, garnizon komutanlıklarınca bizzat takip ve kontrol edilmesi uygun mütalaa edilmektedir."

İmza: Çetin Doğan, Korgeneral Harekat Başkanı


ÜÇÜNCÜ BELGE:

Dz.KK'lığının 5 Mayıs 1997 tarihli, "Batı Çalışma Grubu Bilgi İhtiyaçları" başlıklı yazısı:

"Batı Çalışma Grubu faaliyetlerine yönelik olarak, ilgi ile gönderilmesi istenen bilgi ve raporlara ilave olarak, aşağıda belirtilen bilgilerin de derlenmesi ihtiyacı doğmuştur. İl ve ilçelerdeki;

a) Tüm dernekler, vakıflar, meslek kuruluşları, işçi ve işveren sendikaları ve konfederasyonları

b) Yüksek öğretim kurumları (fakülte, yüksekokul ve enstitüler)

c) Yurtlar, (Kredi ve Yurtlar Kurumu'na bağlı, kurum ve kuruluşlara bağlı, özel yurtlar)

d) Üst düzey yöneticiler (vali, kaymakam, büyükşehir belediye başkanları, belediye başkanları) ile diğer mülki makamlarda bulunan görevlilere (müdür, daire başkanları) ait biyografiler, anılan şahısların siyasi görüş/yönleri

e) İl genel meclis ve belediye meclis üyeleri

f) Siyasi parti il ve ilçe teşkilatları yönetim kadroları,

g) Yerel TV, radyo, gazete, dergi ve diğer basın-yayın kuruluşları..."

İşte böyle...
Ali Bayramoğlu
alibayramoglu@tnn.net09 Mart 2010 Salı YENİŞAFAK

Devamını BURADAN okuyun...>>>

ALİ KIRCANIN MARİFETLERİ

Bu Ali beni hiç şaşırtmadı!

Dinç Bilgin bombalamış: “28 Şubat sürecinde kendi gazeteme ve çalışanlarıma hâkim değildim...”

İnanırım...

İkinci bomba: “Medya 28 Şubat’ta karşı çıkabilirdi ama çok zordu bu. Başına 50 tane bela gelebilirdi. Tehditler vardı...”

İnanırım...

Üçüncü bomba: “Ben sürece şiddetle karşıydım ve karşı olduğumu da söylüyordum, bunun kavgasını yapıyordum, ama... Bir süre sonra gazete sahibi olarak, Sabah Grubu’nun bir numarası olarak benim de pek fazla gücüm olmamaya başladı. Gücümü kaybettim, sözüm geçmemeye başladı. Bir başka güç odağı geldi ve gazeteye hâkim oldu.”

İnanırım...Dördüncü bomba: “ATV’ye bantlar geliyordu. Bizim Ali Kırca ekrana çıkıyor, birden ses tonunu değiştiriyordu. Ve saçma sapan yazılar ekrandan akmaya başlıyordu.”

İnanırım...

Beşinci bomba: “Ali Kırca kasetlerle oynardı...”

İnanırım...

İhtimal ki, Dinç Bilgin’in anlatmaktan imtina ettiği başka marifetleri de vardır Ali’nin. Anlatmasın da zaten...

Kasetlerle oynaması başlı başına

“cürüm” zaten...
Kasetlerle oynaya oynaya, sonunda kendisi “kasetlik” oldu: Sanatsal görüntüleri insafsız ve vicdansız birtakım adamlar aracılığıyla internet ortamında dolaştırıldı... Ali, mahkemeden karar çıkarttırdı, bunların dolaştırılmasını engelledi. Bu konuda yapılan yorumlara yine mahkeme aracılığıyla yayın yasağı getirtti...

Çok iyi yaptı...

Peki, 28 Şubat sürecinde masuniyetiyle, mahremiyetiyle, hususiyetiyle oynadığı ve “savaşılacak unsurlar” olarak hedef tahtasına yerleştirdiği insanlar?

Onlar kimden şekvacı olacak?

Hangi mahkemeden karar çıkarttıracak?

Bu konuda Ali’nin bir özür borcu yok mu?

Döne döne özür dilese, kurbanlar kesse, adaklar adasa, demokrasi suyuyla kırk kez yunsa yeridir...

Daha önce de yazmıştım:

Başına getirilenlerden dolayı kendisine destek çıktım. Sanatsal görüntülerini dolaştıran adamlara karşı “mahremiyetini” savundum.

Benzer bir hadiseyle karşılaşsa yine savunurum.

Fakat, ben bu Ali’yi sevmedim arkadaş...

Kendimi zorladığım halde sevemiyorum...

Hesapçı kitapçı, içten pazarlıklı biriymiş gibi geliyor bana...

Empatisini “sahte” buluyorum.
Belki çok iyi bir adamdır da, nedense yapıp ettiklerinden o “çok iyi adam kokusunu” alamıyorum.

Kendisi, memleketi adım adım darbeye götüren ünlü “deniz subayları bildirisi”nin müellifidir. Eski bir askerdir anlayacağınız... Cuntacı olduğu gerekçesiyle orduyla ilişiği kesilmiştir.

Bugün de benzeri bir eyleme kalkışsa şaşırmam...

Nitekim, 28 Şubat’ta üstlendiği rol bunun teyididir... “28 Şubat sürecinde düğmeye ben bastım” demiş, diyebilmiş bir adamdır...

Benim Ali’de sevmediğim ve sürekli “şekva konusu” yaptığım ikinci husus şu:

Ne zaman memleketi darbeler, darbeciler, cunta heveslileri istila etse, Ali Kırca’mız susuyor ve “Siyaset Meydanı” dükkânının kepenklerini kapatıyor...

Bu kadar bomba, bu kadar andıç, bu kadar eylem planı... Pıtrak gibi ortalığa saçılan Balyoz’lar, Kafes’ler, Sarıkız’lar, şunlar bunlar... Hiçbiri Ali’deki gazetecilik reflekslerini harekete geçirmiyor...

Ne zaman “siyaset kurumu”nu zora sokacak bir fırsat çıksa, kepenkler açılıyor, ekranda “bıyık altı sahte arkadaş Âzem tebessümüyle” sırıtan, ellerini göğsüne kavuşturmuş Ali Kırca görüntüsü beliriyor...

Neden sevemediğimi anlatabildim mi?
Ahmet Kekeç
Star Gazetesi

Devamını BURADAN okuyun...>>>

4.3.10

YOLUN SONU YAKLAŞTI

Yolun sonu yaklaştı

"Balyoz da neymiş?" küçümsemesiyle konuyu ele alan, Albay Dursun Çiçek imzalı belgeye sürekli dudak büken meslektaşlar zorda; Ergenekon'un yan vukuatı haline dönüşmenin eşiğindeler... Gazetecilik kuşkusuyla her söylenene inanmalarını kimse beklemiyor elbette, ancak askerin önünde sürekli hazırol halinde durmaları yok mu, onları yokoluşa doğru esas o halleri sürükleyecek...

