Ahmet Altan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ahmet Altan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23.5.10

ZAVALLI KEMAL BEY

Zavallı Kemal Bey

Deniz Baykal’ın özel hayatına ait bir kasetin rezilce bir komployla medyaya sızmasından sonra birden “yenilik ve değişimi” çılgınca arzulayan bir CHP ile karşılaştık.

Bu baskıcı sistemin ve Ergenekon’un en sağlam savunucusu olan partideki bu “değişim” isteği gerçekten şaşırtıcı ve umut vericiydi.

Ama “nasıl değişecekler” sorusu da akla takılıyordu.

Cumhuriyet tarihinin en ciddi “rejim tartışmasının” yaşandığı, muhafazakârların, Kürtlerin, solcuların, Alevilerin devletten haklarını istedikleri bu dönemde, “Kemalist sistemin” partisi, nasıl bir parti olmak istiyordu? Mütevazı, sakin, çelebi görüntüsüyle bir anda bütün ülkenin ilgi odağı olan Kemal Kılıçdaroğlu, Doğan Medyası’nı sevinçten hoplatan “rüzgârıyla” CHP’yi nereye götürecekti?

Özü, varlığı, temeli bu “sisteme” bağlı olan CHP’nin, “artık bu sistemi değiştirelim, daha demokratik bir ülkede, herkesin eşit olduğu bir düzende, özgürce yaşayalım” demesi, sistemi değiştirecek adımları desteklemesi, dahası o adımlara öncülük etmesi Türkiye’yi uçurup götürür, kısa zamanda büyük yol alınmasını sağlardı.

CHP’nin böyle bir parti olması çok zor da olsa, “umut etmek” her zaman iyiydi.

Üstünde kuşku bulutları uçuşan bir umutla bekledi herkes.

Sonra Kılıçdaroğlu konuşmaya başladı.

Televizyon konuşmalarında ilk işaretleri verdi.

Kurultay konuşmasında da partisinin ve kendisinin ana hedefini ortaya koydu.

Söylediği basitti.

Doğrudan yoksullara hitap ediyordu:

“Size biraz ekmek, biraz para verelim, siz bu sistemi değiştirmekten vazgeçin.”

Baykal’ın CHP’si, “yoksulun ekmeğiyle, parasıyla” ilgilenmeden, yoksula bir şey vaat etmeden, ordunun ve yargının gücüyle sistemi savunmaya çalışıyordu.

Kılıçdaroğlu, özgürlüğü verilmeyecek kitlelere, “esaret karşılığı” biraz ekmek sunma yüce gönüllülüğü gösteriyordu.

Kürtlere “iş bulunacak, Et ve Balık kombinaları” açılacak, Kürtler de buna karşılık “etnik kimliklerinden” vazgeçecekler, “ben Kürdüm, Kürt olmak istiyorum, eşit olmak istiyorum,” demeyeceklerdi.

Varoşlarda oturan “muhafazakârlar”, kendilerine bulunacak iş karşılığında kızlarının “başörtüsünü” sorun etmekten vazgeçeceklerdi.

Anayasa değişimine aynı Baykal gibi karşı çıkılacaktı.

Kemalist sistemle halk arasındaki büyük kavga, “Recep Bey” itişmesine indirgenecekti.

Ergenekon savunulacak, HSYK savunulacak, ordu ve yargı vesayeti savunulacaktı.

Kemal Bey, halka “dağıtacağı” işle parayı nereden bulacak tam bilemiyorum, ciddi bir kaynak açıklamıyor ama bu halk “biraz ekmek” rüşvetiyle bu sistem kavgasından caymaz.

Konuşmasında “Kürt” kelimesini bile kullanamayan Dersimli Kemal Bey, ülkenin nasıl bir mücadelenin içinde olduğunu sanırım pek fark etmiyor.

Türkiye, “ekonomik sistemini” seçme kavgasını Turgut Özal zamanında verdi ve “serbest piyasa ekonomisini” seçti.

O tercihi yaptığından bu yana milli gelirini de, ihracatını da arttırdı.

Bugün, “gelirini” daha da arttırmak için ekonomi tartışmasına girecekse, öncelikle “savunma giderlerini” gündeme getirerek girecek.

Ordu harcamalarını, silaha dökülen paraları tartışmadan, “ekonomiyi” tartışmak pek büyük bir anlam taşımaz artık, paralarımızın çoğu oraya gidiyor çünkü.

İşsizlik sorununu çözmek için de yatırımları “verimsiz alanlardan” verimli alanlara çekecek büyük sektörel değişimlerin projelerini hazırlamak gerekiyor.

Ekonomik sorunlar, “biraz para, biraz ekmek” çizgisinin çok ötesinde.

Ve, rejim mücadelesinin tam göbeğinde, köklü ekonomik projeler ortaya koymadan yapılacak “ekmek” konuşmaları, insanların dikkatini “tartışma konusundan” saptıramaz.

CHP, Kılıçdaroğlu’dan bir imkânsızı istiyor.

“Halkı kandır da şu sistem tartışmasından vazgeçsin, bugünkü sistemi devam ettirmemiz için bize oy versin.”

Zavallı Kemal Bey, nasıl çaresiz olduğunu yakında görecek.

Bilmiyorum, belki de şimdiden görüyor.

Onun en çekici yanı olan “politikacıya benzemeyen politikacı” duruşundan, ucuz bir polemikçiliğe kayan “politikacı kimliğine” dönmesi belki de bunu görmesinden.

Dürüstlüğü, “havuzlu evde oturmamak” düzeyine indirmesi ise iyice acıklı; dürüstlük iyidir ama dürüstlüğün ölçüsünü de “havuza” kadar düşürmemek gerekir.

Keşke Kemal Bey havuzlu villada otursa da bu ülkenin ezilen, kimlikleri, inançları inkâr edilen insanlarına sahip çıksa, daha dürüstçe bir davranış olur.

CHP’nin asıl sahibi gibi gözüken Önder Sav ve ekibi, eski düzenlerini sürdürmek için Kılıçdaroğlu’yu bir maske gibi kullanma eğiliminde anlaşılan.

Kılıçdaroğlu, 2010 Türkiyesi’nde rejimle hesaplaşmadan, darbecilerle dövüşmeden, tam aksine rejime ve Ergenekon’a sahip çıkarak lider olamaz.

Olsa olsa rejim muhafızlarının yüzünde bir maske olur.
Ahmet Altan Taraf

Devamını BURADAN okuyun...>>>

21.1.10

GÖREVLERİ SUÇ

Görevleri suç

Bu darbe merakı “bozuk bir gen” gibi kuşaktan kuşağa aktarılıyor anlaşılan.

2003’teki Balyoz Planı’ndaki isimlerden bir kısmının daha sonra “Kafes Planı”nın da içinde yer aldığını görüyoruz.

Bir tür “takıntı” bu, generallerde.

Yıllar geçiyor, generaller değişiyor ama “hastalık” orada duruyor.

Ve, askerler “hastalandıklarını” bile fark edemiyorlar.

Koç müzesine bomba koyup çocukları öldürmek, camileri patlatıp müminleri havaya uçurmak, kendi uçağını düşürmek için planlar yapmak onlara “normal” geliyor.

Daha sonra Star televizyonunda inkâr etmesine rağmen iki saat önce T24 sitesine planlar yaptığını itiraf eden Orgeneral Çetin Doğan, bunun “ordunun görevi” olduğunu söyledi.

Ordunun göreviymiş.

Ülkesinin insanlarını havaya uçurmak mı bizim ordunun görevi?

