Adı katliam...
Başbakan Erdoğan dürüst davrandı, dün Dersim’den söz ederken resmî dili terk edip doğru konuştu... 1937 ve 1938’de “isyanı bastırmak” bahanesiyle düzenlenen askerî harekâtı, devletin değil halkın ona verdiği adla andı: “Dersim Katliamı.”
Bu topraklarda devlet eliyle gerçekleştirilen en kanlı katliamlardan biri olan bu olayın, yetmiş küsur yıl sonra, birdenbire, üstelik de o dönemin baş sorumlusu Mustafa Kemal Atatürk’ü de tartışmanın merkezine çekerek gündemimize girmesini, CHP’ye borçluyuz. Bunu, tarihin bir ironisi sayıyorum.
CHP’li Onur Öymen’in ön adıyla maalesef müsemma olmayan ama partisinin genel siyasetiyle fevkalâde uyumlu o açıklaması, sadece Dersim Katliamı’nda yakınlarını kaybetmiş olanların değil, başta CHP’nin oy tabanında ciddi bir yüzde oluşturan Aleviler olmak üzere, bu memleketin mazlum çoğunluğunun vicdanını derinden yaraladı.Ve yaralanan vicdan rahat durmaz... Yaralanan vicdan, unutmanın imkânsız, unutturmaya çalışmanın azap demek olduğunu bilir zira. İyileşmek, hatırlamakla başlar. İyileşmek, gerçekle başlar. İyileşmek, Onur Öymen gibilerinin “biliyorum ama söylemiyorum” dediklerini konuşmakla başlar.
Dünkü Akşam’da Özlem Çelik’in sorularına verdiği ibretlik yanıtlar, Onur Öymen’in bu toplumun iyileşmesinden nasıl çekindiğini, gerçeklerden nasıl korktuğunu ortaya koyuyor.
“Dersim’de doksan binden fazla insan öldürüldü. Masum insanlar da vardı aralarında” diyor Çelik, “siz bunları yok mu sayıyorsunuz?”
Cevap: “Ben mi bastırdım Dersim isyanını? O zaman Atatürk niye böyle davrandı? Celal Bayar Başbakan’dı. Fevzi Çakmak da Genelkurmay Başkanı. Onlar da mı faşistti? Biz kimseyi üzmemek için bildiklerimizi kendimize saklıyoruz. Kimseyi rencide etmemek için tarihi kurcalamıyoruz... Biz orada kimin ne yaptığını anlatmıyoruz. Atatürk ne dedi yaşananlarla ilgili, söylemiyoruz. Hiçbir şey bilmiyoruz anlamına gelmiyor bu.”
Onur Öymen sanıyor ki, bir vahşeti bilip de susarsan o vahşet unutulur, bir katliamla ilgili gerçekleri saklarsan gerçek er geç kaybolur. Sanıyor ki faşizme asla “faşizm” denmez bu ülkede, kültler asla yıkılmaz, tabular daima tabu kalır. Ve Atatürk’ü putlaştıranların, bugün hâlâ herkesi korkutabileceğini sanıyor olmalı ki “Cesaretiniz varsa Atatürk’ün dönemini eleştirin” de deyivermiş dün.
Anlaşılan Onur Öymen, Atatürk’ün dönemini eleştirmenin cesaret gerektirmesini hiç yadırgamıyor; Atatürk döneminin faşizan yasaklarının bugün hâlâ geçerli olmasını istiyor... Ve anlaşılan Taraf ’ı hiç okumuyor.
Okusaydı, 15 kasımda Yıldıray Oğur’un yazdığı, bir yandan CHP’yi ve AKP’yi eleştirirken bir yandan da Dersim gerçeğini anlatan o muhteşem yazı çıkacaktı karşısına:
“Dersimlilerin üstüne uçaklarla ‘Teslim olmazsanız cumhuriyetin kahredici ordusu tarafından mahvedileceksiniz’ bildirileri atıldığı 4 Mayıs 1937 günü Dersim’in kaderini belirleyen Bakanlar Kurulu toplantısına Atatürk başkanlık etti. Atatürk bazı manevraları bizzat izledi. Operasyonu harita başından bizzat takip etti. Çatışmalarda devlete yardım eden kişileri tanıyacak kadar olan biten hakkında saat saat malumat sahibiydi. Atatürk o dönemde hasta yatağında da değildi. Seyit Rıza ve adamlarının asılmasının ardından hem de yanına Dersim’i bombaladığı için gazetelerin manşetlerinden inmeyen manevi kızı Sabiha Gökçen’i alarak Elazığ’a, Dersim’e gitti, köprü açtı. Ve başta Sabiha Gökçen olmak üzere Tunç Eli denilen operasyona katılan askerlere madalya taktı. ‘Atatürk’e ibadetten’ söz edecek kadar sıkı bir Atatürkçü olarak yaşamış ve ölmüş Celal Bayar’ın bir röportajında söylediği gibi Atatürk ‘Sorumluluğu üzerime alıyorum, vuracağız Dersim’i’ dedi ve Dersim vuruldu.”
Resmî tarihin ve onun yalancı şahitlerinin unutturmaya çalıştığı Dersim Katliamı’nı böyle anlatıyor o günün başbakanı. Ve Onur Öymen gibileri, “Biz orada kimin ne yaptığını anlatmıyoruz” diye övünedursun, bugünün başbakanı Dersim Katliamı’na “Dersim Katliamı” diyebiliyor artık.
Ama tabii, katliama “katliam” demek yetmeyecek. Madem Onur Öymen, tartışmayı bir ucundan başlattı, Dersim enine boyuna irdelenmeli, gerçek tümüyle tebarüz etmeli artık. O zaman, Onur Öymen’in Dersim Katliamı’nı bir “yan hasar” olarak gösterme çabasının gülünçlüğü de ortaya çıkacaktır sanırım... Öymen gibi NATO’da çalışmış bir büyükelçinin çok iyi bilmesi gereken “yan hasar” (collateral damage) tanımı, “bir askerî harekatta, hukukî olarak hedef teşkil etmeyen sivillere verilen, kasıt içermeyen ve kısmî zararı” anlatır. Sivillere “aşırı” zarar veren, “kastî” bir eylem, “yan hasar” tanımını aşar ve “savaş suçu” kapsamında değerlendirilir.
Dedim ya, Onur Öymen 10 kasım günü Meclis Kürsüsü’nden Dersim’le birlikte Atatürk’ün günahlarını da tartışmaya açtığını fark etmemiş olmalı.
Ama yaptı bir kere... Bu tartışma sürüp gidecek.
Ve bu tartışmayı, resmî tarihin klişelerini kırarak izlemek istiyorsanız, bence Neşe Düzel’in Taha Akyol’la yaptığı mükemmel konuşmayı mutlaka okuyun. Atatürk’e gerçekleri anlamaya çalışarak bakan, tarihi cesaret ve vicdanla araştıran Taha Akyol’un anlattıklarını, Onur Öymen zihniyetinin panzehiri kabul edin. İyileşmeye başlayın.
Yasemin Çongar - 17.11.2009 TARAF
Devamını BURADAN okuyun...>>>
17.11.09
DERSİM KATLİAM
SUÇ
Sistem köklerine kadar sallanıyor.Önce “tek partiyle” sonra da “tek parti zihniyetiyle” yönetilen, ceza yasasını “faşist” İtalya’dan alan, Kürtleri, Alevileri, dindarları, solcuları, demokratları bazen öldürüp, bazen hapseden, kendi halkıyla sorunlar yaşayan, kendi halkını “psikolojik bir savaşın” hedefi yapan, “asker-sivil bürokrasiyi” devlet gibi, milleti ise bir “sömürge halkı” gibi gören, sadece devletin istediği gibi düşünülmesini, devletin istediği gibi yaşanılmasını, devletin istediği gibi ibadet edilmesini dikte ettiren, halkını ezen, sindiren, bastıran bir sistem yıkılmaya hazırlanıyor.
Yıkılmakta olan bu sisteme “Kemalizm” deniyor.
Neden “Kemalizm” dendiğini Neşe Düzel’in Taha Akyol’la yaptığı muhteşem konuşmada görüyoruz çünkü bu konuşmayla açıkça anlaşılıyor ki bu yapının kurulmasını isteyen, bu yapıyı savunan bizzat Mustafa Kemal Atatürk’ün kendisi.Onun için bu sistem onun adını taşıyor.
İktidarlarını sürdürebilmek için “her yolu mubah” gören Kemalistler sıkıştıklarını anlayınca yapabilecekleri en tehlikeli ve bence en “hainâne” hamlelerini yapıp “ulu önderlerini” ateş menziline atıyorlar.
Arkasına saklandıkları ve asla “eleştirilemeyeceğine” inandıkları Atatürk’ü bu çekişmenin son safhasında bir “kalkan” gibi kullanıyorlar.
