Gülay Göktürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gülay Göktürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24.2.10

VESAYET TARİH OLUYOR

Vesayet rejimi tarih olurken

İleride bugünlerin tarihini yazmaya kalkanlar 22 Şubat gününü Türkiye'nin Büyük Dönüşümü'nün önemli dönüm noktalarından biri olarak işaret edecekler. 22 Şubat 2010, bu halkın darbelerle ve darbecilerle hesaplaşma kararlılığının nihayet yargıyı da harekete geçirdiği büyük bir gün olarak anılacak.
Kimse duymadım demesin: Askeri vesayet rejimi tarih oluyor.
Bundan böyle harp okullarında yetişmekte olan teğmen adayları artık kendilerini "geleceğin Türkiye'sinin perde arkasındaki gerçek yöneticileri" olarak görmeyecekler, böyle hayaller kurmayacaklar. Genç subaylar halkın siyasi tercihlerinden "rahatsız" olmanın hadleri olmadığını kabullenecek. Ordu komutanları, omuzlarındaki yıldız sayısının onları yargı önünde hesap vermekten koruyamayacağını bilecek ve ona göre ayağını denk alacak. Ordu kendi görev alanına çekilecek ve o görevini iyi yapamadığı zaman da eleştirilmeye alışacak. Genelkurmay başkanları siyasi iradenin emrinde oldukları gerçeğini sineye çekecek. Öyle yüksek perdeden posta atamayacak. Kimse cumhuriyetin asıl sahibi ve bekçisi olduğu zehabına kapılmayacak.
Tabii bunların hiçbiri bugünden yarına gerçekleşmeyecek; daha epey çalkantı yaşayacak, epey zaman ve emek harcayacağız.
Ama içine girdiğimiz bu süreçten asla geri dönüş yaşanmayacak. Türkiye çatlattığı kabuğun içine bir daha girmeyecekX x x
Gelecekte bugünleri yazanların her biri bir başlangıç tarihi icat edecekler bu büyük dönüşüm sürecine... Gerçekte kesintisiz bir biçimde akmakta olan tarihi değişim süreçlerine bir başlangıç noktası biçmek her zaman son derece sübjektif bir değerlendirmedir.
Mesela, eğer tarihi ben yazsaydım; benim düşeceğim başlangıç tarihi 28 Şubat'ın o en karanlık günlerinden birinde, bu ülkenin dindar insanlarının bir sabah yataklarından kalkıp gazetelerini açtıklarında kendilerinin "iç düşman" ilan edildiğini gördükleri gün olurdu. Milyonlarca insanın, kendi ülkelerinde düşman sayılmanın acısının yüreklerine taş gibi oturduğu o gün, cumhuriyetin kuruluşundan beri süren yarı-askeri rejimin sonunun başlangıcıdır bana kalırsa.
Ne 27 Mayısçılar cesaret edebilmişti bu kadarına; ne 12 Martçılar ve 12 Eylülcüler... Kemalist elitler halkın büyük çoğunluğunu her zaman hor görmüş, her zaman tehlikeli saymış ve her dönemde iktidardan uzak tutmaya çalışmıştı ama hiçbir zaman bu kadar ileri gitmemişlerdi. Bin yıl iktidarda kalma inancı gözlerini öylesine karartmıştı ki 28 Şubatçılar'ın, halkın yüzde 60'ını-70'ini rejimin baş düşmanı ve iç düşman ilan edecek kadar çılgınlaşabilmişlerdi.
Daha sonraki yıllarda deşifre olan bütün o darbe planları, Sarıkızlar, Ayışıkları, Kafesler, Balyozlar bu "düşman"a karşı girişilmiş savaşın muharebeleriydi.
Bu ülkenin tek sahibi olduklarına inanan Kemalist elitler halka karşı savaş ilan etmişlerdi. Bin yıl sürse de bu savaştan vazgeçmeyeceklerini söylüyorlardı. Oysa bu, kazanılması mümkün olmayan bir savaştı. Ama onlar bunu görmüyor, ne Türkiye'deki ne de dünyadaki değişimleri anlayabiliyor; ne tarih, ne sosyoloji, ne ekonomi, ne siyaset ne sosyal psikoloji biliyorlardı.
Sağduyu, akıl, iz'an denen şeyleri ise çoktan kaybetmişlerdi.
Nitekim kazanamadılar. Yenildiler ve her şeyi yüzlerine gözlerine bulaştırdılar. Bu umutsuz "savaş" uğruna yargının itibarını beş paralık ettiler. Orduyu halkın gözünden düşürdüler. Halkı kamplaştırdılar ve birbirine düşürdüler. Daha müreffeh bir ülke ve daha mutlu bir halk yaratmak için harcanabilecek enerjinin boşa harcanmasına sebep oldular.
Ama işte sonunda hesap verme zamanı geldi.
Ama bu hesaplaşma "düşmanla" yapılan bir hesaplaşma olmayacak. Çünkü Türkiye halkı onları düşman olarak değil, suçlu olarak görüyor ve onlardan farklı olarak, intikam değil adalet istiyor.
Gülay GÖKTÜRK
gokturkgulay@yahoo.com BUGÜN GAZETESİ 24,02,2010