Ertuğrul Özkök gibi geçmişte hep yanlışa oynayıp sergilediği binbir ric'atla kaşarlanmışları yeni duruma kendilerini derhal adapte ediverdi, ama askerin kendi bilirkişisi "Balyoz bir darbe hazırlığıdır" dediği ve Askeri Mahkeme de 'İrtica ile Mücadele Eylem Planı' belgesinin altındaki ıslak imzanın Albay Dursun Çiçek'e ait olduğunu söylediği halde hâlâ hazırol durumlarını bozmayanlar var.

Onlar iflâh olmaz, şifa bulmaz tiplerdir; bu sebeple onlardan nedamet beklediğimiz yok...Dünyadaki gidişin istikametini doğru okuyanlar hayli zamandır kendilerini 'Yeni Türkiye' şartlarına ısındırmış durumdalar. En önemli örnek, 'zenginler kulübü' diye de bilinen TÜSİAD... Bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de çoğu kez yeniliklere öncülük etmiş sermaye sınıfı, bir önceki yönetim döneminde, 'Ergenekon' konusuna da, iktidarın ülkeyle ilgili niyetlerine de yanlış teşhisler koymuştu. TÜSİAD yanlış yolda olduğunu tam zamanında gördü ve kabuk değişimini erkene alarak olan-bitene daha gerçekçi yaklaşan yeni bir kadroyu işbaşına getirdi.

Siyasetin ne kadar hantal olduğuna, sonunu getirecek olsa bile yanlıştan kolay dönemediğine de bir örneğim var: CHP... Deniz Baykal 'Ergenekon' sürecine ilk günden koyduğu yanlış teşhisinin kölesi haline dönüştüğünü hâlâ anlayabilmiş değil. 'Balyoz Darbe Planı' ile yüzyüze geldiği andan itibaren en alaycı tavrını takındı Deniz Bey; 'ıslak imza' için geliştirdiği dil mizah dergilerini aşan bir yıpratıcılığa sahip...

CHP liderinin yerinde başka kim olsa kendisini yanlışlarla bu denli özdeşleştirmekten kaçınırdı. 'Ergenekon' sürecini sahiplenmesi veya 'Balyoz Darbe Planı' haberleri çıkınca hemen ayılması, 'ıslak imza' tartışmasında erken davranması beklenmezdi belki, ne de olsa muhalefet muhalefetliğini yapar bizde; ancak yine de her türlü ihtimali gözönünde bulundurarak göğsünü Ergenekon'a, Balyoz'a ve ıslak imzaya siper etmesi gerekmezdi.

Kanıtlar ve belgeler ne derse desin gözünü ve kulağını gerçeklere kapatmış dar bir çev-reye hapsetmiş görünüyor Deniz Baykal; her yeni kanıt ve belgeyle sayıları biraz daha daralan bir çevreye... Şimdilik zevahiri kurtarsa bile, tavırları kısa süre sonra gülünç bir hal alacağı için, o çevre hiçbir siyasi kadroya itibar getirmez. Oysa, herkesin bildiği gibi, siyaset bir itibar mesleğidir.

Medyadaki yeminli Ergenekon-körleriyle her yeni gelişmeye gözünü ve kulağını tıkayan CHP yönetici kadrosunun ortak noktası, her iki kesimin de zamanın ruhunu kavrayamaması ve dünyadaki son gelişmelerin kendi varlık sebeplerini tehdit ettiğini hissetmeleridir. 27 Mayıs (1960) darbesi sonrasında oluşmuş olan siyaset ve medya düzeni çatırdıyor, bazı siyasiler ile mevcut medya düzeni sayesinde ayakta durduklarının bilincindeki bazı yazar ve medya yöneticileri kaderlerini giderek daha fazla birbirlerine bağlıyorlar.

Dayanışarak buradan gidebilecekleri başka bir yer yok; uyanmaları şart. Yolun sonu yaklaştı çünkü...

FEHMİ KORU
YENİ ŞAFAK
04.03.2010

Devamını BURADAN okuyun...>>>

ISLAK MI KURU MU YILMAZ ?

Yaş mıymış kuru muymuş Yılmaz?

Adı “Yılmaz Özdil” olan İzmirli arkadaşı ilk kez muhatap alacağım... Dilerim son olur... Hakkında yazmak vakit kaybıdır. İsraftır. Günahtır.

Eskiden “fıkra muharrirleri” vardı.

Az lafla çok şey anlatan bu adamlar, çoğunlukla dolu adamlardı. Dünyayı izlerlerdi. Ülkelerini tanırlardı. Edebiyat, felsefe, tarih bilirlerdi.

Şinasi Nahit Berker böyle bir adamdı mesela. Bedii Faik, seveni az olsa da, böyle bir adamdı.

Bu tür yazarlığın son temsilcisi Rauf Tamer’dir.

Rauf abinin, Allah selamet versin, bir çırağı, bir mirasçısı, bir şeriki olmadı. Politik laf yuvarlamalarının arasına ustaca serpiştirdiği “eski İstanbul görüntülerleriyle” yıllarca aklımızı başımızdan aldı...

Onu okuduğunuzda, kulağınıza bir yerlerden tramvay çanı çalınır... Canınız yanar... Seyyar satıcı bağırtılarını, yoğurtçu çıngıraklarını, vapur böğürtülerini duyarsınız, üzülürsünüz... Bizim tanımadığımız, yetişemediğimiz İstanbul’dur bu...İzmirli arkadaşı “Rauf Tamer’in veliahtı” ilan etmişler.

Rauf Tamer kadar etkili, Bedii Faik kadar zekiymiş.

Humour duygusu yerli yerindeymiş.

İnceden geçiriyormuş.

Ben de “etkili” olduğunu düşünüyorum.

Zeki de...

Zekasını kimden aldı bilmiyorum ama, etkisini, biraz da “enter” tuşuna borçlu.

Bilgisayardan “enter” tuşunu kaldırsınlar, Yılmaz Özdil sudan çıkmış balığa dönecektir; tatsız tuzsuz, takır tukur, ne dediği anlaşılmayan yazılar yazacaktır. Muhtemelen, boşluğunu doldurduğu adamın akıbetine uğrayacak, kapının önüne konulacaktır.

Enter tuşu Yılmaz’a “az sözcükle çok şey anlatma imkânı” sunuyor.

Gelgelelim, dedikleri anlaşılmıyor. Daha doğrusu, bir şey söylemiyor.

Esasında bu çocuk neyi savunu
yor? Sağa sola “dangozlar, bidon kafalılar, kıçına hortum bağlanasıcalar, ulan nankörler, şerefsizler” diye şarlarken, bizi hangi ülke gerçekliğine uyandırıyor, hangi düşmana karşı tetik ve müteyakkız olmaya çağırıyor?

Zekâ nedir?

Bu zekâ humourla harmanlandığında nasıl bir şey oluyor?

