Yıldıray Oğur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yıldıray Oğur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5.1.10

ERGENEKON YALANLARI

En popüler Ergenekon yalanları

Bazılarının Ergenekon’a bakışları Var Mısın Yok Musun yarışmacılarının kutulara bakışlarına benziyor. İddianamelere uzaktan bakıyorlar ve kanaatlerini açıklıyorlar: Boş hissediyorum. Var Mısın Yok Musun’daki tecrübeli yarışmacılar bile önceki haftalarda o kutuda 500 bin çıkıp çıkmadığını dikkate alarak dolu ya da boş hissederken, beş darbe, pek çok darbe girişimi, yüzlerce fail-i meçhul cinayet görmüş ülkenin bir kısım kanaat önderi bu kadarcık bir rasyonaliteye karşı bile şifacı kocakarılar kadar soğuk ve mesafeli kalabiliyor.

Neo-concuların İngiliz gazeteciye sipariş ettiği rapor kadar Ergenekon’u bilenlerle Ecevit Kılıç’ın kitabından Gladyo’yu anlamaya çalışan bir İtalyan arasında da pek fark yok...

Bir tarafta kendini Norveç fiyortlarındaki dingin kasabada bir balıkçı kulübesinde yaşar zannedip bir türlü “olan bitene bir anlam veremeyenler”, “bu kadar da olur mu canım” diyenler...

Diğer tarafta “Kurumlar arası çatışma var, nereye gidiyoruz” derken hükümet ile ordu arasında zaten kurumlar arası bir ilişki olamayacağını, ordunun hükümet kurumunun altında bir şube müdürlüğü olduğunu kabul etmemekte ısrarcı olanlar...Ne 3. Ordu’dan Kemal Kılıçdaroğlu’na servis edilen sahte belgeler, ne de Genelkurmay’dan dost medyaya sızdırılan Özel Harpçi subay ifadeleri dertlerine çare olur...

Geriye birkaç Ergenekon yalanı kalıyor. Küçük bir mıntıka temizliği zamanıdır.

İşte en popüler Ergenekon yalanları ve az popüler Ergenekon gerçekleri


“Savcılara göre Ergenekon’un bir numarası Yalçın Küçükmüş.”

Geçen hafta bu yalan yüzünden Ahmet Hakan da Ergenekoncu saflara katıldı. Yazık oldu. Halbuki gerçek, bir hukukçu görüşü kadar uzaktaydı. Evet, 3. İddianame’de bir numaralı sanık Yalçın Küçük. Birinci İddianamede General Veli Küçük’ün önünde emekli astsubay Oktay Yıldırım. İkinci iddianamede ise Şener Eruygur. Peki, kim Ergenekon’un gerçek bir numarası: Küçük mü, Yıldırım mı Eruygur mu? Doğru cevap: Hiçbiri. Çünkü İddianamelerde sanıkların adları önem sıralarına göre değil tutuklanma tarihine göre sıralanıyor. Yalçın Küçük’ün 1 numaralığı erken tutuklanmasından... Başka bir numarası yok yani...


“Aslında F tipi polisler belgeleri çaktırmadan cebe, çekmeceye sokuyor, silahları önceden gömüp sonra da buluyor.”

Bu yok satan komplo teorisi aylar önce hem de Genelkurmay Karargâhı’ndaki bir askerî mahkemede çöktü. Ergenekon zanlısı ve silah çalmaktan askerî mahkemede yargılanan Yarbay Mustafa Dönmez, suçu yine çağımızın ‘kızıl komünisti’ Fethullahçı mihraklara attı. Silahları evine onlar yerleştirmiş. Bombaları Zir Vadisi’ne onlar gömmüştü. Mahkemede Dönmez’in evindeki polis aramasına refakat eden, bir albay, lojman görevlisi bir yüzbaşı, bir teğmen dinlendi. “Polislere güvenemediğim için başlarından ayrılamadım” diyen albay dâhil bütün subaylar silahları polisler koydu iddiasını yalanladı. Sonra Zir Vadisi’ndeki cephaneliği gösteren krokinin Dönmez’in elinin mahsulü olduğu ortaya çıktı. “Zaten bunlar da f-tipi askerler” diyenlere ise çok geçmiş olsun...


“Bu adamlar bu kadar salak mı ki silahları gömüyorlar sonra krokileri de evlerinde saklıyorlar.”