Devamını BURADAN okuyun...>>>

19.2.10

YARGININ ETÖ ATAĞI

Yüksek yargının atağı

Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun 17 Şubat kararı bu kurulun Ergenekon Davası'nı engellemek için giriştiği üçüncü teşebbüs.Birincisi, malum -Ergenekon yapılanmasının bir parçası olduğu artık iyice anlaşılan- Şemdinli Provokasyonu'nun aydınlanmasının önünü kesmekti. Teşebbüs, hükümetin de uzlaşması sonucu, davanın savcısı Ferhat Sarıkaya'nın başının yenmesiyle sonuçlandı. "İyi çocuklar" paçayı sıyırttı.
İkinci teşebbüs Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz ve JİTEM davalarına bakan bazı savcıların görevlerinden alınmasını hedefliyordu. Ama bu defa başaramadılar. Hükümet sıkı durdu. İki-üç gün süren krizin ardından savcılar yerinde kaldı.
Ve nihayet önceki gün, baskın bir kararla Erzincan'da yürütülmekte olan Ergenekon soruşturmasının savcılarını görevden alarak üçüncü teşebbüslerinde -şimdilik- başarıya ulaştılar.
Böylece, bu soruşturmanın tutuklu sanığı Erzincan Başsavcısı Cihaner'i ve aynı soruşturma kapsamında ifadeye çağrılan Kolordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk'i en azından bir süreliğine korumaya almış oldular.
Peki kazanılan bu sürede ne yapılacak? Başsavcı Cihaner'in tutukluluk halinin kaldırılması için şartlar zorlanacak, ayrıca Orgeneral Berk'le ilgili soruşturmanın Askeri Mahkeme'ye aktarılmasına çalışılacak.
Ve bu köşe kapmaca böyle sürüp gidecek...
Peki nereye kadar? Demokratik sistem bu vahim müdahaleleri daha ne kadar kaldırabilecek? Anayasa Mahkemesi'nin yasama organını, Danıştay'ın yürütme organını, HSYK'nın da yargıyı kitlemek için elbirliği halinde harekete geçtiği bu ortamda sistem nasıl işleyecek?İlk akla gelen çözüm, acil bir Anayasa değişikliği ile zaten epeydir gündemde olan yargı reformunu gerçekleştirmek oluyor. Yüksek yargının ve HSYK'nın bir cephe halinde, sistemin bütün kapılarına taktıkları kilitleri kırmanın bir yolu Anayasa değişikliği olabilirdi gerçekten de... Ama böyle bir paket Meclis'ten çıkabilse bile CHP'nin başvurusuyla yine Anayasa Mahkemesi'ne gidecek ve oradan dönecek. Üstelik, böyle bir durumda "son çare" olarak düşünülen referandumun gerçekten çare olup olamayacağı da şüpheli. Çünkü Anayasa Mahkemesi'nin tıpkı türban değişikliğinde yaptığı gibi bu defa da, Meclis'ten geçen değişikliği anayasanın değişmez maddelerine aykırı bulması -geçen defa laiklik ilkesine aykırı demişlerdi, bu defa da hukuk devleti ilkesine aykırı diyeceklerdir- ve referanduma götürülemeyeceğine karar vermesi mümkün.
Özetle söylemek gerekirse, yüksek yargı organları ve HSYK gibi üst kurumlar tam da 61 anayasasını yapanların işlemesini öngördükleri şekilde işliyor; Yüksek yargı, demokratik sistemin işleyişini engellemek üzere barikat üstüne barikat örüyor. Bu tabloya bir de Yargıtay Başsavcılığı'nın iktidar partisini kapatmak üzere yaptığı hazırlıkları eklerseniz resim tamamlanıyor: Anayasa Mahkemesi Meclis'in krizi yasa değişikliği ile aşma imkanını kilitlemiş; Danıştay üstüne vazife olan olmayan her şeye burnunu sokarak Yürütme'nin elini kolunu bağlamış; Yargıtay da son darbeyi vurmak, partiyi kapatmak üzere devrede...
Peki nedir Yüksek Yargı'da karşımıza çıkan bu ittifakın amacı?
Yaşanan büyük değişim, büyük aydınlanma ve şeffaflaşma sürecini durdurmak; bürokratik vesayetin sürmesini garantilemek; bunun için AK Parti'yi ülkeyi yönetemez hale getirmek ve askeri bir darbe olamıyorsa, bir yargı darbesiyle devirmek...
Bu arada, kimi "sivil paşaların" daha şimdiden Erdoğan'ın yerine getirilecek "siyasi mesih"i aramaya başladıklarını da ekleyelim ki tablo tamamlansın...
Değişim karşıtı ittifak bunu yapabilir mi yapamaz mı sorusunun cevabı her zamankinden daha çok, toplumun geniş çoğunluğunun bu gelişmeler karşısında alacağı tutuma bağlı. Tabii bu da, şu anda AK Parti'nin yaşanan yargı kuşatmasının amacını halka ikna edici bir şekilde anlatabilmesiyle bağlantılı...
Umalım ki bu konuda AK Parti'nin güvenilirliğini zedeleyecek defoları, sırtında taşıyamayacağı kamburları olmasın. Örneğin, eğer İsmail Ağa Cemaati'yle ilgili dinleme kayıtlarında ortaya çıkan telefon görüşmeleri doğruysa; cemaatin ileri gelenlerinden bir iş adamının hükümet çevresinden kimi kişilerle ihaleler hakkında yaptığı konuşmalar gerçekse, AK Parti'nin işi çok zor demektir.
Cumhuriyet tarihinin yaşadığı en hayati dönüşüm süreci, Türk siyasetçisinin iflah olmaz ihale yolsuzluğu huyu yüzünden zarara uğrayacaksa lanet olsun...
GÜLAY GÖKTÜRK BUGÜN 19,02,2010