Hiçbir “anti Kemalist’in” açıkça sormak istemeyeceği bir soruyu, Atatürk’ün “kurduğu” CHP’nin yöneticisi kendi savunabilmek için Akşam gazetesine verdiği demeçte soruyor:
“Atatürk faşist miydi?”
Kürt barışını engellemek için “Dersim katliamında Atatürk’ün kanlı önlemlerinin” arkasına sığındıktan sonra CHP’nin bu soruyu sorması da artık kaçınılmaz hale geliyor.
Ve, insanları iki şıktan birini seçmeye zorluyorlar.
Ya Dersim katliamını onaylayıp “çok doğru bir katliamdı” diyeceğiz ya da o katliama karşı çıkıp Atatürk’ün “faşist metotlar” uyguladığını söyleyeceğiz.
Buna gerek var mıydı?
Bence yoktu.
Atatürk’ü “mavi gözlü, sarışın, yakışıklı, iyi kalpli, modernist” görüntüsü içinde tarihin sayfalarına bırakabilir, bugünü bugünün koşullarıyla konuşabilirdik.
Ama Kemalistlerin “bugünün koşullarına” uygun olarak söyleyecekleri hiçbir lafları yok, onlar da bir çıkmazdalar, ya son kozlarını oynayıp Atatürk’ü tartışmaya sürecekler, ya da iktidardan usulünce çekilecekler.
İktidardan çekilmeye razı olamıyorlar.
Bundan sonra Atatürk’ün bütün gerçekleriyle tartışılmasından başka çare kalmıyor.
Akyol’un Düzel’e anlattığı Atatürk, “baskıcı, benmerkezci, sertlik yanlısı, katliamları bizzat planlayan” kimliğiyle tartışma gündeminde yer alacak.
Üstelik de en büyük darbeyi kendi taraftarlarından yiyecek.
“Dersim katliamını” gündeme getirenlerin de “Atatürk’ün faşist olup olmadığını” soranların da Kemalistler olacağı doğrusu akla gelmezdi.
Sanırım bu, “kaybedilmiş” bir savaşın son aşamasında yaşanan şaşkınlıktan kaynaklanıyor.
Bu şaşkınlık sadece CHP’de yok, ordunun yönetim kademelerinde de aynı savrukluğu görüyoruz.
Darbe planı hazırladığı belgelerle kanıtlanan bir albayı kurtarmak için hukuku bu kadar zorlamaya gerek yoktu.
Tarihin ve hayatın orduya verdiği emir çok açıktı:
“Siyasetten çekil, Kemalist bir sistem için direnme, demokrasinin yolunu aç.”
Bunu anlamadılar ya da anlamak istemediler.
Bana sorarsanız Albay Dursun Çiçek’i hukuku böylesine zorlayarak kurtarmaya uğraşmak büyük bir hataydı.
Siyasetten usulünce çekilebilirlerdi.
Şimdi ordunun çekilmeyeceği anlaşılınca işler daha keskinleşecek ve “suç belgeleri” birer birer ortaya dökülecek.
Çünkü ordunun içinde “demokrasi” isteyen güçler var ve onlar ordunun bütün “sırlarını” biliyorlar.
O “sırların” çoğu da işlenen “suçlarla” ilgili.
Biz bugün bir belge yayımlıyoruz, Genelkurmay hukukçularının hazırladığı raporda, daha önce Taraf’ta yayımlanan “Lahika’nın hükümeti devirme suçu” kapsamına girdiği, cezasının müebbet olduğu söyleniyor ve belgenin “imha edilmesi” öneriliyor.
“Müebbetlik” bir suç işlendiğini bizzat Genelkurmay hukukçularının söylediği bir belge var şimdi savcıların elinde.
Öyle bir noktaya doğru gidiyoruz ki ya Cemil Koçak’ın gene Neşe Düzel’e söylediği gibi ordu “darbe” yapacak ya da siyasetten çekilmemek için hukuku böyle zorlayarak ordunun bütün üst kademesini “sanık” durumuna sokacak.
Bu kadar zorlamanın bir anlamı yoktu.
Kendi halkını “yabancı” gören bir sistem seksen yıllık bir iktidardan sonra dönemini bitirdi, artık devam etmesi mümkün değil.
İktidardan çekilmek niye bu kadar zor?
Değer mi bütün bunlara?
Umarım, “değmez” diyecek aklı gösterirler.
Ahmet Altan - 17.11.2009 taraf
Devamını BURADAN okuyun...>>>
13.11.09
TBMM'DE TARİHİ GÜN
Demokratik açılım görüşüldü
Meclis Genel Kurulu'nda, demokratik açılımla ilgili genel görüşme önergesinin görüşmeleri yapıldı.
BAŞBAKAN RECEP TAYYİP ERDOĞAN
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, "Demokratik açılım"dan muradlarının sorunların minimize olduğu Türkiye olduğunu söyledi. Atatürk'ün 'Yurtta sulh, cihanda sulh' dediğini aktaran Erdoğan, "Yurtta sulhu kuramayanlar cihanda sulhu sağlayamaz." dedi.
Başbakan Erdoğan, TBMM Genel Kurulu'nda "Demokratik açılım"la ilgili olarak hükümetin görüşünü açıkladı. Erdoğan, Atatürk'ün en büyük başarılarından birisinin her türlü farklılığı TBMM çatısı altında, ardından Türkiye Cumhuriyet vatandaşlığı altında birleştirmek ve güçlendirmek olduğunu söyledi. Atatürk'ün 'Efendiler burada maksud olan ve meclis-i alinizi teşkil eden zevat yalnız Türk, Çerkez, Kürt, Laz değildir.' sözünü hatırlatan Erdoğan, "Bu meclis hep milletin kalmıştır, bundan sonra da kalacaktır. Türkiye'de her türlü meselenin konuşulacağı alan bu Meclis'tir. 89. yıl öncesinin gerisine düşemez. Bu Meclis 89 yıl öncesi demokrasi ilkelerinden taviz veremez. Varlık yokluk mücadelesi veren bir milleti küllerinden ayağa kaldıran Meclis her türlü sorunu çözecek tecrübeye sahiptir." şeklinde konuştu.Erdoğan, iktidar kadar muhalefetin de demokrasinin olmazsa olmaz unsuru olduğuna işaret ederek, "İktidar ile her konuda aynı düşünmesi düşünülemez. Bu demokrasinin doğasına aykırıdır. Ama her öneriye iktidarın diye temelden her meselenin karşısında durmak millet istifadesine değildir. Demokrasinin en temel şartı uzlaşı, görüş bildirmektir. Ama her türlü farklılığa karşı konuşmak, çözüm aramak demokarsinin gereğidir. Hükümet kendisini anlatmasın diye konuyu saptırmak muhalefet tarzı değildir. Bizler yeni değiliz. Bu Meclis'in kurulduğu günden beri tutanakları var. Ekranları başında aziz vatandaşlarımız tutarlılık istiyor. İzleyici tribünlerine el tutularak gelinirse bu Meclis ile bağdaşmaz." ifadelerini kullandı.
Türkiye'nin 86 yıl boyunca dünyadaki değişime ayak uydurduğu ölçüde ilerlediğini ve kalkındığını söyleyen Erdoğan, sözlerine şöyle devam etti: "Şu hususa dikkatlerinizi çekmek istiyorum. Trablus Savaşı'nda, Balkan Savaşı'nda, Çanakkale Savaşı'nda, Kurtuluş Savaşı'nda bu ülkeyi istiklaline kavuşturan Gazi Mustafa Kemal, savaştığı ülkelerle diplomatik ilişkileri geliştirmiştir. Atatürk küsmemiş. Husumet beslememiş. Tam tersine işgalci ülkelere cevabın verildiği düşüncesi ile ülkenin etrafına duvar örmemiş. Yurtta sulh, cihanda sulh demiştir. Yurtta sulhu kuramayanlar cihanda sulhu sağlayamaz."
Atatürk'ün 29 Ekim 1923'te ne kadar büyük düşündüyse bugün de aynı şekilde büyük düşündüğünü ifade eden Erdoğan, "Bu millete büyük düşünmek yaraşır. Küçük meselelere takılmamak gerekir. Ülke, millet ve devlet olarak hep büyük düşündük, büyük hedefler belirledik. Bugün de büyük düşünmek ve büyük hedeflere doğru kararlılıkla adım atmak bizim gibi bu yüce Meclis'in görevidir." şeklinde konuştu.
Demokratik açılım sürecini başlattıklarını anlatan Erdoğan, konuşmasına şöyle devam etti: "Bu süreci sadece terör olarak algılamak, Kürt sorunu olarak algılamak yanlıştır. Hedef milli birlik ve kardeşlik projesidir. Süreç demokratik açılım sürecidir. Burada öncelikli sorun terörle mücadeledir. Etnik unsurlarla mücadeledir. Bunun içinde Kürt, Arnavut, Türk sorunu da vardır. Hepsinin kendilerine göre sorunları var. Bunun yanında azınlıkların da sorunları var. İnanç gruplarının sorunları. Bunlar bana geliyor. Size gelmez çünkü sizin ihrapta yeriniz yok."
