Ali Bayramoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ali Bayramoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9.4.10

PAŞALAR SAVAŞININ MANASI

Paşalar savaşının anlamı...

Bir dönemin 1. Ordu Komutanı, bugün Balyoz darbe davasının 1 numaralı sanığı emekli Org. Çetin Doğan ile aynı dönemin Genelkurmay Başkanı emekli Org. Hilmi Özkök arasındaki, gerginlik anlamlı bir şekilde tırmanıyor.

Anlamlı, zira şu üç önemli hususu içeriyor.

1.İkrar: Çetin Doğan Hilmi Özkök'ün kendisine 2003 yılında "1. Ordu'da ihtilal hazırlığı duyumları alıyoruz, ne diyorsunuz" sorusunu yönelttiğini söylüyor.

Bir tür ikrar anlamına gelebilecek bu ifade, o tarihte darbe tartışmalarının ordu içinde yapıldığını, darbe endişesi ya da niyeti etrafında bir dizi gerilim yaşandığını birinci ağızdan ortaya koyuyor.

Ve dönemin MİT Müsteşarı Atasagun'un Mustafa Balbay ve İlhan Selçuk'a söylediği "1. Ordu'da her şey hazır, ihtilâle hazırlanıyorlar" sözlerini teyit ediyor.2. Ayrışma: Çetin Doğan Özkök'e, emekliye ayrılmasının arkasından bir darbe soruşturması yaptırıp yaptırmadığını soruyor. Doğan'ın burada, 1. Ordu'nun gizli belgelerinin bu soruşturma sırasında dışarıya sızdırıldığı ve sonradan tahrif edildiğini, bunda Özkök'ün sorumluluğunun bulunduğunu ima ediyor...

Ancak darbe soruşturmasının yapıldığının telaffuzu bile Çetin Doğan'ı sıkıntılı bir duruma sokuyor. Zira gizli belgeler darbe belgeleri...

Bu durumda, böyle soruşturmanın varlığı ile darbe girişimleri arasında hiç bağ olmadığı düşünülemez. Ve Genelkurmay Başkanı'nın belli duyum ve bilgiler üzerine harekete geçmesi, suçlama konusu yapılamaz. Bu durum asker içindeki açık ayrışmaya işaret eder.

3. Temizlik: Dün Hürriyet Gazetesi'nin sürmanşetten verdiği, daha sonra Genelkurmay Başkanlığı tarafından yalanlanan (muhtemelen yalanlanmak zorunda kalınan) bir haber, Çetin Doğan'ın Meriç adlı harp oyununa gerçek isimlerle (gazeteciler, başbakan ve diğer karşıt kişi ve kuvvetler) devam ettiğini ve yasa dışı bu durumu karargâhın bir raporla zapta geçtiğini ortaya koyuyordu.

Bu belge Çetin Doğan, Şener Eruygur, Aytaç Yalman, Hurşit Tolon gibi dönemin şahin ve müdahaleci generallerinin karşısında Özkök tipi askerlerin ne deni önemli bir rol oynadıklarını ortaya koymaktadır.

Birçok darbe girişimi Özkök tarafından engellenmiş ve darbeci gruplar muhtemelen onun tarafından dağıtılmıştır...

Son iki yılda ortaya çıkan bilgi ve belgeler ve yapılan açık ve kapalı itiraflar Özkök karargâhının 2003'te önce 1. Ordu yapılanmasını, ardından 2004'te Şener Eruygur-Levent Ersöz darbe teşkilatlanmasını dağıttığını açık biçimde ortaya koymaktadır.

Şahin generallerin doğal yollarla tasfiye oldukları 2003 ve 2004 Ağustos aylarında, devir teslim törenlerinde yaptıkları konuşmaları hatırlatmakta fayda var:

Tolon, örneğin, AB ve değişim sürecini kastederek "Atatürk ilke ve devrimlerinin, dış dinamiklerin teşvik ve himayesinde ortadan kaldırılmaya çalışıldığını görmek gerçekten hüzün vericidir..." diyordu, 1. Ordu'ya veda ederken...