Münasebetsizliğin dibini bulup Victor Hugo’ya “Victor” demek, müseccel faşist Mahmut Esat Bozkurt’u “hukukçuların en mühimi” ilan etmek, “Ben bunları kıçımdan uydurdum, Victor böyle bir şey söylemedi” demek zekâ belirtisi midir, humour mudur?

Humour buysa, müstekreh nedir?

Diyorum ya, enter tuşuna basarak sözcükleri alt alta diziyor, koca bir sütunu dolduruyor ama dişe dokunur bir şey söylemiyor. Vaktiyle Cem Uzan’ın himayesinde küfrettiği Aydın Doğan’ın işletmelerinden de eşek yüküyle para kaldırıyor.

Dün Şamil Tayyar üşenmemiş, arkadaşın zekâ ürünü bir yazısını arşivden çıkarıp yayınlamış.

Bu kez Dursun Çiçek mamulü “ıslak imzalı belge”ye sardırıyor zeki yazar Yılmaz Özdil.

Tabii yine esprili, yine “zekâ küpü” halleri içinde...

Diyor ki, “Bu sinsi tuzağı ne Genelkurmay bozabilir, ne MİT, ne de herhangi bir siyasi iktidar. Siz bozabilirsiniz. İnanmayın kardeşim. ‘Kim bu dangoz?’ diye sorun... ‘Belge’ dedikleri kağıt parçası çıktı. Bunları da kağıt mendil gibi buruşturun. Atın hayatınızdan. Netice itibariyle... Ne demiş Albert Camus? Ajan basın, bunu da yazın!”

Ne kadar zekice, görüyorsunuz değil mi?

Keşke “Albert” deseymiş, “kıçından uydurduğunu” filan ekleseymiş, humour daha da güçlenirmiş...

Şimdi ben de kalkıp, “yaş mıymış kuru muymuş Yılmaz?” desem, onun kadar etkili ve zeki bir yazar olur muyum?

Bakarsınız Rauf Tamer’in tahtına aday gösterirler... Belli mi olur!

AHMET KEKEÇ
STAR
04.03.2010

Devamını BURADAN okuyun...>>>

ASKERCİ KALEMLRE ACIMAK

'Askerci' kalemlere acımak mümkün mü?

Tuhaf ama gerçek: Ne zaman İstanbul'dan az bir süre de olsa ayrılsam, mutlaka Türkiye'de bir maraza çıkar. Ya deprem olur ya siyasi kriz çıkar. Kente tedirgin, gergin, üzüntülü dönerim.
Bu kez de ayrılık öyle başladı. Bilhassa Şili depreminden sonra, küçük de olsa meydana gelen deprem daha da tedirgin etti. Acaba devamı gelir miydi?
Derken Türkiye'den öyle haberler ulaştı ki birden neşelendik. Keyfimiz yerine geldi.
Yıllardır mücadele ettiğimiz bazı konularda harika gelişmeler olmuştu:
Askeriye kendi üslubunca Balyoz'un bir darbe planı olduğunu, ıslak imzalı orijinali ortaya çıkan belgenin ise siyasete ve topluma müdahale hazırlığı olduğunu kabul etmişti.
Bu gelişme üzerine olayın üstüne gidenler, yıllardır halkı aydınlatmaya çalışanlar çok mutlu oldu.
Dedikleri çıkmıştı ve bir aksilik olmazsa darbecilerden hesap sorulacaktı.
***

Öte yandan, askeriyeden gelen itiraflar, Ergenekon dostlarını şoka uğrattı. Afalladılar.
Çünkü onlar yatırımlarını, yekpare bir bütün olarak gördükleri askeriyeye yapmışlardı.
Nasıl olsa sonunda askeriye "höt" diyecek, siviller de hadlerini bilecekti.
Bunlar da askeriyeden yana tavır almış kalemler olarak ortalıkta dolaşacak, "Biz söylemiştik ama dinlemediniz, keh keh keh" diyeceklerdi.
Şimdi ise yazılarda, ekranlarda "aldatıldık" diye ağlıyorlar.Evladım kimse sizi aldatmadı. Siz kendi kendinize gelin güvey oldunuz.
Kaleminizi ve vicdanınızı Ergenekoncuların, darbecilerin, otoriter rejim yanlılarının hizmetine sundunuz.
Demokrasiye dudak büktünüz. Hukukun üstünlüğünü hiçe saydınız. İnsan haklarını umursamadınız.
Hayır, kaleminizi ne kiraladınız, ne de sattınız. Siz "kullanışlı kalemler ve laf ebeleri" olarak zaten soysuzlar çetesinin parçasıydınız.
Onlar önce halkın iktidara getirdiği hükümeti devirecek... Sonra da sizin desteklediğiniz partileri koltuğa oturtacaktı...
Yalan mı? Planınız bu değil miydi?
***

Bu durum öncellikle Ergenekon dostu kalemlerinize ikbal sağlayacaktı.
Daha da önemlisi: Avantadan lavantaya alışmış olan "medyabaz" patronlarınız, kurulacak olan zayıf koalisyon hükümetine istediklerini yaptıracaktı.
Bu stratejinin temel mantığı, "asker izin vermez" fikrine dayanıyordu.
Türkiye'nin ve dünyanın değiştiğini... Bununla birlikte kurumların da kabuk değiştirdiğini göremediniz.
Evet, askeriye içinde darbe heveslileri çoktu. Ancak o darbecileri tasfiye etmek isteyenler de vardı. Çünkü darbeciler galebe çaldığında, diğerlerini temizlemekle kalmayacak, kurumun da canına okuyacaklardı.
***

Halbuki Org. İlker Başbuğ ve arkadaşları değişimi doğru okumuşlardı.
Onların Balyoz'u ya da ıslak imzalı fırıldağı hemen kabullenmemesinin ardında iki temel mesele vardı:
1) Kurum içindeki dengeler. (Yani Ergenekoncu kliğin etki alanı.)
2) Tasfiyenin sınırları. (Yani olay kendilerine dokunur mu?)
Yukarıdaki birinci madde güçler çatışmasıyla ilgili ve belli ki üst yönetimin Ergenekonculardan korkusu kalmamış.
İkinci madde ise "siyasi uzlaşma" ile ilgili. Cezalandırılacakların listesi belirgin hale gelmiş olsa gerek.
Görev gereği darbecilerle belli ilişkilere girmesine rağmen, planlarda aktif rol almamış olanlar liste dışında kalacak.
Peki, vesayet rejimi bitti mi? Hayır, çünkü en azından kapı gibi "taraflı yargı" var.
Şimdilik kesin olan şu: Yakın ve orta vadede darbe olmaz.

EMRE AKÖZ
SABAH
04.03.2010

Devamını BURADAN okuyun...>>>

CUNTA ÇİÇEK AÇTI

Cunta nihayet Çiçek açtı...

Millete ve demokrasiye ihanet belgesinin altındaki imzanın, Albay Dursun Çiçek'e ait olduğunu, nihayet Genelkurmay da kabul etti. Bu kabul, pek çok yönden askerî vesayet rejiminin surundaki en büyük gediktir.