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'a seslenen Erdoğan, "Sayın Baykal 20 yıl önce yaptık diyor. Bakıyorsunuz ki şimdiki konuşma ile o günkü konuşmalar arasında farklar var." dedi. Erdoğan, şunları ifade etti: "İstiyoruz ki her sorun demokratikleşmenin gelişmesine yardımcı olsun. 72 milyon vatandaşın her birinin sofrasındaki ekmeği büyütmenin gayreti içindeyiz. Çare üretmenin derman üretmenin gayreti içindeyiz."
İSTANBUL BAĞIMSIZ MİLLETVEKİLLİ UFUK URAS
Bağımsız İstanbul Milletvekili Ufuk Uras, Kürt sorunu ile ilgili çözümün sürdürülebilir olması için toplumsal desteğin alınması gerektiğini söyledi. Genel Kurulda, ''demokratik açılım'' konusundaki Genel Görüşme önergesi üzerinde konuşan Uras, Cumhuriyet tarihine bakıldığında temel sorunların halen devam ettiğinin görüldüğünü söyledi.
Kürt sorunun, yerinin ve nedenlerinin belli olduğunu ifade eden Uras, bu konunun bir asayiş sorunu olarak görülmemesi gerektiğini dile getirdi. Uras, sorunun çözümüne ilişkin yapılacak yeni açılımların, beraberinde yeni çözümler üreteceğini kaydetti. Sorunun çözümünde, artık tarihte kalması gereken endişelerin ileri sürülemeyeceğini belirten Uras, çözüm için herkesin çaba sarf etmesi gerektiğini kaydetti. Uras, Kürt sorunu ile ilgili çözümün sürdürülebilir olması için toplumsal desteğin sağlanması gerektiğine işaret etti.
Ufuk Uras, 12 Eylül Anayasası'nın yerine daha demokratik bir anayasaya ihtiyaç olduğunu belirterek, ülkedeki çok kültürlülüğün, bir gerginlik kaynağı değil, zenginlik kaynağı olarak görülmesi gerektiğini kaydetti. Uras ayrıca, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinin yeniden ayağa kaldırılması için çaba sarf edilmesi gerektiğini söyledi. Uras'ın, konuşma süresinin bitmesi üzerine TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin, ek süre verdi. Bu sırada, CHP sıralarından gelen eleştiriler üzerine, Uras, ''Ben 10 Kasımda, kendimi 'aç aç gecesinde' zanneden milletvekillerinden değilim'' dedi.
AK PARTİ ADINA ADANA MİLLETVEKİLİ ÖMER ÇELİK
Adana Milletvekili Ömer Çelik, muhalefetin Kürt sorunu ile terör belasını görmezden geldiğini belirterek, geçmişten devraldıkları terörü bitirmek için kendilerini ortaya attıklarını söyledi. Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM)'nde demokratik açılım konusunda AK Parti grubu adına konuşan muhalefete yüklendi.
Kürt sorununun bugüne kadar siyasetçiler tarafından sümenaltı edildiğini ifade eden Çelik, kimsenin böyle bir lüksünün olmadığını belirtti. Çelik, "Biz burada bugün aslında milletin iradesini gösteren çok önemli bir görüşme yapıyoruz. Herhangi bir kitabevine giriniz, yüzlerce hatta binlerce Kürt sorunuyla ilgili kitap görürsünüz. Ortada bir sorun yoksa bu kadar literatür niye ortaya çıkıyor. Peki, Hükümet obeziteyi gündeme getirseydi aynı konuşmalar yapılacak mıydı? Siyasetçiler bu sorunları sümenaltı edemezler, bunları çözmek zorundalar. Bunlar yüksek siyasi sorumluluk gerektirir. Risk almayı gerektirir. Biz AK Parti olarak bu risklerden kaçıyor, bu riskleri göze alıyoruz. Her zerresine kadar milli olan bu projeyi yabancı odaklara bağlayanlar, iktidarları döneminde bu sorunu yabancı güçlerin himayesinden çıkarmak için ne yaptılar? Bu sorunu demokrasi dâhilinde çözmezsek bundan kim ne kazanacak? Utanmadan Damat Ferit benzetmesi yapıyorlar. AK Parti Damat Ferit Hükümeti'ne değil benzetilse benzetilse Kuva-i Milliye'ye benzetilir." şeklinde konuştu.
CHP'LİLER TEPKİLİ
Meclis Genel Kurulu'nda yine tartışmalar çıktı. CHP'li Onur Öymen'in salı günü PKK'ya karşı sürdürülen mücadeleyi anlatırken, Dersim olaylarını örnek verdiğini hatırlatan Çelik, 'anaların gözyaşı dökülmesin' ifadesini çürütmek için de Kurtuluş savaşı örneği vermesinin büyük talihsizlik olduğunu dile getirdi. Çelik, "Diplomatlık yapmış, bir partinin genel başkanvekilli yapan bir insan bu kadar mı kendi ülkesine yabancı olabilir?" diye sordu. Çelik konuşmasına şöyle devam etti: "Sayın Başbakanımızla ilgili konuşurken dikkatli konuşun. Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü ayırarak konuşuyorum. Yurt dışında Türk bayraklarıyla birlikte miting yapılan tek Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan'dır. Bu kadar bizi eleştiren muhalefetin somut önerileri var mı? Yok. Sadece diyorlar ki; 'Dağdakilere söyleyin, silahları bıraksınlar'. Kolaysa gidin Irak'a siz söyleyin. Sayın Türkiye Cumhuriyeti halkı. Evlerinden bizi izleyenler. Evinde kitabı olanlar okusun. Olmayanlar internetten girip Sayın Alpaslan Türkeş'ın Kürt meselesi üzerine yazdığı makaleyi okusun. Sonra da burada atıp tutulanlara baksın."
MHP'LİLER YİNE KIZDI
Ömer Çelik, MHP sıralarından gelen tepkilere cevap verince, tartışma çıktı. Oktay Vural ve Mehmet Şandır yerlerinden kalkarken, Meclis Başkanı Mehmet Ali Şahin araya girdi. MHP sıralarından gelen "abdest al gel" sözlerinden sonra Ömer Çelik, MHP'lilere "Mescid-i Aksa'ya yapılanları protesto edin de görelim." diye cevap verdi.
Ömer Çelik, Devlet Bahçeli'nin de imzasının da olduğu Öcalan'ın idamını engelleyen protokol metnini okurken, MHP'li milletvekilleri sıralarından laf atınca, Çelik, "PKK ile mutabakat yapan birilerini arıyorsanız kapıdan çıkacaksınız, orada bir ayna var, ona bakacaksınız." dedi.
BAYDEMİR'E KARŞILAMAMA GÖNDERMESİ
Çelik, konuşmasında DTP'ye de yüklendi. AK Parti'nin ortaya koyduğu çözüm sünecini sabote etmeye çalıştıklarını ifade eden Çelik, Başbakan'ın Diyarbakır'a giderken karşılanmamasından utanmaları gerektiğini söyledi. Çelik, "Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı karşılamayan bir şehrin belediye başkanının Almanya ve Fransa başbakanının önünde nasıl eğildiklerini gördük. Hiç utanmadınız mı?" diye sordu. Çelik'in bu sözlerinin DTP'lileri rahatsız etmesi dikkat çekti.
CHP GENEL BAŞKANI DENİZ BAYKAL
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Deniz Baykal, "demokratik açılım" sürecinde hükümetin PKK terör örgütü ile dirsek teması içine girdiğini söyledi. Baykal, elinde silah olanla, terör olanla müzakere yapılmayacağını dile getirdi.
Baykal, Meclis Genel Kurulu'nda "demokratik açılım" ile ilgili olarak partisinin görüşlerini açıkladı. Baykal, hükümeti sert bir şekilde eleştirerek, "PKK ve hükümet dirsek teması içine girmişlerdir."dedi.
"İşbirliği şartı olarak PKK'nın terörü bırakması ve bir daha terör yapmayacağı yönünde bir durum var mı? diye soran Baykal, "Çok açık şekilde 'silahı bırakmayı düşünmüyoruz' diye ardı ardına açıklamalar yapılıyor." diye konuştu.
Baykal, sürecin gizli bir süreç olarak götürüldüğüne işaret ederek, "Başbakan, 'hazmettire hazmettire yapacağız' dedi. Başbakan çoktan hazmetmiş. Bu samimiyetsizliğin bu işin temelinde olduğunu bize gösterdi. Bu süreci Hükümet tek başına mı yaptı yoksa belli kesimlerle bir dayanışmaya mı gitti? "sorusunu yöneltti.
