Artık geriye dönülmesi mümkün değil...
Brüksel’deyim. Heinrich Böll Vakfı’nın düzenlediği bir toplantıdayım. Telefonlarım durmaksızın çalıyor. Komutanların gözaltına alınmasıyla başlayan yeni siyasi durum konusunda TV kanalları yorum yapmamı istiyorlar. Bizim toplantının konusu ise; İsrail-Türkiye ilişkileri ekseninde Türkiye’nin dış politikasındaki değişiklikler ve bildiğimiz ‘eksen kayması’ iddiası. Bu bağlamda Türkiye’nin AB üyeliği de masada.
‘Gerçekten Türkiye’nin dış politika ekseni kaydı mı’ sorusu üzerine kafa yoruluyor... ‘Bunun konuşmanın zamanı mı’ diye de sorulabilir... Gözüm buradaki toplantıda, kulağım Türkiye’de. Bu yazıyı yazarken henüz gözaltına alınan emekli komutanların kaderleri belli olmamıştı.
***
Gözaltıların yol açtığı sarsıntıyı küçümsemek mümkün değil. Türkiye’de taşlar şimdi gerçekten yerinden oynuyor. Geleceğimizi, tarihimizi belirleyecek gelişmeler gerçekleşiyor.
Gazetelerin internet sayfalarına bakıyorum.
Herkes istediği taraftan kamuoyunu etkilemeye çalışıyor. Yazıma gelen tepkilere bakıyorum,
bir kısmı çok öfkeli, bir kısmı durumu anlamaya gayret ediyor. Sonuç olarak bir sarsıntı yaşadığımız ve sinirlerin gerildiği bir gerçek.
Yurtdışında yapılan yorumları, ‘İslamcılar laikliği ortadan kaldırıyor, onun için askerler gözaltına alınıyor’ şeklinde yansıtma çabalarını da onaylamak mümkün değil. Batı’daki genel eğilimin bu yönde olmadığını görüyoruz. Türkiye’deki durumu Batı’ya olduğundan farklı yansıtma yönündeki çabalara rağmen, Batı demokrasilerinin temsilcileri, Türk siyasetinde neler olup bittiği konusunda yüksek bir analiz yeteneğine sahipler.Türkiye’de ‘asker vesayeti’nin kaldırılmasının daha anti-demokratik bir rejime yol açacağına buradaki insanları inandırmaya çalışma girişimlerinden bir sonuç almak pek mümkün değil. Militarizmle mücadelenin, daha militarist, daha anti-demokratik rejimler yarattığı yönünde kaç tane örnek gösterilebilir ki?
Bazı çevrelerin en çok sarıldıkları örneklerden biri İran örneği...
İran’da Humeyni, solcular ve cümle muhalifler Şah diktatörlüğüne karşı ortak bir mücadele yürüttüler. Şah döneminde çok partili sistem yoktu. Askeri diktatörlük vardı. Bu nedenle bu diktatörlüğe karşı değişik muhalif güçler ittifak yaptılar. Bu muhalif güçlerin neredeyse hiçbiri (ne solcular, ne Batı yanlıları, ne de Humeyniciler) demokratik güçler değildi. İran’da çok parti geleneği hiç oluşmamıştı. Bu yüzden Şah’ı devirenler kısa süre içinde bir iktidar kavgasına giriştiler. Bundan Humeyniciler üstün çıktı. Bir demokratik uzlaşmanın zemini hiç olmamıştı.
Türkiye, 60 yıldan fazla bir süredir çok partili demokrasi arayışı içinde. Askerin bütün müdahalelerine rağmen, Türkiye’de parlamenter rejim kısa süreler dışında kesintiye uğramadı. Bu uzun süreç önemli bir birikim yarattı. Türkiye’nin sorunlarını parlamenter rejim içinde çözebilmesi konusunda bir olgunlaşma noktasına yaklaşılmakta olduğu ortada.
Bu nedenle, AK Parti’nin, militarizmle hesaplaşma-sında kazanacağı inisiyatifi ve gücü, demokrasiyi ve çok partili rejimi ortadan kaldırma (ya da demokrasinin oyun alanını asgariye indirme) amacıyla kullanacağı yönündeki kaygılar gerçekçi kaygılar değil. AK Parti istese bile böyle bir süreci örgütleyemez.
Bu bağlamda şunu da hatırlamakta yarar var: Askerlerin her darbeden sonra yaptıkları ‘kısa sürede demokratik sisteme döneceğiz’ açıklamaları, onların demokrasiye olan sevgi ve güvenlerinden değil, Türkiye’deki bütün zaaflarına rağmen gelişmekte olan demokrasi anlayışından ve Türkiye’nin Batı’yla olan ilişkilerinden kaynaklanmıştır. Türkiye’deki demokrasi birikimi ve Türkiye’nin Batı’yla olan ilişkileri, demokrasinin ortadan kaldırılmasına eskiden de izin vermedi, hele şu andan sonra kesinlikle veremez.