Bu, statüko ile demokrasiden yana olanların mücadelesinde, bir havlu atmadır. "Buraya kadar" demektir. Bir dönüm noktasıdır. Ancak, bundan şu asla anlaşılmasın; asker içinde, yüksek yargıda, medyada, cuntacı barolardaki direniş sona erecektir. Ermeyecektir. Daha yolumuz var. Ama bu yol, demokrasi hedefinden geriye dönüşün olmadığı yoldur.

Şimdi alternatif medya ne güzel hatırlatıyor; ıslak imza tartışmalarında Genelkurmay Başkanı nasıl da "kâğıt parçası" deyivermişti. Baykal, nasıl da üstüne atlamış; "AK Parti, muhaliflerini sindirmek için belge uyduruyor." diye kasılmıştı. Hele o "medyada kullanılacaklar" listesinde yer alanların önde gidenleri, nasıl da, ama nasıl da kabalaşmıştı.

Şimdi... Ben sadece bir kişiden duydum; "bizi galiba kullanıyorlar" diyebilme insafını. Kullanılmak; vicdanı, onuru, karakteri, duruşu olanların ancak hatırlayabildiği bir pişmanlık ifadesidir. Ama "vazifeli" olanlar, bu vicdan sızısını hiç duymayacaklar, emin olunuz. Çünkü görevlerini yaptıklarına inanıyorlar. Pişkinliğin de bir derecesi olur diye düşünüyorsanız, bunlarda o yok. Boşuna beklemeyin, yüzleri asla kızarmayacak... Bunların görevleri, elinde kan bulunan cuntacılara arka çıkmaktır. Ben onun için; "Cuntacılar vicdansızdır, onları destekleyen, korumaya çalışan, arka çıkanlar da en az onlar kadar vicdansızdır." dedim.

Çünkü o darbe planlarında, o Balyoz'larda, o Kafes'lerde, o AK Parti'yi ve Gülen cemaatini bitirme planlarında, masumları katletme var. Sünni-Alevi çatışmasının, Türk-Kürt çatışmasının, laik-dindar çatışmasının kanlı senaryoları var. Tıpkı daha önce; Maraş'ta, Çorum'da, Sivas'ta, bütün Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da, Bingöl'de, Başbağlar'da yaptıkları gibi. Tıpkı Danıştay saldırısında yaptıkları gibi...

Bunca yaşananlara rağmen, Abdi İpekçi'nin, Uğur Mumcu'nun evlatlarının, Doğan Öz'ün, Çetin Emeç'in eşlerinin; "dilimiz varmadı, devlete laf söyleyemedik, 'dinciler yaptı' demeyi tercih ettik" feryatlarına rağmen, o medya mahallesinin vazifelileri, kenarda köşelerde siperlerinde kalabildiler... Amma, şimdi iş değişecek. Genelkurmay'ın ıslak imza kabulü, şimdi onların defterini dürecek. Kullanıldıklarını kabul etmeyerek, cuntacıların, rıhtımda batmakta olan kanlı, paslı statüko gemisine binmeye devam edecekler. Belki de böylesi hayırdır. Birlikte batacaklar. Belli de olmaz. Belki de gemiyi önce onlar terk edecek...

Cuntacıların zehirli çiçekleri ise asla meyveye duramayacak. Çünkü o Çiçek Albay, Genelkurmay karargâhında o ihanet belgesine, imzayı tek başına atmadı. Ona emir veren daha yukarılarda birileri var. Biz onları da öğreneceğiz. Tıpkı, kanal kanal dolaşıp, bir zamanlar giydiği elbisenin onurunu hiç düşünmeden, yalan yere yeminler edenler gibi, yargı onları da çağıracak.

Askerî vesayet rejimi, sadece askerlerden ibaret değil. Bu sistem, Cumhuriyet ve demokrasi arkasına sığınırken, sivilleri, kurumları kullandı. Her darbe, kendi anayasasını boşuna yapmadı. Kendisini sağlama almak için kimleri kullandılarsa, kimler "kozmik adamlar" olmayı içlerine sindirdilerse, biz onları da öğreneceğiz. Mesela CHP içinde, MHP içinde, başka partilerde "kozmik siyasetçiler" var mı, onları da öğreneceğiz. Ne demişti eski Kara Kuvvetleri Komutanı e. Org. Kemal Yamak: "Ecevit, kendi partisindekileri biliyor mu acaba?" Evet, Sayın Baykal, biliyor mu acaba? Yoksa biliyor da, Genelkurmay kabul ettiği halde, "o da yetmez, kâğıtta Dursun Çiçek'in parmak izi var mı, sen asıl ona bakacaksın arkadaş" demesi ondan mı?

Limana dikkat edin: Satüko gemisi su alırken, demokrasi gemisi yanaşıyor. Onu karşılayalım...

HÜSEYİN GÜLERCE
ZAMAN
04.03.2010

Devamını BURADAN okuyun...>>>

25.2.10

ASKERİ TABELAYI SÖKELİM Mİ?

Dikkat askeri araç çıkabilir, tabelasını sökelim mi artık?

Önceki gece Türk Silahlı Kuvvetleri'nin 15 orgeneral ve amirali bir araya geldiler, Balyoz Harekât Planı'yla etrafındaki gelişmelere ilişkin değerlendirmede bulunduklarını açıkladılar.

Yürüyen soruşturma sürecine dolaylı müdahale görüntüsü taşıyan bu tür gelişmelere tepki vermek kadar dikkat de kesilmek gerekir.

Bu ülke kurulduğundan bu yana askeri vesayet rejimiyle yönetiliyor.

Asker yıllar yılı darbe yaptı, muhtıralar verdi, sert meydan okumalarla siyaseti etkiledi. İşin sadece bu yönü darbe ve muhtıraları takip eden, cunta, sıkıyönetim, olağanüstü hal dönemleriyle birlikte cumhuriyetin 80 yıllık öyküsünün yarısından fazlasını oluşturur. Ama öykü sadece bundan ibaret değil. Asker aynı zamanda olağan dönemlerde de yasal mevzuatta kendisine verilen özerk yer ve etkin rolden hareketle siyasi alanın içinde dolaşmıştır.

Bugün aynı asker itibar kaybediyor, didikleniyor, sorgulanıyor, kışlasına itiliyor.

Bunları üst üste koyunca karargâhın yaşanan gelişmeler karşısında nasıl bir tutum alacağı sorusu önemlidir.Asker muhiplerinin bu tür askeri toplantıları ya da ordudan gelen sinyalleri veri alması, bunları Ergenekon hukuki süreci karşısında eşit, meşru, hatta üstün görmesi bu soruların önemini ortadan kaldırmaz.

Çünkü bu tür sorular her şeyden önce demokratikleşme ve sivilleşme çabalarının dikkate alması gereken önemli bir noktaya, özetle ordunun iç siyasetine işaret eder.

Şüphe yok, soluduğumuz dönem diğerlerine benzemiyor.

Dış rüzgârlar askeri düzenlere karşı esiyor.