Habur Sınır Kapısı'nda Türkiye'ye gelen terör örgütü üyelerine, siyasetçiler tarafından tutuklanmayacakları yönünde hukuk katledilerek söz verildiğini öne süren Baykal, bu sürecin ayaklarından birisinde hükümetin, diğerinde ise İmralı ve PKK olduğunu ileri sürdü.
"Hükümetin filen PKK'yı muhatap aldığını" ve "işbirliği içine girdiğini" iddia eden Baykal, "25 yıl mücadele ettikten sonra ellini kolunu sallayarak geliyor, senin müsteşarın, hâkimin karşılıyor. Bu süreç ne sevinç tablosu dolayısıyla yanlıştır, kılık kıyafetten dolayı yanlıştır. Özü itibariyle yanlıştır. Elinde silah olanla, terör olanla hiç bir hükümet müzakere yapmaz. İngiltere de İspanya da etmemiştir. Terörle mücadele edilir, müzakere edilmez. En kısa zamanda PKK'nın silah bırakmasını sağlamaktır. PKK'nın silahı bırakması gerektiğini çıkarsınız söylersiniz. " şeklinde konuştu.
Baykal'ın, 20 yıl önce bir rapor hazırladıklarını belirterek, "Ben Kürdüm demek yasak iken biz bunun yanlış olduğunu cesurca çıkıp söyledik.'Kürtler vardır ve ana dilini konuşma hakları vardır ve bunu kimse engelleyemez' dedik." sözlerine ise DTP'li milletvekilleri tepki gösterdi. DTP'li Sırrı Sakık, "partiden bunu söyleyen milletvekillerin kim ihraç etti" diye bağırdı.
DTP GENEL BAŞKANI AHMET TÜRK
DTP Genel Başkanı Ahmet Türk, ciddi bir çözüm yaklaşımı gösterilmesi durumunda, silahların 3 ay içinde Türkiye'nin gündeminden kalkabileceğini söyledi.
Türk, TBMM Genel Kurulunda görüşülen ''Demokratik açılım'' ile ilgili genel görüşme önergesi üzerinde partisi adına yaptığı konuşmada, ciddi bir çözüm yaklaşımı gösterilmesi durumunda, silahların 3 ay içinde Türkiye'nin gündeminden kalkabileceğini ifade etti.
''Bu meselede canı yanmayanlar, yüreği dağlanmayanlar rahat olabilirler. Ancak hiç kimse, bize bir daha bu acıları yaşatma hakkına sahip değildir ve bundan sonra da olamayacaktır'' diyen Türk, siyasi ve ekonomik rantları için bu acıların sürmesini isteyenlere karşı demokrasi mücadelelerini sürdürdüklerini, bundan sonra da kararlı bir biçimde sürdürmeye devam edeceklerini bildirdi.
''TEMEL YANILGI''
''Sorunların üstüne şiddetle gidildiğini, tepkilerin nedenlerinin doğru analiz edilmediğini, demokratikleşme hamleleriyle yaklaşılmadığını'' bildiren Türk, ''Bunlar yapılmış olsaydı; bu gün 40 bin ölüden, binlerce faili meçhulden bahsetmeyecektik. Boşaltılmış üç bin köyden, göçe zorlanan milyonlardan, yitip giden yüzlerce milyar dolardan söz ediyor olmayacaktık. Taş attığı için, hapislere tıkılan yüzlerce çocuğun dramı ile yüz yüze kalmayacaktık'' dedi.
''İşte, tam bu noktada, PKK'nın bir sonuç olduğunu ifade etmek istiyorum'' diyen Türk, sözlerini şöyle sürdürdü:
''PKK, devletin ve hükümetlerin siyasal hataları neticesinde ortaya çıkmış bir sonuçtur. Ancak devlet, bu sonucu ortadan kaldırmayı bir çözüm politikası olarak benimsediği için, sorunun nedenleri hiçbir zaman ele alınmamıştır. Bize göre temel yanılgılı yaklaşımlardan biri budur.
Kimi çevreler ise aslında Kürtlerin herhangi bir sorununun olmadığını, bu taleplerin dış güçlerce üretildiğini, herkesin eşit yurttaş olarak bu ülkede yaşadığını savunarak sorunu görmemeyi tercih etmiştir.
Eğer eşit yurttaş olduğumuzu, hiçbir sorunumuz olmadığını iddia ediyorsanız, lütfen biraz empati yapın. Bir an düşünün; Birileri çıksa ve 'yeryüzünde Türkçe diye bir dil yoktur' dese ve tek kelime Kürtçe bilmeyen sizin çocuğunuza, zorla Kürtçe eğitim yaptırsa, kendinizi eşit yurttaş olarak hissedebilir misiniz bu ülkede?
Bu haksızlığa karşı çıkmazsanız, insanlık onurunuzu koruyabilir misiniz? Eminim bunun düşüncesi bile, bazılarınızın tüylerini diken diken ediyordur. İnsanın kendi ülkesinde, kendi anavatanında, kendi devleti tarafından dilinin inkar edilmesi, yasaklanması, yok sayılması nasıl bir travma yaratır? Bunu anlayabilir misiniz? İşte, düşüncesi bile, sizin tüylerinizi diken diken eden bu trajediyi biz yıllardır yaşıyoruz. Hiç değilse onurumuzu korumak için, bu politikalara karşı çıkıyoruz.''
''BİZ ÇÖZMEZSEK, KİMSE GELİP ÇÖZEMEZ''
DTP Genel Başkanı Türk, uluslararası oyunları bozmanın ve boşa çıkarmanın tek yolu demokratik çözüm olduğunu ifade etti. ''Bu, sorunumuzu çözmezsek, kimse gelip bizim sorunlarımızı çözemez, belki çözülsün de istemez. Demokrasisini kendi özgücüyle güçlendiremeyen hiçbir toplum, esaretten kurtulamaz'' dedi.
''Bizi bir arada tutan yeterince ortak değerimiz vardır, var olmaya devam eder'' diyen Türk, 'Hiç kimsenin bayrakla, sınırlarla bir sorunu yoktur, olmaz. Ülkenin ortak dili Türkçedir, Türkçe olmaya devam eder. Hatta kendi anadilinde eğitim yapacak olanlar için, Türkçe ortak iletişim dili olarak korunur'' diye konuştu.
Ahmet Türk, Türkiye'nin demokrasi dışında başka bir çıkış yolu kalmadığını, demokrasinin ülkeye zarar getireceğini söylemenin de kimsenin savunabileceği bir şey olmadığını belirtti. Hükümetin, ''Kürt Açılımı'' adıyla başlattığı, sonra da ''Milli Birlik Projesi'' adında karar kıldığı sürecin, anlatmaya çalıştığı çözüm zihniyetinden uzak olduğunu kaydeden Türk, ''Hükümet şundan emir aldı. Bu bir dış dayatmadır, ABD projesidir'' denilerek Hükümetin küçük düşürülmesini de doğru bulmadıklarını söyledi.
''GELİN HEP BERABER SORUMLULUK ALALIM''
DTP Genel Başkanı Türk, bu dönemde ortaya konulan yaklaşımların darlığına rağmen umutsuz olmadıklarını söyledi. ''Ortada bu kadar tarihi gerçekler ve yaşanmış acılar varken, 'ben meseleyi askeri operasyonlarla çözerim' diyen bir politikacı, çözümsüzlüğe hizmet eder'' diyen Türk, üstlendikleri sorumluluk gereği, bırakın tek bir yurttaşın ölmesini, burnunun kanamasının bile, makamlarıyla kıyaslanamayacak kadar değerli olduğunu, barış için koltuklarından değil, canlarından vazgeçmeye hazır olduklarını bildirdi.
Türk, ''Tarih karşısında onurlu bir yere sahip olmak her siyasetçiye nasip olmaz. Gelin bu onuru hep birlikte paylaşarak, çocuklarımıza barış ve huzur içerisinde yaşanacak bir gelecek armağan edelim. Bizler bugün varız, yarın yokuz. Ama halklarımız hep var olacak. Bizi ya minnetle ya da öfkeyle anacaklar. Gelin hep beraber sorumluluk alalım. Bu sorunları çözelim ki, gelecek kuşaklar da bizi minnet ve şükranla ansınlar'' diyerek sözlerini tamamladı.
Türk'ün konuşmasını, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan başta olmak üzere, AK Parti'li milletvekilleri alkışlarken, DTP'li milletvekilleri de ayakta alkışladı.
İÇİŞLERİ BAKANI BEŞİR ATALAY
İçişleri Bakanı Beşir Atalay, izledikleri aktif dış politika sonucu, terör örgütünü bölgede ve dünyada büyük ölçüde yalnızlaştırdıklarını söyledi.
Atalay, Genel Kurulda, ''Demokratik açılım'' adı da verilen ''Milli Birlik ve Demokratik Açılım Projesi''nin genel görüşmesinde yaptığı konuşmada, demokratik açılımın süreci ve kapsamı hakkında bilgi verdi.