Jandarma Genel Komutanlığı'nı bırakırken Eruygur, kendisini engelleyen Hilmi Özkök gibileri eleştiriyordu: "Dini faaliyetlere karşı duyarsızlık ve mücadelede etkisizlik anlaşılır gibi değildir..."

Ve 2003'te emekli olurken yapılması gerekeni tarif eden Çetin Doğan'ın sözleri:

"Laik Cumhuriyet'e sinsice saldırıların sürdüğü, mütareke yıllarını anımsatan aymazlık ve hatta ihanetlerin sergilendiği bu dönemde, Cumhuriyet'e gönülden bağlı bütün güçlerin el ve gönül birliği yapması gerektiğine inanıyorum..."

Kamuya açık savunma işe yarıyor.

Çetin Doğan, örneğin, mektuplarıyla farklı amaçlar gütse de, yakın geçmişi aydınlatmaya "katkıda" bulunuyor.

Darbe teşkilatlanmasının üzerine gittiği, bunu ortaya çıkardığı ve kendisinden sonra o grubu dağıttığı için Özkök'ü köstebeklikle suçluyor.

Suçlarken düşüyor...

Değişim işte biraz da budur...
Ali Bayramoğlu
alibayramoglu@tnn.net09 Nisan 2010 Cuma

Devamını BURADAN okuyun...>>>

9.3.10

BELGELERLE 28 ŞUBAT

Belgelerle Ergenekon'un ruhu olarak 28 Şubat...

Geçen hafta Perşembe günü TV 24'te yaptığım "Demokrasi Arşivi" programına konu olarak 28 Şubat'ı seçmiştim.

Hem 13. yıldönümü bir süre önce geride bırakıldığı için hem de hâlâ 28 Şubat'ın üstü örtülü ve açık etkileri siyasal sistemi kuşattığı için...

28 Şubat'ın üniversitelere getirdiği başörtüsü yasağı sürüyor. EMASYA Protokolü, malum, daha yeni kaldırıldı.

Ancak önemli diğer bir konu, 28 Şubat'ın operatör generallerinin daha sonraki dönemde de benzer faaliyetleri sürdürmeleri, 2002 sonrası AK Parti'yi alaşağı etmek için türlü faaliyet ve girişimlerde bulunmalarıdır.

2003 tarihli Balyoz Planı bunun en açık göstergesidir. 28 Şubat'ın Batı Çalışma Grubu Başkanı Çetin Doğan, Balyoz'un da başıdır.

Bu planı takip eden Sarıkız, Ayışığı darbe planları da devamlılığa işaret eder.

28 Şubat Ergenekon'un başlangıç noktalarından birisidir...

Peki nedir 28 Şubat?Bu soru pek çok kez soruldu ve pek çok kez yanıtlandı.

Ama hiçbir şey belgeler kadar iyi anlatamaz 28 Şubat'ı. Demokrasi Arşivi programında bunu yaptık...

Şimdi o belgelerden bir kaçını aktaralım, bırakalım konuşsunlar ve kendi başlarına 28 Şubat'ı tarif etsinler...


İLK BELGE:

2. Kolordu Komutanlığı'nın 14 Şubat 1997 tarihli emrine istinaden, 8. Mekanize Piyade Tugay Komutanlığı'nın, 19 Şubat 1997 tarihli, "haber toplama" konulu yazısı.

1. Türkiye Cumhuriyeti'ni ve Silahlı Kuvvetler'i iç ve dış tehditlere karşı koruma ve kollamak, her Türk vatandaşının olduğu kadar TSK personeli ve onların eş ve çocuklarının da en büyük milli görevidir.

2. Bu bakımdan Kara Kuvvetleri'nin tüm personeli ve aileleri birer haber toplama vasıtasıdır.

3. Tüm Kara Kuvvetleri personeli ve ailelerinin elde edeceği her türlü belge, bilgi ve haberi bu konunun üst komutanlık tarafından bilinip bilinmediği yorumunu yapmadan aileler yoluyla üst komutanlığa ulaştırması ve personelin bu hususta bilgilendirilmesi ilgi ile emredilmiştir.