Kritik bir dönemeçten geçiyoruz. Çatışma çok sert cereyan ediyor. Ergenekon davasının savcıları cesaret isteyen bir hukuk mücadelesi yürütüyorlar. AK Parti’nin düşündüğünün ve planladığının çok ötesinde bir noktaya geldi işler. Geriye dönüş mümkün görünmüyor.
ORAL
ÇALIŞLAR
Politika
24/02/2010
oralcalislar@gmail.com RADİKAL
Devamını BURADAN okuyun...>>>
Oral Çalışlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Oral Çalışlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
24.2.10
GERİ DÖNÜŞ YOK
23.2.10
O. ÇALIŞLARDAN BALYOZ
Koca komutanları gözaltına almak kolay mı
Sabah yeni sürprizlerle uyandık. Ergenekon soruşturması tepelere tırmanmıştı. Eski kuvvet komutanları gözaltına alınmışlardı.
İki yıl öncesine gittim... İstanbul Milletvekili Ufuk Uras’ın babasının cenazesindeyken (22 Ocak 2008) Veli Küçük’ün gözaltına alındığını öğrenmiştik. Hrant Dink öldürüleli tam bir yıl olmuştu.
Hrant Dink, hakkında açılan davaların duruşmaları sırasında mahkeme koridorlarında saldırıya uğramıştı. Onu en çok korkutan Veli Küçük’ü mahkeme kapısında görünmesi olmuştu. Korktuğu başına geldi, onu öldürdüler. Veli Küçük o yıllarda yanına yaklaşılmaya korkulan bir emekli komutandı. Emekli olmadan önce ünü dört bir yana yayılmıştı. Kocaeli’nde jandarma komutanıyken Susurluk sanıklarıyla yüzlerce cep
telefonu görüşmesi yaptığı kayıtlara yansımıştı.
Susurluk sanıklarıyla olan ilişkisi, ondan hesap sorulmasını sağlamaya yetmedi. Türkiye Büyük Millet Meclisi Susurluk Araştırma Komisyonu’na ifade vermeye de gitmedi. İki yıl önce gözaltına alındığında, bu da bir sürpriz gibi göründü. ‘Ona kim dokunabilir ki’ diye düşünülüyordu ama dokunuldu. İlk haberi duyduğumuzda ‘karamsar’ arkadaşlarım, ‘birazdan bırakırlar’ yorumunu yaptılar. Ama kendisi tutuklandı ve iki yıldır cezaevinde.
Ergenekon soruşturması kapsamında Veli Küçük’ten daha üst rütbeli emekli generaller de gözaltına alındılar, tutuklandılar. Bu tutuklamalar da şaşırtıcı olarak algılandılar. Şimdi ise kuvvet komutanı düzeyinde gözaltına alınmalar yaşanıyor.
Bunun tarihimizde ilk olduğunu söyleyebiliriz.Hızlı ve köklü bir değişim dönemindeyiz...
Hayal sınırlarımızı zorlayan değişimler yaşıyoruz.
Son 50 yılımıza damgasını vuran en önemli güç hiç şüphesiz Türk Silahlı Kuvvetleri. Üç askeri darbeye değişik askeri müdahalelere, askeri bildirilere muhatap olduk. Her askeri müdahale ordunun siyaset ve toplum üzerindeki hâkim rolünü daha da güçlendirdi.
Siyaset, tam anlamıyla askerin gölgesinde yapılır hale geldi. Bu durum, askeri her alanda etkin ve yetkin bir güç durumuna getirdi. Onlara kimse dokunamazdı ama onlar herkese dokunabilirdi.
50 yılda bu hegemonyaya hepimiz alıştığımız için askerlerin yasadışı faaliyet iddiasıyla gözaltına alınması, tutuklanması bize şaşırtıcı, gelmişti, geliyor...
Veli Küçük’ün bile tutuklanmasını zor olduğu günlerden, en üst düzey kuvvet komutlarının tutuklanabildiği
günlere geçmiş durumdayız.
***
AK Parti hükümetini, Türk Silahlı Kuvvetleri de, yargı kurumları da, İstanbul büyük burjuvazisi, medya içindeki bazı güçler de içlerine sindiremediler.
Hatta AK Parti’nin hükümet kurmuş olduğuna inanmak bile istemediler. Gerçekleri görmeyip kendi illüzyonlarında yaşamayı tercih ettiler.