Demokratik açılımın birbiriyle bağlantılı iki temel hedefi olduğunu belirten Atalay, bunların birincisinin terörün sonlandırılması, ikincisinin de demokrasi standardının yükseltilmesi olduğunu söyledi. Ülkenin bütün sorunlarının çözümünü demokraside gördüklerini ifade eden Atalay, Türkiye'nin ertelenmiş, dondurulmuş, ihmal edilmiş ve bu nedenle kronik hale gelmiş siyasi, sosyal ve ekonomik sorunların çözümünün demokratikleşme olduğunu kaydetti.
Atalay, cesurca ve kararlılıkla yüzleşmek zorunda olunan, her biri onlarca yıllık geçmişi olan sorunların çözümünün, doğası gereği bir anda olamayacağına dikkati çekti. Terörün sonlandırılmasının, terörle çok boyutlu ve kapsamlı mücadeleyi gerektirdiğini kaydeden Atalay, bu bilinçle hareket eden Hükümetin, terörle mücadelede, bütün imkanlarını seferber ettiğini, vatandaşların can ve mal güvenliğini sağlamak, ülkenin birlik ve beraberliğini güçlendirmek için her türlü tedbiri aldığını söyledi.
Atalay, güvenlik güçlerinin terörle mücadeledeki kahramanlığının, başarısının birlik ve beraberliği koruyan en önemli unsur olduğunu belirterek, şimdiye kadar olduğu gibi, bundan sonra da güvenlik güçlerine her türlü desteği vermeye devam edeceklerini ifade etti.
'TERÖR ÖRGÜTÜNÜ, BÖLGEDE VE DÜNYADA YALNIZLAŞTIRDIK''
Terörü besleyen kaynakların kurutulması ve istismar unsurlarının ellerinden alınması için önemli çalışmalar yapıldığını ifade eden Atalay, şunları söyledi:
''Bunlara ilaveten izlediğimiz aktif dış politika sonucu, terör örgütünü dünyada ve bölgede büyük ölçüde yalnızlaştırdık. Özellikle sınır komşularımız Irak, İran, Suriye ve diğer ülkelerle yürüttüğümüz aktif ve yapıcı diplomasi sonucunda, terör örgütü önemli ölçüde etkisiz hale getirilmiştir. Terör örgütüne verilen uluslararası destek büyük oranda önlenmiştir. Bundan önce olduğu gibi bundan sonra da Hükümetimiz, Türkiye'nin ayağında bir pranga olan terör sorununu çözme konusunda kararlı olmaya devam edecektir. Ülkemize ve milletimize her yönden kaybettiren terörün olmadığı bir Türkiye, hepimizin huzur ve güven içinde, özgürce yaşayacağı bir Türkiye olacaktır.''
''AMAÇ, TÜRKİYE'NİN DEMOKRASİ AÇIĞINI KAPATMAK''
Atalay, AK Parti'nin varlık sebeplerinden biri ve belki de en önemlisinin, Türkiye'nin demokrasi açığını kapatmak olduğunu kaydederek, ''AK Parti iktidarı, bir yandan halkın iradesinin gerçek anlamda yönetime yansıması, diğer yandan da bireysel hak ve özgürlükler alanının genişlemesi için çok büyük gayret göstermiştir'' dedi.
Aslında tüm bu gayretlerin, atılan adımların, insan odaklı siyaset anlayışlarının ürünü olduğunu anlatan Atalay, ''Biz, insanımızı hiçbir ayrım gözetmeksizin onurlu birer varlık olarak görüyoruz. Çünkü insan eşref-i mahlukattır, yani yaratılmışların en şereflisidir. Partimizin ismindeki 'adalet' ve 'kalkınma' kelimeleri de insanın onurlu bir varlık olarak yaşamasına bir atıftır'' diye konuştu.
Atalay, buradaki adaletin, insan onurunun gerektirdiği, herkesin temel hak ve özgürlüklere sahip olarak eşit ve hür vatandaş olarak yaşadığı bir siyasal düzeni işaret ettiğini söyledi. Bakan Atalay, kalkınmanın ise yine insanın onurlu bir yaşam sürdürmesini sağlayacak bir ekonomik seviyeyi ifade ettiğini vurguladı.
''DEMOKRATİK AÇILIMLA ADALETİ GÜÇLENDİRECEĞİZ''
Demokratikleşmenin, insanların hak ettiği, eşit ve özgür vatandaşlar olarak aidiyet duygusunun geliştiği bir siyasi düzenin pekiştirilmesini sağlayacağını belirten Atalay, şunları söyledi:
''Unutmayalım ki, sosyo-ekonomik ve siyasal sorunlarımızın çoğunun kaynağında adaletsizlik vardır. Adaletin gerçek manada tesis edildiği yerde barış ve huzur vardır. Adaletin olduğu yerde sağlıklı bir birey-devlet ilişkisi vardır.
İşte biz, demokratik açılımla, mülkün temeli olan adaleti güçlendirmeye çalışıyoruz. Ülke sınırları içerisinde ve kim olursa olsun, herkesin kendisine adil davranıldığı ve bu devletin eşit ve özgür bir vatandaşı olarak görüldüğü duygusunu pekiştirmeye çalışıyoruz.
Aslında, demokratik açılımın hedeflerinin gerçekleşmesi, alınacak idari ve yasal tedbirlerle beraber elde edilecek kazanımların kimi hak ve özgürlüklerin standardının yükseltilmesinin, insan onuru ve adalet gibi değerlere dayanan bir zihniyetin toplumda yaygınlaşmasına bağlıdır. Kısacası, demokratik açılım köklü bir zihniyet değişikliğini ve dönüşümünü gerektirmektedir. Bütün vatandaşlarımızın yürekten inandığı bir iklim değişikliğini gerektirmektedir.''
''TÜRKİYE SON 7 YILDA BÜYÜK DÖNÜŞÜM GEÇİRDİ''
Meclisin, hükümetleri döneminde büyük fedakarlık ve kararlılık içinde çalıştığına işaret eden Atalay, başta Anayasa olmak üzere ilgili yasalarda demokratikleşme ve insan haklarının geliştirilmesi alanında önemli değişiklikler yapıldığını anımsattı.
''Türkiye'nin son yedi yılda her alanda ne kadar büyük bir dönüşüm geçirdiğini anlamak için yapılanların bazılarını burada hatırlatmakta fayda görüyorum' diyen Atalay, şöyle devam etti:
''İktidara gelir gelmez, insan haklarına saygının ve demokratikleşmenin bir göstergesi olarak, olağanüstü hal uygulamasına son verdik. Olağanüstü yönetimler, terörle mücadelenin gerektirdiği bir durum olarak savunulabilir. Ancak olağanüstü yönetimin, doğası gereği geçici olması gerekirken, hepimizin malumudur... Özellikle 90'lı yıllarda ülkemiz, faili meçhullerle, yargısız infazlarla ve işkencelerle anılan bir ülke haline gelmişti. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin verdiği yüzlerce ihlal kararıyla, ülkemizin uluslararası camiada ne kadar zor duruma düştüğü herkes tarafından bilinmektedir. Türkiye'yi, adeta olağan hale gelen olağanüstü halden hükümetimiz çıkarmıştır.
Aynı şekilde, normalleşme politikamızın bir parçası olarak, olağanüstü dönemleri çağrıştıran ve yargı bağımsızlığı noktasında sürekli tartışma konusu olan Devlet Güvenlik Mahkemeleri hukuk sistemimizden çıkartılmıştır. 'İkiz sözleşmeler' olarak bilinen Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi ile Sosyal ve Ekonomik Haklar Sözleşmesi hükümetimiz döneminde bu Yüce Meclis tarafından onaylanarak ülkemiz açısından bağlayıcı hale gelmiştir.''
İNSAN HAKLARI ODAKLI ANLAYIŞ
2004 yılında yapılan Anayasa değişikliğiyle, temel haklara ilişkin uluslararası anlaşmaları, iç hukuk sisteminde üstün bir konuma taşıdıklarını belirten Atalay, bu değişikliğin, uluslararası insan hakları mekanizmalarına olan bağlılık, dolayısıyla insan hakları odaklı siyaset anlayışlarının somut tezahürü olduğunu vurguladı.
Atalay, normalleşme sürecinde, düşünce ve ifade özgürlüğünün genişletilmesi ve terörle mücadele alanındaki aksaklıkların giderilmesi amacıyla Terörle Mücadele Kanunu'nda önemli değişiklikler yapıldığını anımsattı. Vatandaşların günlük yaşamlarında geleneksel olarak kullandıkları farklı dil ve lehçelerin öğrenilmesi için özel kurslar açılabilmesine imkan sağlandığını hatırlatan Atalay, farklı dil ve lehçelerde yayın yapılmasının yasal güvenceye kavuşturulduğunu, TRT 6'nın yayın hayatına başladığını söyledi.