Devamını BURADAN okuyun...>>>

4.11.09

ŞİMDİ DEĞİLSE NE ZAMAN ?

Şimdi değilse ne zaman?

Ordu içindeki cunta -ya da cuntalardan biri mi demeliyim? - tam olarak suçüstü yakalanmış...
Komplonun beyni dahil, bütün ayakları isim isim ortaya çıkmış. Harekât planı ortada. Genelkurmay'ın beyni sayılabilecek bir birim olan Harekât Başkanlığı'nda hazırlanan eylem planında Türkiye ordusunun kendi halkına karşı savaşan bir ordu haline getirilmesinin planı yapılmış. Meşru hükümeti yıkmak için harekete geçilmesi, halka karşı komplolar kurulması, Kürt'ün Türk'e, Alevi'nin Sünni'ye, dindarın "laik"e kırdırılması, komşu ülkelerle aramızın açılması, suçsuz insanlara karşı provokasyonlar düzenlenmesi, iftiralar atılması düşünülmüş ve bütün bu korkunç suçlar, altında bir kıdemli albayın imzasıyla resmi bir rapor haline getirilmiş. Emri verenler, uygulayanlar, destekleyenler, hepsi kabak gibi ortada...
Ama bakıyoruz, herkes susuyor.
Hükümet susuyor. Başbakan Erdoğan, Başbuğ'la görüşüp "işi yargıya havale ettik" demekle sorumluluğunun bittiğini düşünüyor. Peki bu ordu sana bağlı değil mi? Senin hükümet olarak alacağın idari tedbir yok mu hiç? Milleti birbirine kırdırmayı planlayan bu generallerin mahkeme bitene kadar orduyu yönetmesine göz mü yumacaksın?
Meclis, varlığına kasteden bu plan sanki hiç kendisini ilgilendirmiyormuş gibi susuyor. En azından bir Meclis Araştırma Komisyonu kurup olayın araştırılmasına bile kalkışmıyor.
Genelkurmay Başkanı susuyor. Zırt pırt ordu komutanlarını arkasına sıralayıp millete fırça atmayı; postmodernizm, Weber, Huntington hakkında ahkam kesmeyi pek seven Başbuğ, tam da konuşması gereken zamanda suspus olmuş bekliyor. Boynunun borcu olan açıklamaları yapmadığı gibi işleri de yapmıyor. Cuntacıların bir tanesi bile açığa alınmıyor. Mahkemeye çağırılan zanlılar ifadeye gitmiyor.
Halk susuyor. Yeri göğü birbirine katması gereken halk, pasif bir izleyici konumunu benimsemiş, sanki ateşe atılan kendi geleceği değilmiş; işlenen suç kendisine karşı işlenmemiş gibi olan biteni seyrediyor. Taksim'de yapılan darbe aleyhtarı gösteriye sadece 500 kişi katılıyor!
Ortada sadece "bir kısım" basın var susmayan... Olayı ortaya çıkaran da, üstüne gidilmesi için çırpınan da sadece o...
Soruyorum; Bu mudur demokratik bir ülke manzarası?
Bu mudur hukuk bilinci?
Bu mudur, AB üyeliğini çoktan hak ettiğini düşünen, bölgesinde lider ülke olmaya heveslenen bir ülkenin atmosferi?
Bu ordu cumhuriyetin başından beri sürdürdüğü iktidarını kaybetmemek için ne kadar gözü kara davranabileceğini bu planla koyuyor ortaya. Benden sonrası tufan diyor açıkça...
Eğer bu korkunç gerçekle bugün hesaplaşmayacaksak ne zaman hesaplaşacağız?
Bu hesaplaşmayı yapmazsak, nasıl olacak da ortaya çıkan korkunç gerçeklerle "bir arada yaşamayı" hazmedeceğiz? Ordu yönetiminin en kilit noktalarında Türkiye'yi ateşe vermeye hazır generaller, subaylar olduğunu bilerek nasıl huzur içinde yaşayacağız?
Hiç kimse bu davayı yargıya havale ederek üstüne düşen görevden kurtulabileceğini sanmasın.
Yargıya havale ettim deyip susmak zevahiri kurtarabilir. Ama Türkiye'yi kurtaramaz.
Çünkü yaşanan şey aslında hukukun değil, siyasetin konusudur.
Bütün bu olup bitenler cumhuriyetin başlangıcından bu yana süren büyük bir siyasi mücadelenin son safhasıdır. Kıran kırana bir rejim kavgasıdır. O yüzden de sonuç hukuk alanında değil, siyaset alanında alınacaktır.
Evet; zaman darbecilerin, komplocuların aleyhine çalışıyor. Dünyanın, Türkiye'nin şartları, askeri cumhuriyeti sürdürmek isteyenlerin gidecek çok az yolları kaldığını gösteriyor. Bütün bunlar doğru...
Ama bizim de biraz kıpırdanmamız; tarihin akışını hızlandırmak için; çekilen acıları azaltmak için bir şeyler yapmamız gerekmiyor mu?
Gülay Göktürk Bugün gazete 4,10,2009