Camileri patlatmak mı?Sırf sıkıyönetim ilan edip darbe yapabilmek için “komşu” bir ülkeyle silahlı çatışmaya girmek ve ülkeyi savaşa sürüklemek mi?

Kendi uçağını düşürtüp kendi pilotunu öldürtmek mi ordunun görevi?

El Kaide’nin “bombalı suikastlarından” sıkıyönetim için medet ummak mı?

Eğer bunlar “görev”se, o zaman bana söyleyin “suç” nedir?

Nedir suç olan?

Bizim generaller “suç”la görevi birbirine karıştıracak hale gelmişler artık.

Bir düşünün, “yüzbinlerce insanı tutuklayacağız, sokaklarda şiddete şiddetle cevap vereceğiz, camileri patlatacağız, uçağımızı düşüreceğiz” diye plan yapan adam, bunun “ordunun görevi olduğuna” inanan biri, bu ülkede Birinci Ordu’nun komutanlığına kadar yükseliyor.

Nasıl o makamlara geldi o insan?

O insanı destekleyen diğer generaller nasıl ordunun içinde yükseldi?

Bu orduda, general olmanın ölçüsü nedir?

Kendi halkını öldürmekten rahatlıkla bahseden insanları mı general yapıyorlar?

Şu anda bizim orduda böyle kaç general, kaç subay var?

Böyle insanların ordunun içinde hâlâ varlığını sürdürdüğü, daha 2009 yılında Kafes Planı’nı hazırlamalarından belli.

Bu generaller, “düşmana” karşı plan yapmak için toplanıp “darbe” planları hazırlarlarsa, gerçek “düşmana” karşı kim, ne zaman, nasıl hazırlanacak?

Ciddi bir savaş çıktığında bu ordu görevini nasıl yapacak, nasıl savaşacak?

Aklı darbe yapmakta olan, “kendi insanını” düşman gören birinin görevini yapması nasıl mümkün olacak?

Hem bu nasıl nefret dolu bir ruh?

Akıl sağlığı bozulmamış hangi insan, müzelerde çocukları, camilerde dindarları kitleler halinde öldürmeyi düşünebilir, böyle planları normal bulabilir?

Bu planlar ordunun içinden çıkıyor.

Biz bu planları açıkladıkça Genelkurmay bildik açıklamasını yapıp “orduyu yıpratıyorlar” diyor.

Hangi orduyu yıpratıyoruz biz, ortada bir ordu mu var?

Siz bu adamların general olduğu bir yapıya mı “ordu” diyorsunuz?

Bizim yayımladığımız binlerce sayfalık darbe planlarından Genelkurmay’ın haberi yok muydu?

Burnunun dibinde olanı göremeyecek kadar kör mü?

Yoksa Genelkurmay da bu planları yapmayı, kendi halkını öldürmeyi “ordunun görevi” mi sanıyor?

Niye bu adamları yakalamadınız?

Yıllarca bu ülkenin medyası bu adamların suçlarını görmezden geldi, daha da beteri zaman zaman bu adamlarla işbirliği yaptı, bu “dokunulmazlık” içinde hastalık sınırsızca gelişti, büyüdü, bünyeye iyice yerleşti.

Şimdi ne yapacağız?

Bu orduyu baştan sona değiştirmeliyiz bence, değiştirmezsek daha çok darbe planı çıkar, “hastalığı iyice ilerlemiş” biri gözünü karartıp bunu eyleme de dökebilir.

“Suçla görevi” birbirinden ayıracak bir izana ve bilince sahip bir orduyu oluşturabilmek için “zorunlu askerliği” kaldırmalıyız, orduyu profesyonelleştirmeliyiz, teknik kapasitesini arttırmalıyız, askerî eğitim sistemini yeniden programlamalı ve gerçek askerler yetiştirmeliyiz, görevlerinin “kendi halklarını öldürmek değil o halkı korumak” olduğunu onlara öğretmeliyiz.

Her suikastın içinden bir subay isminin çıkmadığı bir orduyu kurmalıyız.

Darbe planı hazırlayanları bünyesinde tutmayacak, kendi eliyle yargıya teslim edecek, hukuka saygılı, kendini ülkesinden daha üstün ve değerli görmeyen bir yapı oluşturmalıyız.

Bunu yapmak için daha ne bekliyoruz?

Çılgın generalin birinin tanklarını sokağa sürmesini mi?Ahmet Altan - 21.01.2010 TARAF

Devamını BURADAN okuyun...>>>

10.1.10

SİVİL VESAYET OLUR MU?

Reşadiye Vesayeti

Bizde “entelektüel bir müeyyide” çalışmaz, bizim aydınlarımız, saçmalayanları, bir haksızlığı desteklemek için manasız kavramlar uyduranları, kendi kendilerini gülünçleştirenleri, kavramları utanmazca pespayeleştirenleri ayıplayıp dışlamaz.

Entelektüel âlemde böyle bir “ayıklama” doğal biçimde gerçekleşmediğinden cehalet arsızlığa dönüşür burada.

Bakarsınız, karşınıza “sivil vesayet” gibi biraz zekâsı ve bilgisi olan herkesi utandıracak kavramlar çıkar.

Ne demek vesayet?

Aklını kullanamayan ya da kullanamadığı varsayılan birinin karar vermesini engelleyip, onun yerine karar verme hakkına sahip olmaktır vesayet.

Vesayet altında olan kendine “vasilik” edeni seçecek durumda da değildir, ona kimin “vasilik” edeceğine başkası, ondan daha “güçlü ve akıllı” biri karar verir.

“Askerî vesayet” olur.

Elinde silahı olan asker, halkın “doğru karar veremeyeceğine” hükmedip, halkın adına zorbalıkla karar verir.

Biz yıllarca böyle yönetildik.

“Sivil vesayet” olmaz.Bir halkın kendi aklıyla, isteğiyle, iradesiyle seçtikleri o halkın “temsilcileri” olur, “vasisi” olamaz.

İrade ile vesayet kavramı yan yana durmaz çünkü.

Vesayetin olması için “iradenin” olmaması gerekir.

Halkın seçtiği adam halkın vasisi nasıl olacak?

Tabii sen, halkın verdiği oydan, halkın iradesinden, halkın aklından hoşlanmıyorsan, cumhuriyet kurulduğundan beri süren “askerî vesayet” devam etsin istiyorsan, o askerî vesayetin komutanlarıyla baş başa gizli görüşmeler yapıyorsan, o askerî vesayetin sürmesi için “halkın iradesini” gayrı meşru gösterecek kavramlar uydurursun.

Askerî rejim muhafızlığını sürdürebilmek için saçmalamayı göze alıp, halkın kendi iradesiyle kendini vesayet altına soktuğunu iddia edersin.

Defalarca sokakları kışkırtıp, devlet içinde gizli birimler kurup, faili meçhul cinayetlerin önünü açıp darbe yolunu hazırlayan bizim ordunun “asıl yüzü” ortaya çıkmaya başladığından beri bazı gazetelerde ve bazı gazetecilerde büyük bir rahatsızlık belirdi.

Bunlar açıkça bu “kirli” işleri savunamıyorlar.

Henüz yüzsüzlükleri o seviyeye ulaşmadı.

Bunu söyleyemedikleri için Ergenekon’un yakalandığı, kozmik odalara girildiği, anayasa değişikliğinin gündeme geldiği, Kürt açılımının tartışıldığı dönemin sivil iktidarını durdurmak ve geriletmek için ardı ardına saçmalıklar uyduruyorlar.

AKP basına baskı yapıyormuş, sivil vesayet varmış.

Öyle mi?