Çünkü bu krokiler devletin çok gizli resmî belgeleri ve aslında her şey gayet resmî. Bu yüzden kimse yasadışı bir şey yaptığını düşünmüyor. Resmî krokiler onların suç işlemediğinin de delili. Elinde yakalanana kadar kimse de krokilerin üstüne bir bardak soğuk su içmiyor. Kim salak?


“İddianame çok karışık, çok kötü yazılmış.”

Günaydın. Türkiye’deki bütün iddianameler çok karışık ve kötü yazılıyor. Memleketteki iddianame yazma stili böyle. Mesela DTP’yi kapattıran iddianamede bir çoban parti yöneticisi gibi gösterilmiş. PKK karşıtı Nasname sitesinden PKK’nın sitesi gibi delil çıkartılmış. Anayasa Mahkemesi iki yıl dosyayı incelemiş, görememiş. Hrant Dink’i ölüme yollayan iddianameyi koskoca Yargıtay Yüksek Kurulu inceledi, bir ilkokul öğrencisi düzeyinde kavrayış gösteremedi. Memleketin 100 yıllık pisliğiyle baş başa kalmış, herkesin çabuk ol diye bağırdığı üç- beş savcı ne yapsın.


“İddialar telefon kayıtlarına dayanıyor, başka delil yok.”

İddianamelerden bir kozmik odayı dolduracak kadar “çok gizli” ibareli resmî belge çıktı. Yine de salkım saçak örgütlenmiş, kökü Ankara’dan çıkan bir örgütün beşinci kongre tutanaklarını bulamayan savcılar hatalı. Sanıkların gözaltına alınmadan önce yaptıkları son konuşmalarda birbirine “Aman bu sim kartı yok et” dediği telefon konuşmalarından delil olmazsa, süper polisiye olur. Hiç düşündünüz mü cep telefonu çıktıktan sonra işkence oranlarının neden düştüğünü? Çünkü eskiden iddianameler işkenceyle alınmış ifadeler üzerine kurulurdu. Artık dikkatsiz sanıkların itirafları polis ve savcıya geriye dönük bir telefon dinleme kaydı kadar yakın. O yüzden de artık bütün dünyadaki iddianameler Alo sesiyle, açılıp MSN J gülücükleriyle kapanıyor.


“İki tabancayla darbe mi olur?”

Tek tabancayla Birinci Dünya savaşını çıkardı bir Sırp milliyetçi. Peki, söyleyin 28 Şubat’ta darbe yapılırken tek bir silah patladı mı? Şu ana kadar hep yer altındaki, gayrı resmî silahlar yakalandı, ya yer üstündeki, kayıtlı olanları?

Yolu açın, savcılar Matrix’in ana kumanda odasına doğru ilerliyor.
Yıldıray Oğur MANİFESTOM

Yıldıray Oğur 5/1/2010

Devamını BURADAN okuyun...>>>

12.11.09

DEDEM ATATÜRK OLSA...

Büyükbabam Atatürk olsaydı...

Eğer Atatürk benim 71 yıl önce kaybettiğim büyükbabam olsaydı, 71 yıl sonra ardından ağlayabilir miydim bilmiyorum ama ardından yapılan tüm bu samimiyetsizlik gösterileri, adı üzerinden yapılan ucuz lafazanlıklar, unutmadık, unutturmayacağız nidalarından epey bir tiksinirdim doğrusu.

Dün Dolmabahçe Sarayı’nda Atatürk’ün başında nöbet tutan askerler yine gözyaşlarını tutamadı. Ve gazeteler dün 11 yıldır neredeyse aynı kelimelerle yaptıkları haberleri sanki bu yıl ilk kez oluyormuşçasına yeniden yaptılar.Bunun için iddiaya girmiştim. Keşke kazanmasaydım.

Dün biri çıkar da Dolmabahçe’de nöbet tutan bu erlere ne oluyor böyle 11 yıldır her 10 Kasım’da gözyaşlarına hâkim olamıyorlar diye sorar diye bekledim. Gün boyu Atatürk’ü 71 yıl sonra bile gözyaşlarıyla anıyoruz demek için yapılan bu sahtekârlığa itiraz eden olmadı. Bir okuyucum saatlerce ayakta dikildikleri ve gözlerini kırpmadıkları için askerlerin gözlerinin yaşardığını iddia ediyor. Öyleyse de çok fena. Bu durumu Atatürk için ağladılar diye 11 yıldır haber yapanlar yine yaptıklarından utanmalı.