İmza: Mahmut Sancar, Kurmay Albay Kurmay Başkanı


İKİNCİ BELGE:

Genelkurmay Başkanlığı'nın 16 Nisan 1997 tarihli, "Laiklik Aleyhtarı faaliyetler" konulu yazısı.

1. "Muhtelif kaynaklardan camilerimizde laiklik aleyhtarı vaazlar verildiği, bu vaazların içeriğinde kanunen suç teşkil eden ibareler olduğu, hutbe ve vaazların verilmesinde Diyanet Başkanlığı'nca yayınlanan dokümana uyulmadığı gözlenmiştir.

2. Garnizon komutanlılarınca öncelikle Cuma ve bayram namazları olmak üzere gayri muayyen zamanlarda verilen hutbe ve vaazların personel görevlendirmek suretiyle takibinin ve tespit edilen hususların yer ve zaman belirtilerek rapor edilmesinin laiklik aleyhtarı tutum ve davranışları önlemeye yönelik çalışmalar için faydalı olacağı değerlendirilmektedir.

3. Konunun hassasiyeti dikkate alınarak görevlendirilecek personelin seçimi ve görevin icrasının, garnizon komutanlıklarınca bizzat takip ve kontrol edilmesi uygun mütalaa edilmektedir."

İmza: Çetin Doğan, Korgeneral Harekat Başkanı


ÜÇÜNCÜ BELGE:

Dz.KK'lığının 5 Mayıs 1997 tarihli, "Batı Çalışma Grubu Bilgi İhtiyaçları" başlıklı yazısı:

"Batı Çalışma Grubu faaliyetlerine yönelik olarak, ilgi ile gönderilmesi istenen bilgi ve raporlara ilave olarak, aşağıda belirtilen bilgilerin de derlenmesi ihtiyacı doğmuştur. İl ve ilçelerdeki;

a) Tüm dernekler, vakıflar, meslek kuruluşları, işçi ve işveren sendikaları ve konfederasyonları

b) Yüksek öğretim kurumları (fakülte, yüksekokul ve enstitüler)

c) Yurtlar, (Kredi ve Yurtlar Kurumu'na bağlı, kurum ve kuruluşlara bağlı, özel yurtlar)

d) Üst düzey yöneticiler (vali, kaymakam, büyükşehir belediye başkanları, belediye başkanları) ile diğer mülki makamlarda bulunan görevlilere (müdür, daire başkanları) ait biyografiler, anılan şahısların siyasi görüş/yönleri

e) İl genel meclis ve belediye meclis üyeleri

f) Siyasi parti il ve ilçe teşkilatları yönetim kadroları,

g) Yerel TV, radyo, gazete, dergi ve diğer basın-yayın kuruluşları..."

İşte böyle...
Ali Bayramoğlu
alibayramoglu@tnn.net09 Mart 2010 Salı YENİŞAFAK

Devamını BURADAN okuyun...>>>

25.2.10

ASKERİ TABELAYI SÖKELİM Mİ?

Dikkat askeri araç çıkabilir, tabelasını sökelim mi artık?

Önceki gece Türk Silahlı Kuvvetleri'nin 15 orgeneral ve amirali bir araya geldiler, Balyoz Harekât Planı'yla etrafındaki gelişmelere ilişkin değerlendirmede bulunduklarını açıkladılar.

Yürüyen soruşturma sürecine dolaylı müdahale görüntüsü taşıyan bu tür gelişmelere tepki vermek kadar dikkat de kesilmek gerekir.

Bu ülke kurulduğundan bu yana askeri vesayet rejimiyle yönetiliyor.