''İşkenceye sıfır tolerans'' politikası çerçevesinde yasal değişiklikler yapıldığını belirten Atalay, işkence ve kötü muamele suçunun tanımının genişletildiğini, cezaların artırıldığını, bu cezaların tecili ve paraya çevrilmesinin önlendiğini kaydetti. Bakan Atalay, ''Bugün Türkiye, artık faili meçhullerle, yargısız infazlarla, işkence ve kötü muamelelerle anılmayan bir ülke haline geldiyse bunda AK Parti Hükümetlerimizin kararlı ve ısrarlı mücadelesi belirleyici olmuştur'' dedi.
Atalay, insana saygı esasına dayanan, özgürlükçü karakteri ön planda bir ceza hukuku düzeni kurulması amacıyla Türk Ceza Kanunu, Ceza Muhakemesi Kanunu, Kabahatler Kanunu, Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ve Denetimli Serbestlik Kanunu çıkarıldığını anımsattı.
''SİVİL TOPLUM GÜÇLENDİRİLDİ''
Demokratik bir yönetimin hayata geçirilmesi için, sivil toplumun güçlenmesi ve örgütlenme özgürlüğünün sağlanmasının çok önemli olduğuna işaret eden Atalay, bu amaçla, 5253 sayılı Dernekler Kanunu'nun yürürlüğe konulduğunu ve dernek kurma hakkına getirilen kısıtlamalar kaldırılarak, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine uygun olarak örgütlenme özgürlüğü sağlandığını kaydetti.
Atalay, toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının kullanımının daha demokratik temele dayandırılması amacıyla 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu'nda da gerekli değişiklikler yapıldığını, açık, şeffaf ve hesap veren yönetim anlayışının gereği olarak Türkiye'de ilk defa 4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu çıkarıldığını hatırlattı.
Bakan Atalay, demokratikleşmenin ve yerelleşmenin bir gereği olarak, belediyeler ve il özel idarelerin, Anayasada belirtilen 'yerinden yönetim' ilkesi çerçevesinde yeniden ele alındığını, bu çerçevede önemli yasal değişiklikler yapıldığını kaydetti.
İçişleri Bakanı Beşir Atalay, talep olması halinde isimleri değiştirilen yerleşim birimlerine, mevzuat hükümlerine uygun olarak eski isimlerinin verilmesine imkan sağlanacağını bildirdi. Demokratikleşme ve insan hakları alanında yapılanların yanı sıra sosyo-ekonomik yaraların sarılması ve altyapı sorunların çözümü için de çalışmalar yaptıklarını belirten Atalay, ''İzlediğimiz ekonomi politikaları sayesinde tüm vatandaşlarımızın refah düzeyi yükselmiş, geçmişe göre çok daha iyi bir duruma gelmiştir'' dedi.
Bölgeler arasında ekonomik kalkınma ve sosyal gelişme farklarını ortadan kaldıracak, geri kalmışlığın getirdiği işsizlik ve göç gibi sorunlarda rahatlama sağlayacak projelere ağırlık verdiklerine değinen Atalay, bu kapsamdaki Konya Ovası Projesi, Doğu Anadolu Projesi ve Güneydoğu Anadolu Projesinin 2013 yılında bitirilmiş olacağını bildirdi.
AÇILIMIN SLOGANI ''HERKES İÇİN DAHA FAZLA ÖZGÜRLÜK''
''Şehit ve gazilerimizin bu vatan için yaptıkları büyük fedakarlığı biz çok iyi biliriz'' diyen Atalay, Şehit ailelerinin ve gazilerimizin tüm meseleleriyle yakından ilgilendiklerini vurguladı.
Atalay, bugüne kadar şehit yakınları ve gazilerden 10 bin kişinin kamu kurumlarında ve özel sektörde istihdam edildiğini belirterek, köylerine dönmek isteyen ailelere yönelik başlatılan Köye Dönüş ve Rehabilitasyon Projesinin 14 ilde sürdürüldüğünü söyledi. Atalay, ''AK Parti iktidarları döneminde alınan tedbirler sayesinde terör örgütünün ve bu sektörden beslenenlerin istismar ettiği unsurlar ellerinden bir bir alınmakta ve vatandaşlarımıza sahip çıkılmaktadır. Biz terörle mücadele ve demokratikleşme çerçevesinde attığımız bu başarılı adımları kesinlikle yeterli görmüyoruz. Bundan sonraki dönemde de milletimizin hak ettiği demokrasi ve insan hakları standartlarını yakalamaya yönelik kısa, orta ve uzun vadeli tedbirleri almaya devam edeceğiz'' diye konuştu.
Tedbirlerin, ülkenin tamamını rahatlamaya dönük olduğunu vurgulayan Atalay, şöyle devam etti: ''Zira, biz demokratikleşmenin toplumun bütün kesimlerini kapsadığı zaman başarılı olacağına inanıyoruz. Bu nedenle, demokratik açılımın sloganı 'herkes için daha fazla özgürlük'tür. Biz, herkes için daha fazla haklar, daha fazla özgürlük ve daha fazla demokrasi diyoruz. Bu, Türkiye'yi zayıflatmaz, tersine güçlendirir. Hangi gerekçeyle olursa olsun, temel hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkesi korumak, demokratik hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetinin vazifesidir. Hükümetimiz, bu anayasal yükümlülüğün bilinciyle, mevcut insan hakları mekanizmalarını daha etkin hale getirmiştir.''
''SÜRECİN ÖNEMLİ YANSIMALARI...''
İçişleri Bakanı Atalay, açılım kapsamında yapılan kısa vadeli işlerin yasal düzenleme gerektirmediğini, bu çalışmaların idari tedbirler ve yönetmelik değişiklikleriyle yürütüldüğünü belirterek, orta vadeli çalışmalar doğrultusunda yasal düzenlemelerin yapılacağına dikkati çekti.
Atalay, ''Vatandaşlarımızın kullandığı farklı dil ve lehçelerle ilgili üniversitelerimizde akademik araştırma yapılması, enstitü kurulması ve seçmeli ders konması gibi uygulamalar, bu sürecin önemli yansımalarındandır'' dedi.
RTÜK'ün, farklı dil ve lehçelerde yayın yapılmasına imkan verecek kararının önemine de değinen Atalay, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde yaşayanların günlük yaşamlarını kolaylaştırmayı amaçlayan; yol kontrollerinin azaltılması ve yayla yasaklarının kaldırılması gibi idari tedbirler üzerinde de çalışıldığını bildirdi.
Atalay, ''Terörle mücadeleyi aksatmayacak şekilde, bölgedeki insanlarımızın günlük yaşamlarının normalleşmesini sağlayacak bu tür tedbirlerin çok önemli olduğunu düşünüyoruz. Diğer yandan, toplumsal ve dini hizmetler dahil, vatandaşlarımızın sosyal yaşamlarında farklı dil ve lehçeleri kullanmalarının önündeki engeller de kaldırılacaktır'' dedi.
FARKLI DİL VE LEHÇELERDE PROPAGANDA İMKANI...
İçişleri Bakanı Atalay, ''Bugüne kadar çeşitli sebeplerle isimleri değiştirilen yerleşim birimlerine, yerel talep olması halinde, mevzuat hükümlerine uygun olarak eski isimlerinin verilebilmesine imkan sağlanacaktır. Diğer yandan, siyasi partiler hukukunun alanını genişletmeyi, ifade ve örgütlenme özgürlüğünün bir gereği olan siyasi propaganda hakkının önündeki bazı yasal engellerin kaldırılması gerektiğini düşünüyoruz. Söz gelimi, siyasi partilerin seçim çalışmalarında vatandaşlarımızın kullandıkları farklı dil ve lehçelerde de onlara seslenebilme imkanı verecek gerekli çalışmalar bunlardandır'' diye konuştu.
13.11.2009 samanyoluhaber.com
Devamını BURADAN okuyun...>>>
MUHALEFETİN İNSANLIĞI
Kürt sorununun barışla çözülmesine, yirmi beş yıldır süren savaşın sona ermesine, Kürtlerin eşit vatandaşlar olacağı demokratik bir yapının kurulmasına baştan beri karşı çıkan CHP, bu sorunun “nasıl çözüleceği” hakkında bir açıklama yapmıyordu.Sonunda baklayı ağızlarından çıkardılar.
“Çocuklar ölmesin, analar ağlamasın” diyenlere cevap veren Onur Öymen, “Dersim isyanında analar ağlamadı mı” diye sordu.
Öymen’e göre orada da analar ağlamış ama kimse “annelerin gözyaşlarına aldırmamıştı”, doğru olan da buydu.
İnsanlar ölmeli, anneler de ağlamalıydı.
Öymen, ardından bir açıklama daha yaptı.
Sözlerinin arkasında olduğunu söyleyen Öymen, AKP’nin bu barış açılımına “Atatürk’ün bazı sözlerini” dayanak yaptığını vurguladı.