Ülkenin en radikal gazetelerinden birinin bile 10 kasımda yarım sayfa Atatürk resmiyle çıktığı, Vakit gazetesinin bile Atatürk’e saygılarını sunmak durumunda kaldığı bir ülkeden bahsediyoruz. Biraz fazla takmışım gelebilir bu meseleye. Ama sahiden Türkiye’deki Atatürkçülerin, Kemalistlerin içine girdikleri ruh hali beni korkutmaya başladı.

Dün gazetelere boy boy verilen bir araba reklamında Atatürk’ü bir nevi Kur’an’da müjdelenmiş kişi olarak gösteren 19 mucizesi saçmalığı tanıtılan arabanın 19 mucize özelliğine bağlanmıştı. 10 Kasım günü saat 9’u 5 geçe Atatürk’ün anmak isteyen bankacılar dolara sembolik fiyat teklifi vermişler: Alış 1,881, satış 1,938.

Meclis’te konuşma yapan CHP’li Kemal Anadol 10 kasım sabah saatlerinde TRT-3’teki programını keyifli sabahlar dileyerek açan spikere teessüf ediyor, ne hallere geldik diye hayıflanıyordu. 12 Eylül Darbesi’nin acılarını anlatan Bu Kalp Seni Unutur mu dizisinden ilham alarak 10 kasım başlığını atan Hürriyet’in 13 Eylül 1980 günü de birinci sayfasında bir Atatürk resmi vardı ve o resmin içinde şöyle yazıyordu: Atam, Ne sağ ne de sol. Atatürk Türkiye’si doğrultusunda bir ülkenin haysiyetli kişileri olarak birlik içinde, dipdiri ve senin yolundayız. Şuna asla şüphen olmasın; Seni emanetin Cumhuriyet, ilelebet payidar olacaktır. Hainler, gafiller, tüm iç ve dış düşmanlar hak ettiklerini bulacaktır. Müsterih ol Atam.

Kolej parasına çocuğunu anaokuluna gönderen bir arkadaşım var. Anaokulunda yılsonu gecesi yapılmış geçenlerde Çocuklar çıkmışlar şiirler okumuşlar. Şarkılar söylemişler. Her şey Atatürk, Cumhuriyet, Kurtuluş savaşı üzerineymiş. Ve gecenin finalini altı yaşındaki çocuklar yapmış. Dakikalarca ayakta alkışlanmışlar. Ne mi yapmışlar: Gençliğe Hitabe’yi ezberden İngilizce okumuşlar...

Bir arkadaşımın arkadaşının beş yaşındaki kızı üç gün su içmedi. Sebep: Atatürk içimizde. Su içersem boğulur. Kızı psikologa götürdüler. Psikolog Atatürk’ün denizde yüzerken resimlerini gösterdi, çocuk öyle düzelebildi.

Hayatımızın her anının Atatürk olduğu bir gün Taraf’ın Atatürk’ü unutturmaya çalıştığını iddia edenler az kalsın Kalkın Ey Ehl-i Vatan düdüğüyle Tan Matbaası’nı basan Demirelli, İlhan Selçuklu kadronun 2009 versiyonunu Taraf’ın önüne dökecekti.

Ama öyle bir yazı yazacak bir Hüseyin Cahit kalibresinde adam da kalmadığı için nasibimize milyonlarca dolarlık bir gazetenin başına oturtulmuş bir kabadayıdan küfür yemek, anne babamız hakkında bahis açılması düştü. Kötü talihin böylesi. Dünyanın en ağır felsefi metinlerini Türkçeye çevirmiş Hüseyin Cahit gitti, Aydınlanma’nın önünü açan Luther’i Türk düşmanı olarak bellemiş bir haysiyet cellâdı geldi.

Şimdi konuşma sırası onunla aynı mutfağa girenlerde. Herhalde adalet ve vicdan adına yemeğin tuzunu epey bir kaçıran, elinin ayarı olmayan baş aşçılarının ağzına bir tutam biber sürerler. Hasan Karakaya da mı o gazetede yazıyordu? MANİFESTOM

Yıldıray Oğur TARAF 12.11.2009

Devamını BURADAN okuyun...>>>



Snap Shots

Get Free Shots from Snap.com
 
^

Powered by BloggerAK Medya Haber Yorum Analiz by UsuárioCompulsivo
original Washed Denim by Darren Delaye
Creative Commons License