Bu psikolojinin sınıfsal nedenleri olduğu gibi sosyolojik nedenleri de var. Bir kısmı imam hatip okullarından mezun olmuş, muhafazakâr, yoksul ailelerinin çocukları olan, eşlerinin bir kısmının örtündüğü bilinen bir kısım siyasetçinin AKP adını verdikleri partileriyle ve seçim yoluyla tek başlarına iktidara gelmiş olmaları, ‘Türkiye’yi yönetmeye kalkışmaları’, kabul edilemeyecek bir durum olarak algılandı. Türkiye elitleri mutsuzlardı. Bu yeni partinin arkasına yeni büyüyüp gelişen bir genç burjuvaziyi almış olması, elitlerdeki rahatsızlığı pekiştirdi.
Bir şeyler yapmak gerektiği düşünülüyordu. Aslında Türkiye devlet eliti bu alanda oldukça tecrübeliydi. Değişik oyunlarla hükümeti köşeye sıkıştırabilirlerdi. Yaşadığımız yakın tarih bu açıdan ‘etkili’ örneklerle doluydu.
Çeşitli denemeler yapıldı, hala da yapılıyor. Yargı (her ihtiyaç durumunda olduğu gibi) sürece dahil edildi ama ondan da sonuç alınamadı. Uluslararası koşullar da iç koşullar da uygun değil. ABD ve Batı, askeri müdahaleye umulan yeşil ışığı yakmadı, yakmıyor. Hükümet aleyhine askeri bildiri yayımlanmasının ardından yapılan seçimlerde halk darbecilere karşı AK Parti’yi destekledi.
Ama iç ve dış koşulların olumsuzluğu, darbecilerin cesaretini kırmadı, kırmıyor... Darbecilerin ‘girişimci ruhları’ bir türlü ölmüyor...
2009 yılında bile askeri darbe planlarının yapıldığı ortaya çıkıyor. Yargının ‘cesaret’i de bir türlü kırılmıyor. Koşulların elverişsizliğine rağmen hâlâ AK Parti hakkında kapatma davası açılabileceğinden söz ediliyor. 2007’deki büyük seçim zaferinin hemen ardından Anayasa Mahkemesi’nin AK Parti’yi kapatma girişiminde bulunmuş olması da, yargının ataklığının boyutlarına işaret eden çarpıcı bir örnek.
Gözaltına alınanlar, tutuklananlar darbeye ne kadar karıştılar, neler yaptılar bu konuda tek tek bir değerlendirme yapabilecek durumda değiliz. Ama genel tabloyu değerlendirmek o kadar zor değil.
Komutanlar gözaltına alınmaya devam ediyor. Herhalde bu bir oyun değil. Ortaya çıkan bilgi ve belgeler çok korkutucu. Umarız Türkiye, giderek askeri vesayeti aşabilecek olgunluğu gösterir, demokrasi gerçek temellerine oturacak yolda ilerler.
ORAL
ÇALIŞLAR
Politika
23/02/2010
oralcalislar@gmail.com RADIKAL
Sabah yeni sürprizlerle uyandık. Ergenekon soruşturması tepelere tırmanmıştı. Eski kuvvet komutanları gözaltına alınmışlardı.İki yıl öncesine gittim... İstanbul Milletvekili Ufuk Uras’ın babasının cenazesindeyken (22 Ocak 2008) Veli Küçük’ün gözaltına alındığını öğrenmiştik. Hrant Dink öldürüleli tam bir yıl olmuştu.
Hrant Dink, hakkında açılan davaların duruşmaları sırasında mahkeme koridorlarında saldırıya uğramıştı. Onu en çok korkutan Veli Küçük’ü mahkeme kapısında görünmesi olmuştu. Korktuğu başına geldi, onu öldürdüler. Veli Küçük o yıllarda yanına yaklaşılmaya korkulan bir emekli komutandı. Emekli olmadan önce ünü dört bir yana yayılmıştı. Kocaeli’nde jandarma komutanıyken Susurluk sanıklarıyla yüzlerce cep
telefonu görüşmesi yaptığı kayıtlara yansımıştı.
Susurluk sanıklarıyla olan ilişkisi, ondan hesap sorulmasını sağlamaya yetmedi. Türkiye Büyük Millet Meclisi Susurluk Araştırma Komisyonu’na ifade vermeye de gitmedi. İki yıl önce gözaltına alındığında, bu da bir sürpriz gibi göründü. ‘Ona kim dokunabilir ki’ diye düşünülüyordu ama dokunuldu. İlk haberi duyduğumuzda ‘karamsar’ arkadaşlarım, ‘birazdan bırakırlar’ yorumunu yaptılar. Ama kendisi tutuklandı ve iki yıldır cezaevinde.
Ergenekon soruşturması kapsamında Veli Küçük’ten daha üst rütbeli emekli generaller de gözaltına alındılar, tutuklandılar. Bu tutuklamalar da şaşırtıcı olarak algılandılar. Şimdi ise kuvvet komutanı düzeyinde gözaltına alınmalar yaşanıyor.