Bir yanda Obama yönetimi, öte yanda Avrupa Birliği bölgede yaşanan gelişmelerin rotayı güvenlikten siyasete doğru çevirmiş olması, ekonominin siyasi istikrara aşırı hassaslığı, askeri, darbe fikrinden, sert siyasi reaksiyon girişiminden uzak tutuyor.

İç dinamikler açısından da benzer bir durum var.

Askerin siyasi rolünün meşruiyeti iyice aşınmış durumda, toplumsal harekât alanı son derece sınırlı ve her siyaset alanına yaptığı "sorti" kendisi açısından güç ve prestij kaybıyla sonuçlanıyor.

Askerin iç yapısında da dünden farklı eğilimler olduğunu söylenebilir.

Balyoz Planı'nı basına aktaran, ıslak imzayı ihbar mektuplarıyla gönderen askerler, Hilmi Özkök gibiler, ordunun bir yönüyle bu büyük değişim dalgasından, çağın ruhundan etkilendiğini gösteriyor. Bu konuda ordu içinde yaşanan çatışmalar ve bölünmeler bugün çeşitli belgeler herkesin malumu haline gelmiş durumda.

Tüm bunlara rağmen, "asker hareket edemez, bu işler bitti" tarzı analizleri temkinle karşılamak gerekir.

Mesele askerin darbe yapması değildir, devlet içi kimi kurumları seferber edecek bir kriz politikası izlemesi, istikrarsızlaştırma adımları atması da bir askeri müdahale şeklidir.

Unutmamak gerekir ki ordu karargâhı, şu ana kadar yaşanan değişime ayak uydurmak, onu yönetmeye çalışmak kadar, bu değişimi yavaşlatmak, bu değişime direnmek sinyalleri de vermiştir. Ve hala kimi silahlara sahiptir; yüksek yargı ya da yargı gücüyle işbirliği bunlar arasındadır.

Askeri vesayetin derin olduğu düzenlerde "demilitarizasyon süreçleri" sadece çatışmalı değil, uzun da olur...

Çatışma ve zihniyet bu işin beşiğini oluşturur, yargıda, basında, toplumda yaşanan kutuplaşma bu durumun en açık kanıtı değil midir?

Söylediğimiz şudur:

Ülke olarak doğru istikamette, geri dönüşü olmayan ana yolda ilerliyoruz, ama yol uzun.

Ayrıca önümüzdeki ara yollar, kısa geri dönüşler, engebeler gerçeğini unutmamak gerek...

Bir hatırlatma yapalım...

2002 Kasım'ında AK Parti'nin gösterdiği başarı sonrası, pek çok analizci, yorumcu askerin tepki verme döneminin kapandığını, böyle bir ihtimal dahi olmadığını köşelerinde, televizyon programlarında tekrarlamaktan yorulmuşlardı.

Ne var ki bugün ortaya çıkan kimi gerçekler tersi gelişmeler yaşandığına işaret ediyor. 2002 planı, 2003 planı, 2004 ve 2005 planları hepsi darbe ya da siyasete müdahale planlarıydılar.

Temkinli olmak, siyasi tedbirde de, onu besleyen analizlerde de demokratik ipe ve meşruiyete daha kuvvetli sarılmayı ifade eder.
Ali Bayramoğlu
alibayramoglu@tnn.net25 Şubat 2010 Perşembe
YENİŞAFAK

Devamını BURADAN okuyun...>>>

SON YENİÇERİ AYAKLANMASI

Son yeniçeri kıyamı

Adamlar kendi ‘yurt savunması’ görevlerini bir yana bırakmışlar; Hükûmet’e ve milletin büyük çoğunluğuna karşı ‘Balyoz’ adını verdikleri darbe plânları hazırlamışlar... 2003’teki 1. Ordu Komutanı Org. Çetin Doğan bütün karargâhını ve bağlı birliklerini toplayarak ‘plân semineri’ kamuflajı altında bal gibi darbe hazırlıkları yapmış. Buna göre, camilere bombalar konulacak, uydurma irtica gösterileri hazırlanacak, 200 bin kişi stadyumlara doldurulacak ve ‘irtica’(!) şiddet kullanılarak bastırılıp AK Parti iktidardan indirilecekmiş... Bu arada Türkiye’nin güvenliği de kendi uçağımız kasten düşürülerek tehlikeye sokulacakmış...
Darbe hazırlıkları konusunda Genelkurmay’ın ‘plân semineri’ açıklaması, hiçbir şekilde tatminkâr olmadığı gibi, TSK’nın ‘ocakçı’ anlayışını ortaya koyup itibarını büsbütün zedelemiştir. Hiç, camileri bombalayıp vatandaşlarını öldürmek için plân semineri düzenleyen bir ordu olabilir mi?
Mızrak çuvala sığmıyor... Bizim ‘Allah, Allah!’ diye taarruz eden ve yurt savunması görevini hakkıyla ifa eden orduya ve askere sözümüz yok. Lâkin siyasete müdahale eden ve milletin verdiği silâhı milletin bağrına çeviren bir darbecinin en ‘adi’ bir şakîden başka hüviyeti olamaz (Ülkenin Başbakanı için ‘adi başbakan’ diye parola yazdıranlar da şerefli Türk ordusunun mensubu olmaya lâyık değildir).***
Bu durumda, kendilerine intikal eden darbe belgelerini teknik yetkililere inceletip doğruluğunu gören cumhuriyet savcılarının, belgelerde açıkça suç işlediklerini tespit ettikleri kişileri -geçmişte ve hâlen makam ve rütbeleri ne olursa olsun- sorgulamaları ve gerekli görürlerse gözaltına almaları kadar tabiî bir işlem olamaz.
Savcılar ne yapsalardı yani?... Onlar da mı bazı subaylar gibi politika yapsalardı? ‘Fincancı katırlarını ürkütmeyelim’ diye göz göre göre -son yarım asırdır yapıldığı gibi- suç işlediği iddia edilenlerin üzerine gitmeseler miydi? Ya da korkak bazı politikacılar gibi, ‘Üzerlerine gidersek asker darbe yapar’ diyerek kaçacak delik mi arasınlardı?...
Baykal’ın o nezih deyişiyle ‘hukukun ırzına geçildiği’ bir dönemde, kendilerine milletin adaleti tevdi edilmiş cumhuriyet savcıları, HSYK kendilerini de görevden alır diye korkup vazifelerini yapmasalar mıydı?...
Türkiye’de hukukun ırzına geçildiği doğrudur. Lâkin bu ‘tecavüzcüler’ görevini yapan savcılar ve hâkimler değil, tâ Şeflik Dönemi’nden beri bizzat CHP’liler ve onların siyasallaştırdığı yargı mensuplarıdır.
Baykal, bir de Malta Sürgünü benzetmesi yapıyor. Yani, darbecileri sorgulayanları hiç sıkılmadan İngiliz İşgalcilerine benzetiyor. Bu arada Hükûmeti de -hiç dahli olmadığı halde- en ağır şekilde suçluyor.
***
Yargının bu usulüne uygun işlemleri karşısında, Genelkurmay Başkanı’nın bütün orgeneralleri Genelkurmay karargâhına toplayarak gözdağı vermesi, Türkiye demokrasisi ve TSK için hiçbir şekilde hoş görülemeyecek bir skandaldır.
Bu hareket, 21. yüzyılın başında TSK ’ya ve onun demokrasiye ve hukuka bağlı olduğunu ikide bir tekrarlayan Genelkurmay Başkanı’na yakışmamıştır. Komutanları toplayarak Hükûmete ve daha da acısı yargıya gözdağı veren bir ordu, artık meşru zeminden uzaklaşmaya başlamış demektir.
Hele ‘ciddî durum’ açıklaması yaparak, özellikle ‘darbe izlenimi’ vermeye çalışması, hoşgörülecek ve hak verilecek bir rezalet değildir.
TSK’nın yargıya bu açık müdahalesi karşısında, siyaset yapmaktan pek ziyade hoşlanan yüksek yargı mensuplarının seslerini hiç çıkarmaması da gerçekten şâyân-ı ibrettir. İşte, tam da bu nokta, geçmişte olduğu gibi, ayak dîvanı yapan askerle ulemanın işbirliğini andırmaktadır.
***
Bu arada, Genelkurmay çevrelerinden sâdır olan bir rivayete göre, eski kuvvet komutanları tutuklanırsa, bütün orgeneraller güya istifa edeceklermiş... Bu rivayeti duyunca, Org. Başbuğ’un, medyaya ve yargıya karşı ustalıkla bir ‘asimetrik psikolojik harekât’ uyguladığını düşündüm. İstifa edecekleri, doğru su aklımın ucunda dahi geçmedi. Kaldı ki, böyle toplu bir istif anın açıkça suç teşkil edeceği ve ortaya çıkacak güvenlik boşluğundan müstafilerin sorumlu tutulacağı da açıktır.
Bütün bu baskıların, Türkiye’de yargı bağımsızlığını nasıl paçavraya çevirdiğini ise herhalde uzun uzun anlatmaya lüzum yoktur.
***
Bu ‘son yeniçeri kıyamı’, gelecekte Türk Demokrasisi açısından utanç verici eylemlerden biri olarak anılacaktır. Umarız sonuncusu olsun.