Dayanak yapıldığı ileri sürülen söz şu meşhur, “yurtta sulh, cihanda sulh” lafı.
Öymen’in de karşı çıktığı bu.
Atatürk’ün Dersim meselesini “yurtta sulh” ilkesiyle çözmediğini, Atatürk’ün “terör örgütleriyle müzakere yöntemini” benimsemediğini söylüyor.
“Atatürkçü” bir parti olarak da Kürt meselesinde “Atatürk’ün yöntemini” tercih ediyorlar.Atatürk nasıl çözmüş peki Dersim sorununu?
Ayşe Hür’ün bir daha yayımladığımız yazısında sorunun nasıl “çözüldüğünü” ayrıntılarıyla okuyacaksınız.
Ben o yazıdan, o dönemde Genelkurmay Başkanı’na yazılan bir rapor bölümünü alacağım önce:
“Dersimli okşamakla kazanılmaz. Silahlı Kuvvetlerin müdahalesi Dersimliye daha çok tesir yapar ve ıslahın esasını teşkil eder. Dersim evvela koloni gibi nazarı itibara alınmalı. Türk camiası içinde Kürtlük eritilmeli, ondan sonra ve tedricen öz Türk hukukuna mazhar kılınmalıdır.”
Ülkenin bir bölümü olan Dersim “koloni” gibi görülecek, Dersimliye iyi davranılmayacak, silahla müdahale edilecek.
CHP’nin de aklına yatıyor bugün bu yöntem.
Dersim yerine şimdi çok daha geniş bir bölgeyi “koloni” olarak göreceğiz, bütün Güneydoğu “koloni” olacak.
Peki, daha sonra bu Güneydoğu “kolonisine” Atatürk yöntemiyle ne yapacağız?
Atatürk’ün Dersimlilere yaptığını.
Atatürk’ün, CHP’nin çok hoşuna giden yönteminin ayrıntılarını da o günlerde Dersim’de görevli olan İhsan Sabri Çağlayangil anlatıyor.
“Mağaralara iltica etmişlerdi. Ordu zehirli gaz kullandı. Mağaraların kapısının içinden. Bunları fare gibi zehirledi. Yediden yetmişe o Dersim Kürtlerini kestiler. Kanlı bir hareket oldu. Dersim davası da bitti.”
“Fare” gibi zehirlemişler, “Kürtleri yediden yetmişe” kesmişler.
CHP’nin beğendiği yöntem bu.
“Terör örgütleriyle müzakere etmeyen” Atatürk gibi davranılmasını istiyorlar.
Artık bu ülkede sahtekârlıklara, demagojilere, yalanlara, çarpıtmalara boş verip açıkça konuşmamız gerekiyor.
“Biz Atatürkçüyüz” diyen insanlar, Onur Öymen gibi Atatürk’ün bu tarz “çözümlerini” tercih etmemizi mi savunuyorlar?
“Atatürkçü” olmak, Atatürk’ün yaptığı her şeyi doğru bulmak ve bugün aynen tekrarlamak anlamına mı geliyor?
Tarihî bir figürü, “yurtta sulh, cihanda sulh” sözleriyle hatırlamayı tercih eden insanlara, “o sözleri unutun, siz Dersim katliamını örnek alın” demek mi Atatürkçülük?
Atatürk, Dersim’de katliam yaptı diye şimdi de Güneydoğu’da katliam mı yapılsın?
Öymen belki unutuyor ama “bazı Atatürkçüler” bunu zaten denediler, 17 bin kişi sokaklarda vuruldu Güneydoğu’da, kırk bin kişi dağlarda öldürüldü.
Daha kaç bin kişinin öldürülmesi gerekiyor?
“Yediden yetmişe Kürtleri kesmek” mi Atatürkçülerin savunduğu yöntem?
Atatürk büyük başarıları olan, çok da büyük hatalar yapan bir liderdi, onu kendi yaşadığı şartlar içinde soğukkanlı bir şekilde tartışmak en doğrusudur ama siz alır Atatürk’ü bugünkü “kanlı çözüm önerilerinize” alet ederseniz, Atatürk’ü çok hırpalanacağı bir tartışmaya sokarsınız.
Eğer “Dersim katliamını” çok doğru buluyorsanız niye okullarda o katliamı değil de “yurtta sulh, cihanda sulh” lafını öğretiyorsunuz?
CHP, akıl ve vicdan çizgisinden, insanlığın ortak adalet duygusundan kopmuş gözüküyor.
Nedenini anlayamadığımız bir çıldırma hali bu.
İnsanlıktan, akıldan, vicdandan nasibini almış hiç kimsenin CHP’nin önerilerine alkış tutacağını sanmıyorum.
Ama asıl sesi çıkması gerekenler bence samimi “Atatürkçüler”.
Kürtlerin “yediden yetmişe” öldürülmesini çözüm önerisi olarak dile getiren bu tuhaf ve hastalıklı yaklaşıma Atatürkçüler ne diyor?
Destekliyorlar mı bu öneriyi?
Sanırım buna artık açık bir cevap vermeleri gerekiyor.
İçi boş hamasi laflar, sonunda CHP gibi partilerle Öymen gibi insanlara “katliam önerileri” yapmanın yolunu açıyor çünkü.
Ahmet Altan - 13.11.2009 taraf
Devamını BURADAN okuyun...>>>
...ZULÜMDÜR, CİNAYETTİR
TBMM Genel Kurulu bugün ‘Açılım’ konusunda ‘Genel Görüşme’ için toplanacak. ‘Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir’ özdeyişine uygun biçimde ‘Cumanın gelişi salıdan belli oldu.’ Yani, ‘Açılım’ın ‘Genel Görüşme’ amacıyla TBMM gündemine alınıp alınmayacağını belirleyecek olan ve Salı günü yapılan ‘ön görüşme’de ortaya çıkan tablo, bu ‘Açılım’ın CHP ve MHP’nin herhangi bir esaslı katkısı olmadan yürümek zorunda olduğunu belli etti.Ak Partililer gözlerini dört açmalı ve ‘keşke işin en başında CHP ve MHP ile görüştükten sonra ‘Açılım’ başlatılsaydı’ cinsinden gereksiz bir ‘özeleştiri’ havasına kapılarak kendilerini ‘CHP-MHP söylemi’ne teslim eden bir ruh haline girmemelidirler. Kürt sorununa çözüm arayışı-Demokratik Açılım-Milli Birlik Projesi, adını ne koyarsanız koyun, sonuç itibarıyla bir ‘iç barış’ projesinin gerçekleşmesi, ‘varoluşunu savaşa endekslemiş’ olanlar ile uzlaşma arayarak gerçekleşemez.
Bunun neden mümkün olamayacağını Salı günü CHP adına TBMM kürsüsünde konuşan genel başkan yardımcısı Onur Öymen mükemmel biçimde ortaya koydu. TBMM kürsüsünde bugüne dek yapılmış en ‘faşizan’ konuşmalardan birine CHP adına- imza atarak, tarihe geçti.
Tarihe, TBMM zabıtlarına girerek, geçen şu sözlere bakın:
“Maalesef bu ülkenin anaları çok ağladı. Tarihimiz boyunca çok şehit verdik. Çanakkale Savaşı’nda 200 bin şehit vardı, hepsinin anası ağladı. Kimse çıkıp ‘bu savaşı bitirelim’ demedi. Kurtuluş Savaşı’nda, Şeyh Sait isyanında, Dersim isyanında, Kıbrıs’ta analar ağlamadı mı? Kimse ‘analar ağlamasın, mücadeleyi durduralım’ dedi mi? İlk siz diyorsunuz. Çünkü sizin terörle mücadele cesaretiniz yok.”Bir CHP yetkilisi düşünün ki, bir dünya savaşı ölçeğinde ülke topraklarına yapılmış bir saldırıyla, bir iç çatışmayı aynı kategoride mütalaa ediyor; Türkiye topraklarına giren Britanya İmparatorluğu’nun ve Yunanistan’ın askerleriyle Türkiye’nin Kürt ve Alevi vatandaşları için hiçbir fark görmüyor. Ve ‘çözüm yolu’ olarak ‘silahla karşı koymaya ve ezmeye devam’dan başka önerisi yok; bunun için ‘Açılım’a da karşı. Hadi, bu kafa ile ‘Açılım’ konusunda ‘uzlaşın’ bakalım.
Demokrasi ile faşizm nasıl uzlaşabilirse, ‘Açılım’ konusunda da ancak o kadar uzlaşma sağlanabilir.
***
Onur Öymen’in -CHP adına- konuşmasının en can alıcı bölümü Dersim’i anmasıydı kuşkusuz. ‘Analar ağlamasın, mücadeleyi durduralım’ denmemesi gerektiğinin örnekleri arasında saydığı Dersim. Dersim, Cumhuriyet tarihinin yeterince ve gereğince açılmamış en kara sayfalarından biri. Oradaki insanlar, yakın tarihimizin hem Kürt ve hem de Alevi oldukları için zulüm ve katliam hedefi olarak ‘çifte kavrulmuş’ vatandaşlarımız.