Asker yıllar yılı darbe yaptı, muhtıralar verdi, sert meydan okumalarla siyaseti etkiledi. İşin sadece bu yönü darbe ve muhtıraları takip eden, cunta, sıkıyönetim, olağanüstü hal dönemleriyle birlikte cumhuriyetin 80 yıllık öyküsünün yarısından fazlasını oluşturur. Ama öykü sadece bundan ibaret değil. Asker aynı zamanda olağan dönemlerde de yasal mevzuatta kendisine verilen özerk yer ve etkin rolden hareketle siyasi alanın içinde dolaşmıştır.

Bugün aynı asker itibar kaybediyor, didikleniyor, sorgulanıyor, kışlasına itiliyor.

Bunları üst üste koyunca karargâhın yaşanan gelişmeler karşısında nasıl bir tutum alacağı sorusu önemlidir.Asker muhiplerinin bu tür askeri toplantıları ya da ordudan gelen sinyalleri veri alması, bunları Ergenekon hukuki süreci karşısında eşit, meşru, hatta üstün görmesi bu soruların önemini ortadan kaldırmaz.

Çünkü bu tür sorular her şeyden önce demokratikleşme ve sivilleşme çabalarının dikkate alması gereken önemli bir noktaya, özetle ordunun iç siyasetine işaret eder.

Şüphe yok, soluduğumuz dönem diğerlerine benzemiyor.

Dış rüzgârlar askeri düzenlere karşı esiyor.

Bir yanda Obama yönetimi, öte yanda Avrupa Birliği bölgede yaşanan gelişmelerin rotayı güvenlikten siyasete doğru çevirmiş olması, ekonominin siyasi istikrara aşırı hassaslığı, askeri, darbe fikrinden, sert siyasi reaksiyon girişiminden uzak tutuyor.

İç dinamikler açısından da benzer bir durum var.

Askerin siyasi rolünün meşruiyeti iyice aşınmış durumda, toplumsal harekât alanı son derece sınırlı ve her siyaset alanına yaptığı "sorti" kendisi açısından güç ve prestij kaybıyla sonuçlanıyor.

Askerin iç yapısında da dünden farklı eğilimler olduğunu söylenebilir.

Balyoz Planı'nı basına aktaran, ıslak imzayı ihbar mektuplarıyla gönderen askerler, Hilmi Özkök gibiler, ordunun bir yönüyle bu büyük değişim dalgasından, çağın ruhundan etkilendiğini gösteriyor. Bu konuda ordu içinde yaşanan çatışmalar ve bölünmeler bugün çeşitli belgeler herkesin malumu haline gelmiş durumda.

Tüm bunlara rağmen, "asker hareket edemez, bu işler bitti" tarzı analizleri temkinle karşılamak gerekir.

Mesele askerin darbe yapması değildir, devlet içi kimi kurumları seferber edecek bir kriz politikası izlemesi, istikrarsızlaştırma adımları atması da bir askeri müdahale şeklidir.

Unutmamak gerekir ki ordu karargâhı, şu ana kadar yaşanan değişime ayak uydurmak, onu yönetmeye çalışmak kadar, bu değişimi yavaşlatmak, bu değişime direnmek sinyalleri de vermiştir. Ve hala kimi silahlara sahiptir; yüksek yargı ya da yargı gücüyle işbirliği bunlar arasındadır.

Askeri vesayetin derin olduğu düzenlerde "demilitarizasyon süreçleri" sadece çatışmalı değil, uzun da olur...

Çatışma ve zihniyet bu işin beşiğini oluşturur, yargıda, basında, toplumda yaşanan kutuplaşma bu durumun en açık kanıtı değil midir?

Söylediğimiz şudur:

Ülke olarak doğru istikamette, geri dönüşü olmayan ana yolda ilerliyoruz, ama yol uzun.

Ayrıca önümüzdeki ara yollar, kısa geri dönüşler, engebeler gerçeğini unutmamak gerek...

Bir hatırlatma yapalım...

2002 Kasım'ında AK Parti'nin gösterdiği başarı sonrası, pek çok analizci, yorumcu askerin tepki verme döneminin kapandığını, böyle bir ihtimal dahi olmadığını köşelerinde, televizyon programlarında tekrarlamaktan yorulmuşlardı.