Sanırım, AKP’nin bu büyük baskısı yüzünden sizin gazeteleriniz Dağlıca baskınlarıyla, Aktütün baskınlarıyla hiç ilgilenmedi.

Herhalde, Ergenekon soruşturmasını görmemeniz ve sulandırmanız için size AKP baskı yapıyor.

AKP’den çok korktuğunuz için bulunan cephaneliklerle, suikastlarla, andıçlarla, belgelerle pek ilgilenemiyorsunuz.

Sizi AKP geceleyin köşe başlarında yakalayıp çok mu korkutuyor, onun için mi Ergenekon konusundan bu kadar çekiniyor, onun için mi cuntalardan söz edemiyor, onun için mi Kafes planını görmemek için gazete sayfalarıyla televizyon ekranlarında o kadar çok kıvranıyor, kıvrılmaktan mafsallarınızı aşındırıyorsunuz?

Koç Müzesi’ne yerleştirilen bombayı koyanları görmemeniz için AKP mi sıkıştırdı sizi?

Şu bizim önceki gün belgelerini yayımladığımız Reşadiye baskınıyla ilgili kuşkuları dile getirmenizi, birinci sayfalara, ekranlara taşımanızı o “sivil vesayetçi” AKP mi önledi?

Siz “Reşadiye vesayeti” altında mısınız?

Sizi susturuyor mu AKP, sizi konuşturmuyor mu?

Siz aslında darbe planlarına, andıçlara, suikastlara, karargâh evlerine, gizli cephaneliklere, fişlemelere çok karşısınız da AKP’den korktuğunuz için mi o güzel sesiniz bir türlü bizlere ulaşamıyor?

Vah canlarım, vah yavrularım.

Ay nasıl korkutmuş bu kötü AKP sizi, sizi nasıl Kafes vesayetine, andıç vesayetine, Reşadiye vesayetine sokmuş?

Siz halbuki çok demokratsınız değil mi, askerî vesayete karşısınız değil mi, hatta belki solcusunuz değil mi, ah şu gözü kör olasıca AKP olmasa siz bu darbe planları hakkında neler neler söylersiniz değil mi?

Sivil vesayet insanı böyle yapar işte benim tatlı bülbüllerim.

Şakımak ister de şakıyamazsınız.

Ama bir de şöyle düşünün.

Ya bu AKP de olmasaydı neyin arkasına saklanacaktınız? AKP’yi önünüzden çekiverseler gerçek yüzünüzle siz kalabalıkların önüne nasıl çıkacaktınız?
ahmet altan taraf
10 Ocak 2010 13:50

Devamını BURADAN okuyun...>>>

11.12.09

KÜRT HALKI...

Kürt halkı...

Bir örgüt, kendi halkına böyle bir kalleşliği nasıl yapar?

İlk gelen tepkilere, açıklamalara, maillere bakılırsa “körü körüne PKK’yı destekleyen” bir kitlenin dışında kalan bütün Kürtler şaşkınlık içinde bu sorunun cevabını arıyor.

Sanırım şu anda Kürtlerin duyguları, “Kafes planını” yapanların, Koç Müzesi’nde “çocukları öldürmeye” hazırlandığını öğrenen Türklerin duygularına benziyor.

Onlar da böyle bir kalleşliğe ve çılgınlığa inanamamış, bunun nedenlerini anlamaya çalışmıştı.

Koç Müzesi’nde patlamayan “bombayı” PKK Tokat’ta patlattı ve darbecilerin amaçladığı o kaosu yaratabilmek için üstüne düşeni yaptı.

PKK, bunu ilk kez yapmıyor.

Ahmet Türk’ün önceki gün vurguladığı “33 asker” rezilliğinde olduğu gibi “barışa” her yaklaştığımızda barışı torpilliyor.
Açın PKK’nın eylemlerinin dökümüne bir bakın.

Ne zaman bu ülkede “askerî vesayet” sarsılsa, ordu kışlasına doğru çekilmeye başlasa, demokrasi kapıdan başını uzatsa, PKK bir eylem yaparak, silahın, ordunun, baskının güçlenmesini sağlar.PKK, “Kürtlerin özgürlüğü” için hareket ettiğini söylüyor ama nedense hep “baskıyı ve şiddeti” özgürleştiriyor.

Baskının ve şiddetin artmasının, ölümlerin çoğalmasının, cinayetlerin patlamasının Kürt halkına yararı ne?

Tokat’ta yedi askerin şehit edilmesinden Kürt halkı nasıl bir yarar sağlayacak?

Kürt ve Türk halkının önünde çok net iki öneri vardı.

Barış ve savaş önerisi.

AKP, bir “barış ve demokrasi” açılımı başlatmıştı.

Bu açılımı yetersiz mi buluyorsun, eksik mi buluyorsun, art niyetli mi buluyorsun, Kürt politikacılar çıkar eksiklikleri, yetersizlikleri söyler, art niyetli gördüğü gelişmeleri ortaya koyar ve açılımın doğru yolda ilerlemesine yardımcı olurdu.

Konuşarak, tartışarak, eleştirerek ilerlerdik.

Ama böyle olmadı.

Kandil’den Apo’nun isteği doğrultusunda gelen PKK’lıların özgür bırakıldığı, eve dönmek isteyenlere yolun açıldığı bir dönemde, PKK birden saldırıya geçti, Tokat gibi PKK militanlarının hiçbir tehditle karşılaşmadığı bir bölgede pusu kurarak yedi insanı öldürdü.

Barışın ve demokrasinin önünü kesti.

Bütün Kürtlerin Türklerle eşit olacağı, bu eşitliğin anayasal güvence altına alınacağı, silahların susacağı, cinayetlerin biteceği bir gelecek hayal ediyorduk.

PKK sadece askerleri değil bu hayali de öldürdü.

Kürt halkının özgürlüğü, huzuru, refahı savaşla mı sağlanacak?

PKK yirmi beş yıldır savaşıyor, bu özgürlüğü savaşla sağlayabildi mi?

Bu özgürlük ihtimali kapımıza geldiğinde neden bunun önünü kesti?

PKK, bu “eylemi” Apo’nun daha rahat yaşaması için yaptığını söylüyor, aklı başındaki her hangi biri bu saldırıdan sonra Apo’nun hücresinde daha rahat bir hayat süreceğine inanıyor mu?

Bu eylem, Apo’nun görünebilir gelecekle ilgili bir hayali varsa, onu da öldürdü.

PKK, kendi halkına da, önderine de ihanet etti bence.

Bana fevkalade “kalleşçe ve alçakça” gözüken Tokat eyleminin Kürt halkının özgürlüğüne, mutluluğuna, huzuruna bir katkısı olup olmayacağına, PKK’nın varlığının ve eylemlerinin bundan böyle Kürt halkının çıkarına olup olmayacağına karar verecek olan Kürt halkıdır.

PKK yönetimi, kendi siyasi hesapları için kendi halkının geleceğini feda etmekten kaçınmıyor, Türk darbecileri kendi iktidarları için Türk halkına ne yapıyorsa, PKK da Kürt halkına aynısını yapıyor.

Peki, karşılaştığımız bu kalleşlik karşısında ne yapacağız, barış ne olacak?

PKK konusunda Kürt halkı kendi kararını kendisi verecek.

Ama hükümetin yapması gerekenler var.

PKK, bu eylemiyle kendisini artık “bir asayiş” sorunu haline getirip barış denkleminden çıktı, bundan sonra hükümetin PKK’yı da Apo’yu da unutup Kürt halkının eşitliği ve huzuru için adımlar atması gerekiyor.

Şimdi açılımın daha da netleşmesinin tam zamanı.