Dersim’de olan-biten bir isyanı bastırma boyutlarının o kadar ötesine geçmişti ki, isyanın lideri olarak darağacına gönderilen Seyit Rıza, vakarla çıktığı idam sehpasında tabureyi ayağı ile itmişti ve itmeden önce de şu sözleri söylemişti:
“Evlâd-ı Kerbelâ’yık; Bî-Hatayık; Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir.”
Yaşlı ve dinî kimlikli bir Anadolu insanının cellâtlarına kendini asma fırsatı vermeden, işini kendi bitirmeden saniye önceki ruh halini hiç düşünebilir misiniz? ‘Kerbelâ çocuklarıyız’, ‘Hatasızız’ yani ‘masumuz’ dedikten sonra üç basit sözcük: Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir.
Seyit Rıza’nın bu sözleri halk kültürünün içinde, özellikle Kürt ve Alevi yurttaşlarımızın bilinçaltlarında kazınmış olarak kuşaktan kuşağa geçmiştir.
Bunu tabii ki faşistler bilmez ya da umursamazlar.
Kalkıp, CHP’nin Güneydoğu’da niye silindiğini sormanın, üzerinde araştırma yapmanın artık fazla bir anlamı kalmadı. CHP Genel Başkan Yardımcısı, Deniz Baykal’ın sağ kolu Onur Öymen, bunun gerekçesini TBMM kürsüsünden veciz biçimde verdi.
Artık gözünü açması gerekenler arasında, CHP’nin ‘seçmen tabanı’ olarak kabul edilen Türkiye’nin Alevi kitlesinin ve temsilcilerinin de yer alması gerekiyor. Tarihte başlarına gelen en amansız felaketin bugün CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen tarafından -CHP adına- TBMM’de, hem de ‘Demokratik Açılım’ içerikli bir konuda, niçin buna gerek olmadığının emsali gibi anlatılmasını herhalde önemle not etmeleri gerekiyor.
Onur Öymen’in Dersim katliamından ‘analar ağlamasın, mücadeleyi durduralım, savaşı bitirelim’ yaklaşımına karşı ‘örnek tutum’ olarak söz etmesi bir dil sürçmesi sayılır mı?
Sayılmaz. Onur Öymen’in diplomatlığı da Türkiye’yi haksız ve gereksiz yere savaşa yöneltmek konusunda ‘sabıkalı’dır. Onur Öymen, Ocak 1996’da Türkiye ile Yunanistan’ı savaşın eşiğine getiren ve ‘Kardak Krizi’ adıyla siyasi tarihimizde yerini alan olayın başlıca mimarıdır.
Eski Amerikan Başkanı Bill Clinton, bir hafta kadar önce bir konuşmasında ‘Kardak Krizi’ni ‘şaka gibiydi’ diye nitelemiş ve “Ben o gün Rusya Başbakanı ile güvenlik görüşmeleri yapıyordum Toplantının ortasında yardımcım, Türkiye ve Yunanistan’ın üzerinde koyunların yaşadığı Kardak kayalıkları yüzünden çatışmaya girmek üzere olduğunu söyledi. Bunun bir şaka olduğunu sandım. Toplantıyı yarıda bıraktım. Liderlerle, Türkiye Başbakanı ile telefonda konuştum. Sonunda üzerinde 20 koyundan fazlasının yaşamadığı bir kayalık yüzünden savaş çıkmayacağına karar verildi ve krizden dönüldü. Ve bundan ders çıkardım, dünyada ülkelerin nasıl savaşın eşiğine geldiği konusunda buna benzer yüzlerce örnek verebilirim.”
Aslında ‘Onur Öymen gibi diplomatları olan ülkelerin savaş çıkartma riski çok yüksektir’ de diyebilirdi. Onur Öymen o tarihte Dışişleri Müsteşarı idi. Dönemin başbakanı Tansu Çiller kendisine Kardak’ın kime ait olduğunu sormuş ve alacağı tavrın bunun cevabına dayanacağını söylemişti. Onur Öymen, Başbakanı’nın kesin bir dille ‘Bize ait’ diye yanıltmıştı. Çiller bunun üzerine krizi tırmandırmış ve Türk ve Yunan donanmaları Kardak kayalıklarının dibinde savaşın eşiğinde dolaşmışlardı.
Yanıltmıştı çünkü Türkiye’nin Roma Büyükelçiliği’nden kendisine iletilen ve İtalyanların elinde bulunan ve Türkiye’nin Kardak kayalıklarını terk ettiğini ve Kardak’ın Türk karasuları içinde olmadığını ortaya koyan belgeyi içeren kriptoyu hasıraltı etmişti. O bilgi, Türkiye’nin Kardak’ta kriz çıkartmasını ya da öyle bir krize taraf olmasını engelleyici nitelikteydi.
Türkiye’nin yakın tarihindeki, Türkiye’nin Yunanistan’la savaşa girmesine yol açacak önemde, Clinton’un ‘şaka gibiydi’ diye söz ettiği krize yol açan bu çok ciddi ve büyük ‘skandal’da Onur Öymen’in rolü örtbas edildi. Onur Öymen, Dışişleri’nde büyükelçilik görevleri almaya devam etti ve en sonunda CHP’nin genel başkan yardımcısı oldu.
Devletin resmi belgelerini sahip olduğu konumun ve sıfatın verdiği imkânla hasıraltı edip, Türkiye’yi savaşa yöneltmeye kalkışan bir diplomatın, siyaset adamı olduğu vakit, Türkiye’nin kendi vatandaşlarını ‘barıştırmaya’ yönelen bir ‘Açılım’ın karşısına dikilerek Dersim’deki ‘insanlık ayıbı’nı, ‘zulüm’ü ve ‘cinayet’i örnek göstermesinde aslında bir tutarsızlık görmemek ve bundan bir şaşkınlığa kapılmamak gerekir.
***
“Üç-beş tane yıllanmış, kaşarlanmış siyasetçi ile uğraşmayacağız. Artık halkımıza gideceğiz. Halkımızla bu projeyi paylaşacağız...”
Bu sözler Diyarbakır’da Dicle Üniversitesi’nin açılışında konuşan Bülent Arınç’a ait. 10 Kasım günü muhalefetin TBMM performansından sonra söylenmiş sözler.
Doğrusu budur. ‘Proje’ye, ‘Açılım’a Türkiye insanının sahip çıkmasını sağlamak, onunla ‘paylaşmak’ gerekiyor. TBMM’deki ‘savaş lobisi’ ile uzlaşamazsınız çünkü; ‘barış isteyen halk’ ile ‘Süreç’ yol alabilir.
Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir, Bülent Arınç’a “Kararlılığınız, cesaretiniz ve samimiyetiniz gerçekten güven veriyor. Kavga, çatışma, ölüm ve gözyaşı hepimize kaybettirdi. Artık kaybedecek tek bir insanımız yok” diyor; Arınç, Baydemir’in makam odasında “Mahmur Kampı’ndan buraya gelişler olabilir. Topraklarına gelsinler, ülkemizden, vatanımızdan ayrı düşmesinler, onlarla kucaklaşmayı isteriz” diye konuşuyor. Bu sözlerinin ardından Dicle Üniversitesi’ndeki konuşmasında Türkiye’de faili meçhul cinayetlerin fazlasıyla olduğunu, asit kuyularının da fazlasıyla gerçek olduğunu söyleyerek şunu ilâve ediyor:
“Keşke, olmadı diyebilseydik ama biliyorum ki oldu. Biz bunlardan kurtulmak istiyoruz. Henüz bir yaşında iken babasını, annesini görmeden öksüz kalan çocuklar biliyoruz. Annesi, dağda babasının yanına gitmiştir. Bütün bunların tekrar yaşanmadığı Türkiye’de yaşamak istiyoruz. Bütün çabamız bu.”
TBMM üyeleri: ‘Açılım’ konusundaki ‘Genel Görüşme’ günü, bugün; bu dilden, bu bakış açısından mı yanasınız, yoksa Dersim isyanında analar ağlamadı mı? Kimse ‘analar ağlamasın, mücadeleyi durduralım’ demedi diyen dilden; ülke vatandaşlarının karşılıklı kırılmasına, ülkemizin ‘iç kanama’ ile takatsiz kalmasına yol açacak ‘savaşa devam’ önerisinden mi yanasınız?
Cevap sizin.
Ama doğru soru şöyle de sorulabilir: Ey TBMM üyeleri, ‘Açılım’ ve Kürt sorununa ilişkin olarak, Türkiye’de demokrasi içinde çözümden mi yanasınız yoksa faşist zihniyetten mi?
Cevabı basit olmalı...
CENGİZ
ÇANDAR
radikal
13/11/2009
ccandar@radikal.com.tr
Devamını BURADAN okuyun...>>>