HASAN CELAL
GÜZEL

Türkiye

25/02/2010
hcelalguzel@yahoo.com RADİKAL

Devamını BURADAN okuyun...>>>

"EMRET KOMUTANIM" DÖNEMİ

"Emret Komutanım" dönemi bitti

Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, zor durumda. Çünkü Türkiye'de, ilk defa darbeye karışan askerler hesap veriyor. Beş bin sayfalık Balyoz Planı'nı, savcılar, TÜBİ- TAK'a ve Emniyet Kriminal'e incelettiler. Islak imzaların gerçek olduğu ve belgelerin 1. Ordu Karargâhı'nın bilgisayarlarından çıktığı anlaşıldı. Bunun ardından tutuklamalar başladı.
İlker Başbuğ, zor durumda; çünkü "cumhuriyeti koruma ve kollama" yetkisine sahip olduğunu sanan ve kendilerini "vasi" durumunda gören askerlerimiz, bugüne kadar karşılaşmadıkları bir muameleye maruz bırakıldı. Bugüne kadar, ya darbe gerçekleşiyor ve kendi hukukunu yaratıyordu; ya da siviller, "emir-komuta zincirinin" bir parçası gibi hareket edip, gelişmeleri görmezden geliyor; hatta verilen talimatı harfiyen yerine getiriyorlardı.
1960'lı yılların sonunda:
- Anayasa değişikliğiyle eski Demokratların siyasete geri dönmesini istemiyoruz.
- Emredersiniz Paşam... Ordumuzun hassasiyetini dikkate alacağız.1971'de:
- Hükûmet istifa etsin.
- Emredersiniz Paşam... Şapkamızı alıp gidelim. 28 Şubat sürecinde:
- İlköğretim, kesintisiz, 8 yıla çıksın; İmam Hatiplerin orta kısmı kapatılsın. Katsayı uygulaması başlasın. Başörtülü kızlar üniversiteye alınmasın.
- Emredersiniz Paşam... Siyasi hayatıma mal olsa dahi, bunları yapacağım.
İlk defa, 27 Nisan emuhtırasında ezberler bozuldu. Sene 2007:
- Biz sözde değil, özde laik bir cumhurbaşkanı istiyoruz. Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Atatürk'ün 'Ne mutlu Türk'üm diyene' anlayışına karşı çıkan herkes, Türkiye Cumhuriyeti'nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır.
Buna ne cevap vermişti hükûmet?
- Genelkurmay Başkanlığı'nın bildirisi, hükümete karşı bir tutum olarak algılanmıştır. Demokratik bir süreçte bunun düşünülmesi bile yadırgatıcıdır. Genelkurmay, hükûmet emrinde, görevleri Anayasa ile tayin edilmiş bir kurumdur. Genelkurmay Başkanı görev ve yetkilerinden dolayı Başbakan'a karşı sorumludur...
Ve 22 Temmuz 2007'de genel seçimlere gidildi. Yaşar Büyükanıt, emuhtırasının cevabını, sandıkta, halktan aldı. AK Parti'nin oy oranı % 47 ile tavan yaptı.

***

Bu defa, muhtıra verilmedi ama komutanlar, "göstere göstere" Genelkurmay Başkanlığı'nda toplandılar. Cevap gene gecikmedi. AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Salih Kapusuz bir açıklama yaptı:
- Medyayı, siyasetçilerimizi, bürokrasi de dahil herkesi, yargıyı rahatsız etmemeye, yargının görevini rahatça yapabilmesinin ortamını sağlamaya davet ediyoruz. Hangi toplantı, hangi görüşme, hangi açıklama menfi etki edecekse, bu tarih önünde sorumluluğu da beraberinde getirecektir. Dün yaşananlar, bugün nasıl gündeme gelmişse, bugün yaşananlar da, yarın gene toplumun gündeminde olacaktır. Herkesi anayasa ve yasalardaki yazılı olan kurallara davet ediyor, buna uygun hareket etmesini bekliyoruz.
28 Şubat'taki brifingler dönemi geride kaldı. Hani, Yüksek Yargı üyelerini davet edip, sonra, karşılıklı, hâkimlerle askerlerin birbirini alkışladığı o ayıplı dönem var ya! Anayasa Mahkemesi üyelerine, "brifing" adı altında Refah Partisi'ni kapatmalarının dikte edildiği günlerden söz ediyorum. O dönem bitti. Evvelki gün, orgeneraller uzun uzun toplandılar. Bir iki satırlık açıklama yaptılar: "İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nca yürütülmekte olan bir soruşturma kapsamında ortaya çıkan ciddi durumu değerlendirmek üzere, Genelkurmay Başkanlığı Karargâhı'nda bir toplantı icra edilmiştir."
Ama, mahkeme, 2'si muvazzaf 4 amiralin yanı sıra, bir emekli tuğgeneral ile 2 emekli albayı aynı gün tutuklayıverdi.
"Emret Komutanım" devri geride kaldı. Hem iktidar, hem de yargı, yetkilerine sahip çıkıyor; vesayete direniyor.