Biliyorum Türk halkının büyük öfkesi ve tepkisi varken bunu yapmak çok zor ama bu hemen yapılmazsa “savaş” ortamı çok çabuk gelişir, bütün Türkiye’nin geleceği kararır.

At binmeyi öğrenirken attan düşenleri hemen yeniden ata bindirirler, hemen binemezse bir daha binemez çünkü... PKK’nın kanlı çelmesiyle bu ülkenin insanları attan düştü, hemen yeniden ata binmemiz ve yola devam etmemiz gerekir.

Barışı daha başından beri yakmak isteyen bencil Türk siyasetçileriyle, kendi çıkarlarını kendi halkından üstün gören bencil PKK yöneticileri için bu ülkenin geleceğinden ve çocukların hayatından vazgeçemeyiz.

Bütün bencillere, kalleşlere inat barış yolunda yürümeliyiz.

Barıştan başka bir çaremiz, barıştan başka bir umudumuz yok çünkü.

AHMET ALTAN
TARAF
11.12.2009

Devamını BURADAN okuyun...>>>

25.11.09

KAFESTEKİ MEDYA

Kafesteki medya

Medyadaki bazı kalemler huzursuzlanmaya başlayarak, “Kafes haberini ister veririm ister vermem, sana ne” demeye başladılar.

O kadar basit olduğunu sanmıyorum.

Çünkü cevabını bulmamız gereken temel bir soru var.

Türkiye’deki darbelerde ve cuntacılık faaliyetlerinde “medyanın” rolü ne?

Bu sorunun cevabını bulmak, Türkiye’nin kilidini çözmek anlamına gelecek.

Medya darbelere yardım etti mi, etmedi mi?

Darbeciler medyadan destek gördü mü, görmedi mi?

Medyanın desteği olmasaydı 28 Şubat olur muydu?

28 Şubat döneminde Taraf gibi bir gazete olsaydı, cuntacılar 28 Şubat’ı gerçekleştirebilirler miydi?

Eğer o günlerde Taraf gibi bir gazete olsaydı Aczmendiler, Fadime Şahin, andıçlar meselesi derinliğine incelenir miydi, incelenmez miydi?

Darbecilerin, cuntacıların medyayla ilişkileri neler?Medya, darbecilerle cuntacılara ait bazı gerçekleri saklıyor mu?

Şimdi, o korkunç Kafes planının birçok gazetenin görmezden gelişine bir de bu soruların ışığında bakmak gerek.

Medyanın hangi haberleri yayınlayıp yayınlamadığı, bütün ülkenin kaderini belirliyor.

Eğer gazeteler, cuntacılara ait haberleri saklıyor ve “cuntacıların” istediği haberleri büyütüyorsa, “medyanın” bu ülkenin en büyük sorunlarından biri olduğu ortaya çıkar.

Eğer bu ülkede darbelerin ve cuntaların üstüne gitmek, onları hayatımızdan çıkarmak istiyorsak, projektörleri önce medyanın üstüne çevirmeliyiz.

Medyanın desteğine güvenmeden hiç kimse cunta kuramaz, darbe hazırlığı yapamaz.

O darbelerin alt yapısını medya hazırlıyor çünkü, cuntaların ayak izlerini de gene aynı medya siliyor.

Kafes planındaki sessizlikleriyle bence çok kötü yakalandılar.

Bir gazete değil, iki gazete değil, üç gazete değil... Bunların hepsinin yöneticileri de mi Kafes planına “inanamadı”, Kafes planında bir haber değeri görmedi?

Bütün ülkeyi altüst edecek, çocukları öldürecek bir cuntadan bahsediyoruz.

O cuntanın üyeleri olduğu söylenen insanlar hâlâ görevde.

Dünyanın hangi ülkesinde televizyonlarla gazeteler bunu görmezden gelebilir?

Poyrazköy’den çıkan “silahları” nasıl izah edeceksiniz, Koç Müzesi’nde bulunan bomba için ne diyeceksiniz?

Biz gazeteci olarak bunlar ilginizi çekmiyor mu?

Bütün dünyadaki gazetelerin ve gazetecilerin ilgisini çekecek bir haber Türkiye’de bazı gazetelerin “ortak ilgisizliği” ile karşılanıyorsa bunun nedenini merak etmek bu ülkede yaşayan herkesin hakkıdır.

Kafes planı, bir cinayet ya da yolsuzluk haberi değil, bütün ülkenin geleceğini karartmayı, katliamlar gerçekleştirmeyi amaçlayan, bunun için silahlar hazırlayan, hazırladığı silahların önemli kısmı yakalanan bir cuntanın operasyon planı bu.

O cuntanın planında adı geçen insanlar hâlâ görevde.

Üstelik daha da beteri, o cuntaya ait olduğu söylenen silahlar bulunduğunda Genelkurmay Başkanı bir açıklama yaparak bu silahları “boru” diye niteleyip ve bunların TSK’ya ait olmadığını söylemişti.

O “boruların” orduya ait olduğu bir hafta içinde anlaşıldı.

Genelkurmay Başkanı’nın bilerek yalan söylediğini sanmıyorum, demek ki Genelkurmay Başkanı’nı bile kandırabilecek, ona yalan söyletebilecek bir güçten bahsediyoruz.

Böyle bir güç medyanın ilgisini çekmez mi?

“Sessiz medyanın” içindeki dürüst kalemler de yazılar yazıyorlar, kendi mesleki namuslarının gereğini yerine getiriyorlar, bu planla ilgilenilmesi gerektiğini söylüyorlar.

Medyanın bu “işlerdeki” rolünü açıkça görmeliyiz.

Bu işin “manivelası” medya.

Bütün televizyonları ve gazeteleriyle bu medyanın verdiği ve vermediği haberlere bakın.

Dünyanın bütün ülkelerinde haber olacak “haberleri” vermeyen gazetelerle televizyonlar varsa onlardan şüphe edin.

Onlara hep birlikte “cunta haberlerini neden saklıyorsunuz” diye de sorun.

Hrant Dink’i “birkaç varoş çocuğunun öldürdüğüne”, Danıştay cinayetini bir “dincinin” işlediğine o kadar çabuk ve o kadar rahat inanıyorlar da, iş, üstelik de belgeleriyle ortaya çıkan bir “cuntaya” gelince “inanmakta” neden böyle büyük bir zorluk çekiyorlar?

Bu medya, televizyonları ve gazeteleriyle gerçekleri halkından gizliyor.

Medyanın dürüst insanları bu oyunu bozacak, bu oyun bozulduğunda bu ülkede cuntacılık bitecek, buna emin olun.

Medya dürüst ve demokrat olduğunda, kimse “faili meçhullerle” adam öldüremez, devletin içinde gizli çeteler kuramaz, hukuku çiğneyemez, cunta kuramaz.

Medyanın “suç ortaklığını” üstlenmediği bir ülke “temiz” bir ülke olur.

O “temizliği” istemek de bizim en doğal hakkımız.

Ahmet Altan - 25.11.2009 taraf

Devamını BURADAN okuyun...>>>

19.11.09

YALANLAMA VE KAFES

Yalanlama ve kafes

Ne kadar çok yalanlama gördük Dağlıca’dan bu yana.

Aktütün, Lahika, Poyrazköy’deki “mühimmat”, “kâğıt parçası” ilk aklıma gelenler.

Bu yalanlamaları yapan Genelkurmay ne yazık ki birçok konuda halkına doğruyu söylemiyor.

Açıklamalarından anladığım kadarıyla Türk Silahlı Kuvvetleri, kendilerine yönelik her eleştiriyi “düşmanlık” olarak görüyor, yaptıkları her hukuksuz eylemin ortaya çıkarılmasını bir “komploya” bağlıyor.