Devamını BURADAN okuyun...>>>

1.11.09

KIRK TORBA KOMPLO

Kırk torba komplo

İşte aynı şey bir kez daha oluyor.Genelkurmay, kendi içinde yenilen haltların hesabını halka nasıl vereceğini düşüneceğine tutmuş kim sızdırdı, nasıl sızdırdı, ne amaçla sızdırdı, onunla uğraşıyor. Kendi haline bakmadan medyayı eleştirmeye kalkıyor.
Yine her zaman olduğu gibi, "gereği yapılacaktır, edilecektir" yaveleri ile bizi oyalamaya çalışırken bakıyorsunuz karargâhtaki kırk torba suç belgesini yok etmek için "hafta sonu mesaisi" yaptırdığı o askerleri ifade vermeye yollamıyor.
Dile kolay... Kırk torba komplo! Bu pislik kaç yılda birikti acaba?
Genelkurmay'daki bütün kağıt imha makinelerini bir yere toplayıp bütün hafta sonu çalışmışlar suç delillerini yok etmek için. Ama yine de doğru dürüst becerememişler! En korktukları şey olmuş. MaIum plan altında ıslak imzasıyla sızmış dışarı!X x x
Tıpkı dediğim gibi oluyor. Konuya kafa yoranların büyük bir bölümü "bu belgenin neden şimdi açığa çıkarıldığı" ile meşgul.
Belgenin orijinali ordunun yıpranmasını daha fazla kaldıramayan yurtsever bir subay sayesinde kurtarılmış olabileceği gibi başka bazı hesaplar sonucu sızdırılmış da olabilir.
Ama bunun ne önemi var?
Biz şimdiye kadar devlet içine kümelenmiş gizli mahfilleri, suç örgütlerini, halka karşı çevrilen dolapların hikâyelerini hep devlet örgütü içindeki klik mücadeleleri ve menfaat çatışmaları sayesinde öğrenmedik mi?
Susurluk'taki kamyon kazası da böyle bir iç kavganın sonucu değil miydi?
Bu bütün dünyada hep böyle olur. Devlet yapıları -şükürler olsun ki- hiçbir zaman yekpare bir bütün oluşturmazlar ve çeşitli kliklerin iç çelişkilerinin şiddetli hesaplaşmaya dönüştüğü zamanlarda böyle sızmalara tanık oluruz.
Şimdi bu "geleneğe" bir de ülkede yaşanan demokratikleşme sürecinin ordu mensupları arasındaki etkilerini ekleyin. Giderek daha fazla subayın ordunun demokratik düzen içindeki bu çağdışı pozisyonunu artık daha fazla koruyamayacağı ve korumaması gerektiği noktasına vardığını hesaba katın... Artık hiçbir gizlilik tedbirinin bu gibi pis işlerin gün ışığına çıkmasını engelleyemeyeceği açık değil mi?
X x x
"Belge neden şimdi sızdı" sorusuna verilen en yaygın cevap malum: Birileri, ordu ile hükümetin arasını açmaya çalışıyor. Tam da Kürt açılımı sırasında Erdoğan ile Başbuğ arasında sağlanmış olan konsensüsü bozmayı, böylece açılımı sekteye uğratmayı amaçlıyor.