Her şey vatan için!
Bazı meslektaşlarımız, darbeye karışmış askerlerin görevleri sırasında ne büyük kahramanlıklar yaptıklarını sıralayarak, mazeret üretmeye çalışıyor. İbrahim Fırtına, Özden Örnek, Çetin Doğan, Ergin Saygun'un, her birinin, üstün hizmet madalyası varmış; millete yıllarca hizmet etmişler. Bunlar efsane komutanlarmış.
Ben de bir "jenerik senaryo" yazayım istedim. Varsayalım ki, 12 Eylül'ü gerçekleştiren Kenan Evren, Nurettin Ersin, Nejat Tümer, Tahsin Şahinkaya darbeye teşebbüs halinde yakalanmış olsalardı. Balyoz Harekât Planı gibi, Bayrak Harekât Planı bir gazetenin eline geçseydi ve bu kişiler yargı önüne çıkarılsaydı, vatanseverliği tersinden anlayanlar, herhalde onlar için de şöyle yazacaklardı:
Kenan Evren: Kore'de görev yaptı. Genelkurmay 2. Başkanlığı ve Ege Ordu Komutanlığı'nda bulundu. Üstün hizmet madalyası var. Genelkurmay Başkanı; 44 yıl orduya hizmet etti. Evi basıldı; tutuklandı; mahkemede hesap veriyor.
Nurettin Ersin: Kara Kuvvetleri Komutanı. Kıbrıs Barış Harekâtı'na katıldı. Jandarma Genel Komutanlığı, MGK Genel Sekreterliği ve 1. Ordu Komutanlığı yaptı. Üstün cesaret madalyası sahibi. 46 yıl orduya hizmet etti. Evi basıldı; tutuklandı; yargılanıyor.
Nejat Tümer: Deniz Kuvvetleri Komutanı. Donanma Komutanlığı yaptı. Şeref madalyası sahibi. Devlete 39 yıl hizmet etti. Evi basıldı; tutuklandı...
Tahsin Şahinkaya: Hava Kuvvetlerinin "efsane komutanı". Orduya 40 yıl onurla hizmet etti. Evi basıldı; yargı önüne çıkarıldı.
Bir insan, devletine onurla hizmet edebilir. Ama suç işlemiş ise, yargı önünde hesap verip, cezaya da çarptırılır. Kanunlarımızda şöyle bir istisna maddesi mi var: "Devlete 20 yıl ya da daha fazla hizmet edenler, ne yaparlarsa yapsınlar, muhakeme edilemez ve haklarında hüküm tesis edilemez."


NAZLI ILICAK 25,02,2010 SABAH

Devamını BURADAN okuyun...>>>

BAYKAL DARBECİ Mİ ?

Baykal, darbeci mi?

Baykal hariç, herkes üzerine düşeni yapıyor, rolünü oynuyor. Baykal ise, sanki bulunması gereken yerde değil. Söylemesi gereken lafların tam tersini söylüyor. Aksayan, aksadığı için de şu kritik hengâmede rahatsızlık veren bir durum. Bir açıklaması olmalı.
Benzetme çok tanıdık. "Sabaha karşı kapınızı çalan sütçü ise orası demokrasi, eyvah geldiler diyorsanız o ülke demokratik olmaktan çıkmıştır." Kapıyı çalan polis, gözaltına alınanlar darbecilikle itham ediliyor. Baykal'ın grup konuşmasındaki bu benzetmenin devamı şöyle olmalıydı: "Bu gözaltılar sizlerin, sabah saat dörtte kapınız çaldığında güvenle açıp, sütünüzü almanız içindir." Doğru mantık bu değil mi? Sabahın köründe kapımızı çalıp kafamıza silah dayayacak olanlar darbecilerden başka kim olabilir? "Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs", yani darbe teşebbüsü suçlamasıyla 48 muvazzaf ve emekli subay gözaltına alındı ve sorgulandı. İlk defa emrinde askerî birlik bulunanlar, hatta tümamiral ve tuğamiral rütbesindeki komutanlar tutuklanıp cezaevine konuldu. Savcılar akıllarına eseni yapmıyor; çok ciddi soruşturmalar yürütüyorlar. Mahkemeler tutuklama kararı verirken kılı kırk yarıyorlar. Eğer ortada bir suç varsa "soruşturulmasın" demek doğrudan yargıya müdahale. Tutuklananlar silahlı kişilerse, bu konudan bahsederken yargıya müdahale anlamına gelmemesi için ses tonunuza bile dikkat etmeye mecbursunuz.

Baykal açıkça ve göstere göstere tersini yapıyor ve 7 yıl önceki darbe planını savunuyor. "2003'te bir askerî tatbikat vesilesiyle aslında bir askerî darbeye yönelik proje ortaya koymuşlar." mazeretini öne sürüyor. "Aradan yedi yıl geçmiş, darbe de olmamış, niye bu adamları gözaltına alıyorsun?" mealinde bir savunma yapıyor. Çok açık biçimde darbecileri ve darbe planlarını, sanki o ekibin kadrolu elemanı gibi veya basın sözcüsü edasıyla savunmaya girişiyor.

Her şeyin alt-üst olabileceği çok keskin bir virajı geçiyoruz. Devlet üzerindeki silahlı egemenlik dönemi sona eriyor. Kurumlaşmış, kendi geleneklerini oluşturmuş bu tür iktidar yapılarının tasfiyesi, diğer ülkelerde büyük karışıklıklara yol açtı. Şu ana kadar biz bu riskli dönemeci ciddi bir savrulma yaşamadan geçiyoruz. AK Parti hükümeti temsil ettiği halkın ve kendisinin hukukunu savunuyor. Eline geçen tarihî fırsatı değerlendirip askerî vesayet dönemini kapatmak ve demokrasiyi yerleştirmek zorunda. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ başta olmak üzere, aklı başındaki bütün askerler sorumlu davranıyorlar. Maceraya kalkışacak olanların önünde engel olarak duruyorlar. Darbeciler ikiletmeden kuzu kuzu ifade veriyorlar. Ertuğrul Özkök bile kendi "ama"larıyla uğraşıyor. Darbeyi savunan medya mensupları, cümlelerin arasına özenle ricat kapıları yerleştiriyor. MHP dikkatli ve ölçülü; demokrasinin yanında ve darbecilerin karşısında duruyor. Sadece Baykal, darbecileri azimle, kararlılıkla ve bütün muhakeme sisteminin çökmesi pahasına savunuyor.

Acaba neden?