Kendi halkına karşı yoğun bir “psikolojik savaş harekâtına” girişmiş bir ordunun, kendi ülkesindeki insanlarını “düşman” gibi görmesi kaçınılmaz.Askerliğin doğal tanımı olan “sınırları koruma görevinin” yerine “cumhuriyeti ve devleti koruma” görevini koyunca, kendi insanlarını da “düşman” olarak görmek zorunda kalıyorlar.

Çünkü “cumhuriyeti ve devleti” bu ülkenin insanlarına karşı koruduklarını düşünüyorlar.

“İç düşman” saçmalığı da, ordunun doğal karşıladığı bu “görev kaymasından” kaynaklanıyor.

Kendi ülkelerinde kendi insanlarıyla bir “savaş halindeler”, sanırım söyledikleri yalanları da “savaş hilesi” olarak değerlendiriyorlar.

Bir genelkurmayın kendi halkına bu kadar çok yalan söylemesinin benim görebildiğim başka bir açıklaması yok.

Her “eleştiriyi” düşmanlık saymalarının açıklaması da herhalde bu.

Genelkurmay, son olarak, bizim yayımladığımız bir belgeyi yalanladı.

Daha önce yayımlanan Lahika belgesiyle ilgili Genelkurmay Hukuk Müşavirliği’nin hazırladığı bir “bilgi notunu” yayımladık, o notta, Lahika’nın suç olduğu ve imha edilmesi gerektiği söyleniyordu.

Belge, bir Ergenekon sanığının avukatında ele geçirilmişti.

Genelkurmay, yalanlamasında, “kayıtlarında böyle bir belge olmadığını”, bu belgenin sahte olduğunu savcılığa bildirdiklerini açıkladı.

Genelkurmay’ın açıklamasına göre, “sahte belge”, askerî yazım kurallarına uygun biçimde ve “gerçek” isimler kullanılarak hazırlanmıştı.

Genelkurmay’ın yalanlamasından şöyle bir sonuç çıkıyor:

Genelkurmay’ın içindeki düşük rütbeli subayları bile isim isim tanıyan, aynen Genelkurmay gibi belge düzenleyebilen bir örgüt var ve Genelkurmay’ın adını kullanarak sahte belgeler üretiyor.

Bu, büyük bir suçtur.

Genelkurmay’ın “bu belge sahte” demesi yetmez, askerî istihbaratın ve diğer devlet birimlerinin, Genelkurmay’ın adını kullanarak “sahte belge” düzenleyen suçluları ortaya çıkarması gerekir.

Bu da çok zor değil, belgenin nerede bulunduğu belli, kimler tarafından bulunduğu da belli.

Önce onlara sormalı bu belgeyi nereden ve nasıl bulduklarını.

Genelkurmay’ın içine bu kadar” hâkim” olan birilerinin mutlaka karargâhtan olması, en azından karargâhla sıkı bağlantılarının bulunması lazım.

Sıkı bir soruşturmayla o “suç örgütünü” ortaya çıkarmalı Genelkurmay eğer bu belge sahteyse.

Aslında Genelkurmay, “ordu içindeki” bütün “suçları” ortaya çıkarmalı.

Bugün bizim gazetede korkunç bir planın ayrıntılarını okuyacaksınız.

Planın hazırlanma tarihi Mart 2009.

Bu yıl hazırlanmış.

Planı Deniz Kuvvetleri’nin subayları hazırlamış, şu anda süren bazı sorgulamalar ve tutuklamalar zaten ele geçirilen bu planla ilgili.

Gayrımüslimleri vurmayı, öldürmeyi, bombalamayı, korkutmayı, onların üstünde büyük bir baskı olduğu yolunda haberler yaymayı ve bütün bunları AKP’nin ve AKP’yi destekleyen Müslümanların üstüne atmayı planlıyorlar.

Bu suikastlarla, özellikle dış dünyanın hükümete olan desteğini yok etmeyi ve içerde de “Müslümanlar azınlıkları hedef aldı” propagandası yapmayı amaçlıyorlar.

Poyrazköy’de yakalanan “mühimmat” bu planı hazırlayanlar tarafından gömülmüş.

Mühimmatın gömüldüğü yerin krokisi ve cuntanın sahip olduğu silahların listesi de var.

Plan, bir Ergenekon sanığının bilgisayarında “şifrelenmiş” bir şekilde bulunmuş.

Cuntanın amaçlarından biri de zaten Ergenekon soruşturmasını engellemek.

Ergenekon’un “ordu bağlantısı” bu planı okuyunca daha da belirgin bir şekilde ortaya çıkıyor.

Ergenekon örgütünü “önemsiz” göstermeye çalışanların nasıl bir belanın önünü açmaya çabaladıklarını da anlayacaksınız okuduğunuzda.

Bugüne kadar gördüğümüz en korkunç örgütlenmelerden biri bu planda beliriyor.

Planı okuduğumda “delirmişler mi bunlar” diye düşündüm, sanırım siz de böyle düşüneceksiniz.

Normal bir insanın zihninin alabileceği işler değil planladıkları.

Orduyu “hukukun içine çekmeliyiz” diye boşuna söylemiyoruz.

O hukuksuzluğun ucunda ölüm ve çılgınlık var çünkü.

Ahmet Altan - 19.11.2009 TARAF

Devamını BURADAN okuyun...>>>

17.11.09

SUÇ

Suç

Sistem köklerine kadar sallanıyor.

Önce “tek partiyle” sonra da “tek parti zihniyetiyle” yönetilen, ceza yasasını “faşist” İtalya’dan alan, Kürtleri, Alevileri, dindarları, solcuları, demokratları bazen öldürüp, bazen hapseden, kendi halkıyla sorunlar yaşayan, kendi halkını “psikolojik bir savaşın” hedefi yapan, “asker-sivil bürokrasiyi” devlet gibi, milleti ise bir “sömürge halkı” gibi gören, sadece devletin istediği gibi düşünülmesini, devletin istediği gibi yaşanılmasını, devletin istediği gibi ibadet edilmesini dikte ettiren, halkını ezen, sindiren, bastıran bir sistem yıkılmaya hazırlanıyor.

Yıkılmakta olan bu sisteme “Kemalizm” deniyor.

Neden “Kemalizm” dendiğini Neşe Düzel’in Taha Akyol’la yaptığı muhteşem konuşmada görüyoruz çünkü bu konuşmayla açıkça anlaşılıyor ki bu yapının kurulmasını isteyen, bu yapıyı savunan bizzat Mustafa Kemal Atatürk’ün kendisi.Onun için bu sistem onun adını taşıyor.

İktidarlarını sürdürebilmek için “her yolu mubah” gören Kemalistler sıkıştıklarını anlayınca yapabilecekleri en tehlikeli ve bence en “hainâne” hamlelerini yapıp “ulu önderlerini” ateş menziline atıyorlar.

Arkasına saklandıkları ve asla “eleştirilemeyeceğine” inandıkları Atatürk’ü bu çekişmenin son safhasında bir “kalkan” gibi kullanıyorlar.

Hiçbir “anti Kemalist’in” açıkça sormak istemeyeceği bir soruyu, Atatürk’ün “kurduğu” CHP’nin yöneticisi kendi savunabilmek için Akşam gazetesine verdiği demeçte soruyor:

“Atatürk faşist miydi?”

Kürt barışını engellemek için “Dersim katliamında Atatürk’ün kanlı önlemlerinin” arkasına sığındıktan sonra CHP’nin bu soruyu sorması da artık kaçınılmaz hale geliyor.