Bunun tarihimizde ilk olduğunu söyleyebiliriz.Hızlı ve köklü bir değişim dönemindeyiz...
Hayal sınırlarımızı zorlayan değişimler yaşıyoruz.
Son 50 yılımıza damgasını vuran en önemli güç hiç şüphesiz Türk Silahlı Kuvvetleri. Üç askeri darbeye değişik askeri müdahalelere, askeri bildirilere muhatap olduk. Her askeri müdahale ordunun siyaset ve toplum üzerindeki hâkim rolünü daha da güçlendirdi.
Siyaset, tam anlamıyla askerin gölgesinde yapılır hale geldi. Bu durum, askeri her alanda etkin ve yetkin bir güç durumuna getirdi. Onlara kimse dokunamazdı ama onlar herkese dokunabilirdi.
50 yılda bu hegemonyaya hepimiz alıştığımız için askerlerin yasadışı faaliyet iddiasıyla gözaltına alınması, tutuklanması bize şaşırtıcı, gelmişti, geliyor...
Veli Küçük’ün bile tutuklanmasını zor olduğu günlerden, en üst düzey kuvvet komutlarının tutuklanabildiği
günlere geçmiş durumdayız.
***
AK Parti hükümetini, Türk Silahlı Kuvvetleri de, yargı kurumları da, İstanbul büyük burjuvazisi, medya içindeki bazı güçler de içlerine sindiremediler.
Hatta AK Parti’nin hükümet kurmuş olduğuna inanmak bile istemediler. Gerçekleri görmeyip kendi illüzyonlarında yaşamayı tercih ettiler.
Bu psikolojinin sınıfsal nedenleri olduğu gibi sosyolojik nedenleri de var. Bir kısmı imam hatip okullarından mezun olmuş, muhafazakâr, yoksul ailelerinin çocukları olan, eşlerinin bir kısmının örtündüğü bilinen bir kısım siyasetçinin AKP adını verdikleri partileriyle ve seçim yoluyla tek başlarına iktidara gelmiş olmaları, ‘Türkiye’yi yönetmeye kalkışmaları’, kabul edilemeyecek bir durum olarak algılandı. Türkiye elitleri mutsuzlardı. Bu yeni partinin arkasına yeni büyüyüp gelişen bir genç burjuvaziyi almış olması, elitlerdeki rahatsızlığı pekiştirdi.
Bir şeyler yapmak gerektiği düşünülüyordu. Aslında Türkiye devlet eliti bu alanda oldukça tecrübeliydi. Değişik oyunlarla hükümeti köşeye sıkıştırabilirlerdi. Yaşadığımız yakın tarih bu açıdan ‘etkili’ örneklerle doluydu.
Çeşitli denemeler yapıldı, hala da yapılıyor. Yargı (her ihtiyaç durumunda olduğu gibi) sürece dahil edildi ama ondan da sonuç alınamadı. Uluslararası koşullar da iç koşullar da uygun değil. ABD ve Batı, askeri müdahaleye umulan yeşil ışığı yakmadı, yakmıyor. Hükümet aleyhine askeri bildiri yayımlanmasının ardından yapılan seçimlerde halk darbecilere karşı AK Parti’yi destekledi.
Ama iç ve dış koşulların olumsuzluğu, darbecilerin cesaretini kırmadı, kırmıyor... Darbecilerin ‘girişimci ruhları’ bir türlü ölmüyor...
2009 yılında bile askeri darbe planlarının yapıldığı ortaya çıkıyor. Yargının ‘cesaret’i de bir türlü kırılmıyor. Koşulların elverişsizliğine rağmen hâlâ AK Parti hakkında kapatma davası açılabileceğinden söz ediliyor. 2007’deki büyük seçim zaferinin hemen ardından Anayasa Mahkemesi’nin AK Parti’yi kapatma girişiminde bulunmuş olması da, yargının ataklığının boyutlarına işaret eden çarpıcı bir örnek.
Gözaltına alınanlar, tutuklananlar darbeye ne kadar karıştılar, neler yaptılar bu konuda tek tek bir değerlendirme yapabilecek durumda değiliz. Ama genel tabloyu değerlendirmek o kadar zor değil.
Komutanlar gözaltına alınmaya devam ediyor. Herhalde bu bir oyun değil. Ortaya çıkan bilgi ve belgeler çok korkutucu. Umarız Türkiye, giderek askeri vesayeti aşabilecek olgunluğu gösterir, demokrasi gerçek temellerine oturacak yolda ilerler.
ORAL
ÇALIŞLAR
Politika
23/02/2010
oralcalislar@gmail.com RADIKAL
Devamını BURADAN okuyun...>>>