Bunu söyleyenler Kürt açılımını kurumların başındaki birkaç "iyi adam"a borçlu olduğumuzu sanıyorlar anlaşılan. Şu anda ordunun başında Başbuğ değil de başka biri olsaydı, Kürt açılımının ya da başka demokratik reformların yürüyemeyeceğini, çünkü ordunun izin vermeyeceğini sanıyorlar.
Aslında ordu-hükümet ilişkilerinde bu tür siyasi analizler hep yapılagelmiştir ve bu işin özel uzmanları vardır. Her yıl 30 Ağustos öncesinde yapılacak tayinleri analiz etmeye, önümüzdeki on-on beş yıl içinde kuvvet komutanlıklarına kimlerin geleceğine ve onların nasıl adamlar olduğuna bakarak Türkiye'nin siyasi geleceğini "okumaya" kalkışırlar.
Hiçbirinin birbirinden farkı yoktur diyemeyiz elbette. Ama ordunun seksen yıllık kökleşmiş ideolojisi ve siyasi duruşu yanında bu farklar öylesine önemsiz kalır ki, bu farklılıklara bel bağlayarak siyaset kurmak çoğu zaman yanıltıcı olur.
Nitekim, bugün de yanıltıcı oluyor.
Görmemiz gerekir ki, Genelkurmay Başkanı Başbuğ'u bugün davrandığı gibi davranmaya iten şey, kendi nitelikleri değil içinde yaşadığımız koşullardır.
Eğer Özden Örnek'in darbe günlükleri sayesinde ordu içinde fink atan cuntaları öğrenmemiş olsaydık; deşifre edilen andıçlar sayesinde ordu içinde kimi mihrakların halka karşı kurduğu komplolar su yüzüne çıkmasaydı; Ergenekon soruşturması sayesinde Güneydoğu'daki savaşı sürdürmek isteyen karanlık güçlerin, Jitem'cilerin, Özel Harekatçılar'ın cinayetleri aydınlanmamış olsaydı; bir darbe anında kullanılmak üzere depolanan silahlar yeraltından çıkarılmamış olsaydı; Aktütün'de Dağlıca'da olup bitenler gizli kalsaydı, bugün karşımızda böyle "süngüsü düşmüş" bir kadro bulabilir miydik?
O yüzden kimse korkmasın... Yaşadığımız gelişmeler kişilerle kaim değildir. Başbuğ gider, başkası gelir ve her şey daha ileri bir noktadan devam eder.
Evet, daha ileri bir noktadan devam eder... Çünkü o takdirde, Cumhuriyet tarihinde ilk defa bir Genelkurmay Başkanı'na hatasının bedeli ödetilmiş olur. Böyle bir deneyim, bundan sonra gelecek bütün Genelkurmay başkanlarının Başbuğ'dan "daha iyi" olmasının tek güvencesidir.
Gülay GÖKTÜRK
gokturkgulay@yahoo.com 30 Ekim 2009 Cuma BUGÜN

Devamını BURADAN okuyun...>>>



Snap Shots

Get Free Shots from Snap.com
 
^

Powered by BloggerAK Medya Haber Yorum Analiz by UsuárioCompulsivo
original Washed Denim by Darren Delaye
Creative Commons License