Ve, insanları iki şıktan birini seçmeye zorluyorlar.

Ya Dersim katliamını onaylayıp “çok doğru bir katliamdı” diyeceğiz ya da o katliama karşı çıkıp Atatürk’ün “faşist metotlar” uyguladığını söyleyeceğiz.

Buna gerek var mıydı?

Bence yoktu.

Atatürk’ü “mavi gözlü, sarışın, yakışıklı, iyi kalpli, modernist” görüntüsü içinde tarihin sayfalarına bırakabilir, bugünü bugünün koşullarıyla konuşabilirdik.

Ama Kemalistlerin “bugünün koşullarına” uygun olarak söyleyecekleri hiçbir lafları yok, onlar da bir çıkmazdalar, ya son kozlarını oynayıp Atatürk’ü tartışmaya sürecekler, ya da iktidardan usulünce çekilecekler.

İktidardan çekilmeye razı olamıyorlar.

Bundan sonra Atatürk’ün bütün gerçekleriyle tartışılmasından başka çare kalmıyor.

Akyol’un Düzel’e anlattığı Atatürk, “baskıcı, benmerkezci, sertlik yanlısı, katliamları bizzat planlayan” kimliğiyle tartışma gündeminde yer alacak.

Üstelik de en büyük darbeyi kendi taraftarlarından yiyecek.

“Dersim katliamını” gündeme getirenlerin de “Atatürk’ün faşist olup olmadığını” soranların da Kemalistler olacağı doğrusu akla gelmezdi.

Sanırım bu, “kaybedilmiş” bir savaşın son aşamasında yaşanan şaşkınlıktan kaynaklanıyor.

Bu şaşkınlık sadece CHP’de yok, ordunun yönetim kademelerinde de aynı savrukluğu görüyoruz.

Darbe planı hazırladığı belgelerle kanıtlanan bir albayı kurtarmak için hukuku bu kadar zorlamaya gerek yoktu.

Tarihin ve hayatın orduya verdiği emir çok açıktı:

“Siyasetten çekil, Kemalist bir sistem için direnme, demokrasinin yolunu aç.”

Bunu anlamadılar ya da anlamak istemediler.

Bana sorarsanız Albay Dursun Çiçek’i hukuku böylesine zorlayarak kurtarmaya uğraşmak büyük bir hataydı.

Siyasetten usulünce çekilebilirlerdi.

Şimdi ordunun çekilmeyeceği anlaşılınca işler daha keskinleşecek ve “suç belgeleri” birer birer ortaya dökülecek.

Çünkü ordunun içinde “demokrasi” isteyen güçler var ve onlar ordunun bütün “sırlarını” biliyorlar.

O “sırların” çoğu da işlenen “suçlarla” ilgili.

Biz bugün bir belge yayımlıyoruz, Genelkurmay hukukçularının hazırladığı raporda, daha önce Taraf’ta yayımlanan “Lahika’nın hükümeti devirme suçu” kapsamına girdiği, cezasının müebbet olduğu söyleniyor ve belgenin “imha edilmesi” öneriliyor.

“Müebbetlik” bir suç işlendiğini bizzat Genelkurmay hukukçularının söylediği bir belge var şimdi savcıların elinde.

Öyle bir noktaya doğru gidiyoruz ki ya Cemil Koçak’ın gene Neşe Düzel’e söylediği gibi ordu “darbe” yapacak ya da siyasetten çekilmemek için hukuku böyle zorlayarak ordunun bütün üst kademesini “sanık” durumuna sokacak.

Bu kadar zorlamanın bir anlamı yoktu.

Kendi halkını “yabancı” gören bir sistem seksen yıllık bir iktidardan sonra dönemini bitirdi, artık devam etmesi mümkün değil.

İktidardan çekilmek niye bu kadar zor?

Değer mi bütün bunlara?

Umarım, “değmez” diyecek aklı gösterirler.

Ahmet Altan - 17.11.2009 taraf

Devamını BURADAN okuyun...>>>

13.11.09

MUHALEFETİN İNSANLIĞI

Muhalefet ve insanlık

Kürt sorununun barışla çözülmesine, yirmi beş yıldır süren savaşın sona ermesine, Kürtlerin eşit vatandaşlar olacağı demokratik bir yapının kurulmasına baştan beri karşı çıkan CHP, bu sorunun “nasıl çözüleceği” hakkında bir açıklama yapmıyordu.

Sonunda baklayı ağızlarından çıkardılar.

“Çocuklar ölmesin, analar ağlamasın” diyenlere cevap veren Onur Öymen, “Dersim isyanında analar ağlamadı mı” diye sordu.

Öymen’e göre orada da analar ağlamış ama kimse “annelerin gözyaşlarına aldırmamıştı”, doğru olan da buydu.

İnsanlar ölmeli, anneler de ağlamalıydı.

Öymen, ardından bir açıklama daha yaptı.

Sözlerinin arkasında olduğunu söyleyen Öymen, AKP’nin bu barış açılımına “Atatürk’ün bazı sözlerini” dayanak yaptığını vurguladı.

Dayanak yapıldığı ileri sürülen söz şu meşhur, “yurtta sulh, cihanda sulh” lafı.

Öymen’in de karşı çıktığı bu.

Atatürk’ün Dersim meselesini “yurtta sulh” ilkesiyle çözmediğini, Atatürk’ün “terör örgütleriyle müzakere yöntemini” benimsemediğini söylüyor.

“Atatürkçü” bir parti olarak da Kürt meselesinde “Atatürk’ün yöntemini” tercih ediyorlar.Atatürk nasıl çözmüş peki Dersim sorununu?

Ayşe Hür’ün bir daha yayımladığımız yazısında sorunun nasıl “çözüldüğünü” ayrıntılarıyla okuyacaksınız.

Ben o yazıdan, o dönemde Genelkurmay Başkanı’na yazılan bir rapor bölümünü alacağım önce:

“Dersimli okşamakla kazanılmaz. Silahlı Kuvvetlerin müdahalesi Dersimliye daha çok tesir yapar ve ıslahın esasını teşkil eder. Dersim evvela koloni gibi nazarı itibara alınmalı. Türk camiası içinde Kürtlük eritilmeli, ondan sonra ve tedricen öz Türk hukukuna mazhar kılınmalıdır.”

Ülkenin bir bölümü olan Dersim “koloni” gibi görülecek, Dersimliye iyi davranılmayacak, silahla müdahale edilecek.

CHP’nin de aklına yatıyor bugün bu yöntem.

Dersim yerine şimdi çok daha geniş bir bölgeyi “koloni” olarak göreceğiz, bütün Güneydoğu “koloni” olacak.

Peki, daha sonra bu Güneydoğu “kolonisine” Atatürk yöntemiyle ne yapacağız?

Atatürk’ün Dersimlilere yaptığını.

Atatürk’ün, CHP’nin çok hoşuna giden yönteminin ayrıntılarını da o günlerde Dersim’de görevli olan İhsan Sabri Çağlayangil anlatıyor.

“Mağaralara iltica etmişlerdi. Ordu zehirli gaz kullandı. Mağaraların kapısının içinden. Bunları fare gibi zehirledi. Yediden yetmişe o Dersim Kürtlerini kestiler. Kanlı bir hareket oldu. Dersim davası da bitti.”

“Fare” gibi zehirlemişler, “Kürtleri yediden yetmişe” kesmişler.

CHP’nin beğendiği yöntem bu.

“Terör örgütleriyle müzakere etmeyen” Atatürk gibi davranılmasını istiyorlar.

Artık bu ülkede sahtekârlıklara, demagojilere, yalanlara, çarpıtmalara boş verip açıkça konuşmamız gerekiyor.