Ahmet Altan dünkü yazısında "Bugün ordunun siyasî desteği CHP'nin aldığı oy kadardır." diyor. Tersinden bakalım. CHP'nin oy tabanı hızla sadece darbeden medet umanların sayısına doğru iniyor. Bu durum bir siyasî partinin demokrasinin agorasında eline benzin bidonunu alıp kendini yakmasına benziyor.

Soğuk Savaş dönemine özgü "ajan provokatör" entrikaları dışında, CHP'nin Baykal eliyle siyasî intiharının başka açıklaması yok. İhtimaller şöyle: Birincisi, Baykal darbe geleneğinin üretip siyasete yerleştirdiği bir siyasetçi mi? İkincisi, darbe kadrosu içinde mi yer alıyor? Yani planlanan suçların içinde bir fail olarak mı bulunuyor? Üçüncüsü, darbe sonrasında ikbal kapılarının sonuna kadar açılmasını -başbakan olmak gibi- bekliyor. Bu üç ihtimalin dışında başka bir ihtimal daha var. Ama bu ihtimal, Baykal'ın siyasî zekâsını hiçe saymak anlamına geliyor. Baykal'ın, darbeciliğin kendisini daha güvenli ve güçlü bir konuma taşıdığını, CHP'ye oy kazandırdığını düşünmesi mümkün mü? Ben sanmıyorum.

Peki sıraladığım ihtimallerden hangisi sizce doğru?
MÜMTAZER TÜRKÖNE
m.turkone@zaman.com.tr


25 Şubat 2010, Perşembe

Devamını BURADAN okuyun...>>>

TSKDA "PEZEVENK" TERFİSİ

Ne yani darbe mi yapacaksınız?..

Tuğgeneral Osman Özbek’i hatırlayan var mı? 28 Şubat post-modern darbe döneminde, yani 1990’ların sonunda Jandarma Bölge Komutanı’ydı Erzurum’da.

Bir akşam vakti televizyon kameralarının karşısına çıkıp, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’na küfür etmişti.

‘Pezevenk’ demişti Başbakan Erbakan’a.

Kimsenin kılı kıpırdamamıştı.

Erbakan Hoca da suskunlaşmıştı.

Siyaset kurumu da çalkalanmamıştı.

Genelkurmay’dan da tık çıkmamıştı.

Hatta Osman Özbek bir sonraki Yüksek Askeri Şura’da terfi ettirilmiş, tümgeneral olmuştu.Başbakan’a küfürün karşılığında rütbe alabilmek!

Derhal kapının önüne konulması ve yargıda hesap vermesi gereken bir mensubuna, ülkenin başbakanına küfür edebilen bir generale kol kanat geren böyle ‘askeri zihniyet’le ne disiplin, ne hukuk, ne de demokratik rejim bağdaşabilirdi.

Ama 28 Şubat’ta bunlar yaşandı.

Peki, bugün yaşanmıyor mu?

Maalesef daha hâlâ yaşanıyor.

Erdek Deniz Üssü.

Üs Komutanı Kurmay Kıdemli Albay Bülent Keçeci, 25 Ocak 2010’da bir nöbet yönergesi imzalıyor. Yönergeye göre, 22 Şubat 2010 için kararlaştırılan garnizon parolası:

ADİ!
İşareti:
BAŞBAKAN!

Kısaca:

Erdek Deniz Üssü’nde 22 Şubat günü bir nöbetçiye adi diye seslenildiğinde, yanıt başbakan diye gelecek, (22 Şubat 2010 tarihli Taraf’ta Mehmet Baransu’nun haberi)

Olacak şey değil!

İnsan merak ediyor, şimdi bu komutan kapının önüne mi konacak, yoksa 28 Şubat’ın Paşası gibi omuzuna bir yıldız daha eklenecek mi diye...
Burada zihniyet ortamı önemli.

Bu öylesine bir ortam ki, burada sivil siyasetçiye sonsuz bir güvensizlik besleniyor. Öylesine bir iklim ki, sivil başıbozuk takımı olarak görülüyor.
Bu zihniyeti taşıyan, kendi dünyasında böyle yetiştirilen asker kişiler, toplumdan kendilerini tecrit ederek, kendi mahfellerinde ya da fildişi kulelerinde yaşıyorlar.

Bu onları gerçek hayattan koparıyor. Bu kopukluk, askerin siyasal ve toplumsal gerçeklerle arasına büyük mesafe koyuyor. Bu mesafe de, askerin memlekette ne olup bittiğini anlamasını zorlaştırıyor.

Bu nedenle de, asker ne zaman tankıyla topuyla siyasete yön vermek istese, ülkede bir şeyleri daha beter bozuyor, kendisi de hayal kırıklığına uğruyor.

Ama hayal kırıklığına uğradıkça, değişen fazla bir şey olmuyor, kendi kötü alışkanlıklarından bir türlü vazgeçmiyor, vazgeçemiyor.

27 Mayıs’ta böyle oldu. Tasfiye ettiği, liderlerini astığı siyasal hareket, ilk seçimde iktidara geri döndü.

12 Mart da, 12 Eylül de farklı olmadı. Darbeyle yok etmek istediği siyasal kadrolar yine seçim sandığından çıktılar. Kürt sorunu daha beter derinleşti.

28 Şubat’ta belki çok daha büyük bir hayal kırıklığı yaşadı asker. Bir hükümeti devirdi, partisini kapattı, Tayyip Erdoğan’ı hapse atıp siyaset yasağı koydu, irtica diyerek dindarlara, Müslümanlara baskı yaptı ama sonuç...

Yine akıllanmadı asker.

27 Nisan’da muhtıra verdi ama bu kez yüzde 47 ile halkın muhtırası geldi. Erdoğan’la partisi iktidar oldu.

Şunu yazın bir kenara:

Hep aynı şeyi yapıp farklı sonuç bekleyen adama akıllı adam denilmez.
Lütfen bırakın, siyaset kendi mecrasında aksın. Doğru yol ancak böyle bulunur. Demokrasi ve hukuk yolu ancak böyle açılır.

Yazımın başlığına gelince...

Geçen akşam televizyon izlerken, dan dan dan diye gelen bir son dakika haberi sapsarı çerçeveledi ekranın etrafını:

Genelkurmay’da or’lar toplantısı!

Sonra ‘Ankara gazetecileri’nin yorumlarını dinlemeye koyuldum.

Ben de bir zamanlar bir ‘Ankara gazetecisi’ olduğum için, böyle kritik konjonktürlere özgü hassasiyetleri gözeterek seçilen sözcüklere, ne şiş yansın ne kebap türü analizlere gülümseyerek kulak verdim.

Ertesi sabah da, Taraf’ın sürmanşetini yazıma başlık koydum:

Ne yani darbe mi yapacaksınız?..
Hasan Cemal
Milliyet Gazetesi

25 Şubat 2010 Perşembe

Devamını BURADAN okuyun...>>>



Snap Shots

Get Free Shots from Snap.com
 
^

Powered by BloggerAK Medya Haber Yorum Analiz by UsuárioCompulsivo
original Washed Denim by Darren Delaye
Creative Commons License