“Biz Atatürkçüyüz” diyen insanlar, Onur Öymen gibi Atatürk’ün bu tarz “çözümlerini” tercih etmemizi mi savunuyorlar?

“Atatürkçü” olmak, Atatürk’ün yaptığı her şeyi doğru bulmak ve bugün aynen tekrarlamak anlamına mı geliyor?

Tarihî bir figürü, “yurtta sulh, cihanda sulh” sözleriyle hatırlamayı tercih eden insanlara, “o sözleri unutun, siz Dersim katliamını örnek alın” demek mi Atatürkçülük?

Atatürk, Dersim’de katliam yaptı diye şimdi de Güneydoğu’da katliam mı yapılsın?

Öymen belki unutuyor ama “bazı Atatürkçüler” bunu zaten denediler, 17 bin kişi sokaklarda vuruldu Güneydoğu’da, kırk bin kişi dağlarda öldürüldü.

Daha kaç bin kişinin öldürülmesi gerekiyor?

“Yediden yetmişe Kürtleri kesmek” mi Atatürkçülerin savunduğu yöntem?

Atatürk büyük başarıları olan, çok da büyük hatalar yapan bir liderdi, onu kendi yaşadığı şartlar içinde soğukkanlı bir şekilde tartışmak en doğrusudur ama siz alır Atatürk’ü bugünkü “kanlı çözüm önerilerinize” alet ederseniz, Atatürk’ü çok hırpalanacağı bir tartışmaya sokarsınız.

Eğer “Dersim katliamını” çok doğru buluyorsanız niye okullarda o katliamı değil de “yurtta sulh, cihanda sulh” lafını öğretiyorsunuz?

CHP, akıl ve vicdan çizgisinden, insanlığın ortak adalet duygusundan kopmuş gözüküyor.

Nedenini anlayamadığımız bir çıldırma hali bu.

İnsanlıktan, akıldan, vicdandan nasibini almış hiç kimsenin CHP’nin önerilerine alkış tutacağını sanmıyorum.

Ama asıl sesi çıkması gerekenler bence samimi “Atatürkçüler”.

Kürtlerin “yediden yetmişe” öldürülmesini çözüm önerisi olarak dile getiren bu tuhaf ve hastalıklı yaklaşıma Atatürkçüler ne diyor?

Destekliyorlar mı bu öneriyi?

Sanırım buna artık açık bir cevap vermeleri gerekiyor.

İçi boş hamasi laflar, sonunda CHP gibi partilerle Öymen gibi insanlara “katliam önerileri” yapmanın yolunu açıyor çünkü.

Ahmet Altan - 13.11.2009 taraf

Devamını BURADAN okuyun...>>>

12.11.09

FİKİRLER DONARSA

Donmuş Fikirler

Bizim medyanın entelektüel düzeyi düşüktür. Bu sanırım bilinçli bir tercih.

Düzey düşüklüğü “yaratıcılığı” ve dürüstlüğü engeller çünkü.

Yeni fikirler, yeni yaklaşımlar, yeni bakışlar getirmeyecekleri için sürekli olarak “klişelerin” ve “tabuların” içinde dolaşırlar.

“Klişe” dediğimiz neticede “Donmuş” fikirlerdir. Aynı sözlerin sürekli tekrarlanması anlamına gelir.

Baktığımızda bir çok konuda medyanın tutumu elli yıl öncesiyle aynıdır.

Sanki dünyada ve Türkiye’de hiçbir şey değişmemiş gibi sürekli olarak aynı sözleri, aynı cümleleri, aynı ağıtları tekrarlarlar.

Resmi ideolojinin her yıl kendini yeniden doğurarak varlığını sürdürmesine yardımcı olmaya çabalarlar.

Bu klişeler, “bugünün gerçeklerini” gözlerden saklar.Zaten temel amaç ta budur.

Halkın iradesine hiç aldırmayan bir “devlet sultasının” gözlerden saklanmasıdır asıl istenen.

Klişeler bunun için kullanılır.

Türk medyasında Atatürk ile ilgili “konuşulmaz”, Atatürk’le ilgili olarak ağlanır.

Bu anlayış, yaşadığımız bütün “olumsuzlukların” Atatürk’ün “eksikliğine” bağlanmasını sağlamak içindir.

Onlara göre, bugünkü sistemde, devlet sultasında, tek parti rejiminin sürdürülme çabalarında, ordunun “muhtıra” verme özgürlüğünde, darbe planlarında, 12 Eylül Anayasası’nda, Kürtlerin ikinci sınıf vatandaşlar haline getirilmesinde, dindarların inanç özgürlüğünün engellenmesinde, Alevilerin haklarının gasp edilmesinde, insanların özgür fikirlere sahip olmasının yasaklanmasında, eğitim sisteminde, tarihi gerçeklerin gizlenmesinde bir sorun yoktur.

Sorun bugün Atatürk’ün olmamasındadır. Atatürk yaşasa ya da Atatürk’ün yetmiş yıl önce yaptıklarını yapsak sorunlarımız olmayacaktır.

İnsanlarının zihinlerine yerleştirilmek istenen düşünce budur.

Ve bu yalandır.

Sadece Neşe Düzel’in Cemil Koçak’la yaptığı konuşmayı okumak bile bunu anlamaya yeter.

Bizim bugün yaşadığımız birçok sorun Atatürk’ten önce de vardı, Atatürk döneminde de vardı, Atatürk’ten sonra da vardı.

Bu sorunları çözmek için Atatürk’ten kopya çekmeye çalışmak sorunları çözmeye yetmez.

En basitinden Kürt meselesinin Atatürk’ün yöntemleriyle nasıl çözüleceğini biri bana anlatsın, Atatürk Kürt meselesini çözdüyse biz bugün niye hala bu mesele ile uğraşıyoruz?

Çünkü çözemedi.

Bir isyanı bastırmak liderlerini asmak “toplumsal” bir sorunu, aynı ülkenin vatandaşları arasındaki eşitsizliği çözmeye yetmiyor, sadece bir isyanı bir süreliğine bastırmış oluyorsunuz, daha sonra o mesele yeniden gündeme geliyor.

Tarihi bir liderin tecrübelerinden yararlanmak için sürekli olarak klişelerle onu övmek ve onun için ağlamak yetmez, onun hangi konularda başarılı hangi konularda başarısız olduğunu görmek, başarılarının ve başarısızlıklarının nedenini bulmak gerekir.

Bunu bizim medya yapmaz.

Çünkü medya “çözüm” aramıyor, medya bu düzenin devamını sağlamaya çalışıyor.

Bugünkü düzeni de Atatürk’le özdeşleştirip, düzeni dokunulmaz ve tartışılmaz kılmaya uğraşıyor.

Atatürk için yetmiş yıldır ağlayıp duran bu medya neden Atatürk’ün döneminde imzalanan Lozan antlaşmasıyla hiç ilgilenmez?

Bugün yapılacak her anlaşmaya “ver kurtul” adını takmaya çalışan Babıali’nin Atatürkçüleri neden Musul-Kerkük meselesini merak etmez?

Çünkü onlar aslında Atatürk’le yada onun yaptıklarıyla ilgili değiller, onlar Atatürk’ü “bugünkü gerçekleri” gizlemek için kullanmaya çalışıyorlar.

Her 10 Kasım’da sayfalarca ağlayan bu medya Atatürk’ü seviyor mu gerçekter?

İnsan sevdiği biriyle ilgilenmez mi?

Siz bu gazetelerde Atatürk’ün yaptıklarıyla ilgili kaç ciddi yazı okudunuz?

Atatürk’ün Sovyet ilişkileriyle, Kürt meselesiyle, Hatay sorunuyla, Musul-Kerkük anlaşmazlığıyla ilgili politikaları konusunda kaç araştırmaya rastladınız?

Neden bu konular hiç yansımaz gazete sayfasına?

Atatürk’le bu toplumun ilişkileri sadece “klişelerin” her yıl tekrarlanmasından mı ibaret?

Neden bu medya “klişelerden” bir adım öteye gidemez?

Çünkü klişelerden bir adım ötede “gerçekler” vardır.

Amaç ta o gerçeklerin saklanmasıdır.

Onlar Atatürk’ü sevdikleri için yeryüzündeki hiçbir ciddi gazetede rastlanmayacak türden ağıtlar yakmıyorlar, o ağıtlar, gazetelerin “gerçeklere” duyduğu nefretten kaynaklanıyor.

Atatürk’ü sevmiyorlar, Atatürk’ü kullanıyorlar. Sevseler biraz ilgilenirler.

12 Kasım 2009 Perşembe Ahmet Altan
Taraf Gazetesi

Devamını BURADAN okuyun...>>>

11.11.09

ATATÜRKÇÜLÜK BÖYLEMİDİR

Atatürkçülük bu mu

Başkası anlatsa inanmakta zorlanırdım ama kendim izledim.

CHP Grup Başkanvekili şöyle diyordu dünkü Meclis oturumunda.

“Sabah tıraş olurken TRT 3’ü dinliyordum, spiker yayına keyifli bir sabah dileyerek başladı... Böyle bir günde keyifli sabah olur mu?”

“Böyle bir gün” dediği Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünün yetmiş birinci ölüm yıldönümü olan 10 Kasım günüydü.

Bu milletvekili “sol” bir geçmişi olan, araştırmalar yapmış, kitaplar yazmış biri.

Bir klasik müzik kanalının spikerinin dinleyicilerine “keyifli” bir sabah dilemesini kınıyor çünkü 10 Kasımlarda hep birlikte acı çekmesi gerekiyor bu ülkenin.Her 10 Kasım gününü donduracağız hayatımızda, o gün gülmeyeceğiz, eğlenmeyeceğiz, sevişmeyeceğiz, fıkra anlatmayacağız, şaka yapmayacağız, bir müzik parçasını “keyifle” dinlemeyeceğiz.

Muhalefet partisinin halkına önerdiği bu.

Bunun, hayatta bir karşılığı var mı?

İnsanlar gerçekten bir ölümün 71. yıldönümünde, o ölümün ilk günündeki acıyı aynen duyarak yaşayabilirler mi?

Yeryüzünde, “tarihî” bir liderinin ölümünün 71. yıldönümünde “yas” tutan bir ülke biliyor musunuz?

Ben böyle bir ülke bilmiyorum, bilen varsa bana söylesin.

Böyle bir şey sadece Türkiye’de yaşanıyorsa, bunun bir nedeni olmalı.

İngilizleri ülkesinden savaşarak çıkaran ve Amerika Birleşik Devletleri’nin ilk başkanı olan General Washington’ın Amerikan tarihindeki önemi Atatürk’ün Türkiye tarihindeki öneminden az mıdır?

Azsa, niye az?

Az değilse, niye Amerikalılar ölüm yıldönümlerinde “yas” tutmuyorlar da bize “keyifli” müzik dinlemek bile yasak oluyor?

Amerikalılar çok mu nankör?

Sanırım fark, bu liderlerin tarihteki önemlerinin farklılığından kaynaklanmıyor.

Fark, bu liderlerin “geçmişteki” değil “bugünkü” öneminden doğuyor.

Amerika’da hiç kimse Washington’ı “bugünkü” siyasi tartışmalarda “kendi görüşünü” savunmak için kullanmaz ama Türkiye’de bir kısım insan “kendi görüşlerini” Atatürk’ün arkasına saklanarak savunmak ister.

Atatürk’ü “tarihî bir lider” kimliğinden çıkarır, onu günlük bir politikanın bir parçası haline getirir.

Ama bunu yaparken bir şeyi unutur.

Siyaset, tartışmak demektir, Atatürk’ü “günlük siyasetin” parçası haline getirdiğinizde onu da günlük tartışmaların bir parçası yaparsınız.

Ya da hem Atatürk’ü siyasete sokar hem de onun “tartışılmasını” yasaklamaya çalışırsınız.

O zaman, Atatürk’ü “tabulaştırmak”, “insanüstü” bir varlık haline getirmek, ona neredeyse “kutsal biri” muamelesi yapmak zorunda kalırsınız.

Atatürk, “kutsal” biri mi?

“Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” diyen birini beğeniyorsanız, seviyorsanız, onun çok önemli olduğuna inanıyorsanız, onun düşüncelerini kendinize “mihmandar” seçiyorsanız, “ilimin en hakiki yol gösterici” olduğuna da inanmak zorundasınız.

İlimde, “kutsallığın” yeri var mı?

Atatürk’ü “kutsallaştırmaya” çalışanlar ya onun ne dediğini bilmiyorlar ya da ciddi bir çarpıtmayla onu kendilerine siyasi bir kalkan yapmaya uğraşıyorlar.

Ben, ikincisinin daha muhtemel olduğunu düşünüyorum.

Asla Atatürk’e “ilimin” ışığında bakmıyorlar.

Çünkü Atatürk, kendi “fikirlerinin” yetmediği noktada onlara “destek” olacak, onları eleştirilerden koruyacak “kutsal” bir muska onlar için.

Parlamento’da, Kürt açılımının ya da demokratik açılımın Atatürk’ün ölüm yıldönümünde konuşulamayacağını söyledi muhalefet partileri.

Neyi Atatürk’e saygısızlık olarak gördüler?

Yirmi beş yıllık savaşı bitirecek olan “Kürt açılımı” acaba “yurtta sulh” ilkesine hangi noktada aykırı?

Ben Atatürkçü değilim, onun zamanında yaşamış olsaydım herhalde onu ve arkadaşlarını değil, “demokrasi” isteyen grubun fikirlerini kendime yakın bulurdum.

Ama Atatürk’ün “tarihî bir lider” olarak gereken saygıyı görmesini, tarihî gerçekler ışığında değerlendirilmesini, hatalarının belli bir saygı çerçevesinde tartışılmasını isterim.

Türkiye’yi acı çekmekten kurtaracak çok önemli bir “barış açılımını” Atatürk’ün adıyla engellemeye çalışmak bana pek “saygılı” bir davranış gibi gözükmüyor.

Eğer “barış” konusunda fikirleriniz varsa söyleyin hep birlikte dinleyelim ama kendi fikirsizliğinize onu alet etmeyin bence.

Siz onun adını böyle kullandığınızda Atatürk’ü, hiçbir fikri olmayan, her değişime karşı çıkan, saçma sapan demagojilerle vakit geçiren bir insan grubuyla “özdeşleştirmeye” kalkıyorsunuz.

Unutmayın ki adının arkasına saklanmaya çalıştığınız insanın pek çok hatası vardı ama hiçbir zaman sizinki gibi çaresiz bir ucuzluğun adamı olmadı, fikirlerini söylerken kimsenin arkasına saklanmadı.

Kendi fikrini kendisi gibi söyledi. Ahmet Altan - 11.11.2009 TARAF

Devamını BURADAN okuyun...>>>



Snap Shots

Get Free Shots from Snap.com
 
^

Powered by BloggerAK Medya Haber Yorum Analiz by UsuárioCompulsivo
original Washed Denim by Darren Delaye
Creative Commons License