Ne var ki bugün ortaya çıkan kimi gerçekler tersi gelişmeler yaşandığına işaret ediyor. 2002 planı, 2003 planı, 2004 ve 2005 planları hepsi darbe ya da siyasete müdahale planlarıydılar.

Temkinli olmak, siyasi tedbirde de, onu besleyen analizlerde de demokratik ipe ve meşruiyete daha kuvvetli sarılmayı ifade eder.
Ali Bayramoğlu
alibayramoglu@tnn.net25 Şubat 2010 Perşembe
YENİŞAFAK

Devamını BURADAN okuyun...>>>

24.2.10

ASKER MEŞREP GAZETECİLER

Sivil suret asker meşrep gazeteci

Bir devrin, bir düzenin temel direkleri çatırdıyor... Askerin siyasi rolü hem budanıyor hem bu role soyunmuş ve soyunan askerler hesaba çekiliyor...

Askeri otoritenin siyasi iktidara mutlak bağlılığı, siyasi nitelikli askeri eyleme hukuki yaptırım Türkiye'nin siyasi lügatine girmeye başlıyor. Bu çerçevede demokratik her düzenin iki "ön ve olmazsa olmaz koşulu" aynı anda sağlanmaya çalışılıyor.

Bunlardan birincisi, askerin siyasi alanın dışına çıkarılmasıdır.

İkincisi, askerin askeri alanda kontrol edilmesi, askere ve askeri faaliyete yönelik sivil denetimdir.

Kolay olmuyor bu gelişmeler; bu çerçevede ciddi bir kavga yaşanıyor.

Değil mi ki, şu anda, bir yanda sivil hamle öte yanda kokusu gelen bir kapatma adımı öne çıkmış, kavga sertleşmiş durumda...

Kavga sırasında inişler ve çıkışlar yaşanacaktır.

Ancak ne olursa olsun, şu an gelinen noktadan geriye gidiş olmaz, olmayacaktır...Önce bugünü, esası iyi hissetmek ve kavramak gerek...

Tarih hattında ileri ve geri salınan bir sarkaç var...

Gerideki son nokta 28 Şubat...

Evet, yarına doğru ilerlerken aslında 28 Şubat'tan adım adım geriye de gidiyoruz... Geri gidiş temizlik, sivilleşme ve demokratikleşme rotasında oluyor.

Bunu anlamayanlar, anlamak istemeyenler, görmeyenler var...

Dün de vurguladık, bugün daha da bariz:

Merkez medyada bir tedirginlik, bir endişe, hatta askerden yana bir beklenti dahi var...

Sivil suret asker meşrep gazeteler ve gazeteciler böyle günlerde çırıl çıplak ortaya saçılırlar.

İlkeden ve ahlaktan azade, katil ve maktul arasında eşit mesafede durduğunu söyleyen idam seyircileri parazitler, cellat ruhlular gibi (bazıları buna gazetecilik bile diyebiliyor) bekleşirler.

Kimileri için yılladır beslendikleri sistemin çökmesinin, birlikte iş tuttukları adamların takibata uğramasının şok edici olduğu muhakkak...

Mahkemelerdeki görüntüler tarihi yeniden yazıyor ve bu çok önemli.

Ama meselenin bu boyutu da çok önemli...

Bugün suçüstü yapılan her şey, sivil-askeri örgütler, Ergenekon, Emasya, darbe girişimleri, 28 Şubat'ın bir yansıması ve devamıdır.

Neydi 28 Şubat?

Ordunun "demokrasiyi militarize ettiği", siyaseti tehlike mantığına endekslediği bir müdahaleydi.

"Psikolojik harekâtlarla yönlendirilen, endişeleri derinleştirilen kamuoyuna dayanmaya çalıştı bu müdahale. Böyle oldukça psikolojik harekâtlarla zihinleri militerleştirdi ve toplumu kutuplaştırdı. Bu harekâtlarda, iç düşman ilan edilen siyasi partiler, dernekler, kişiler, aydınlar, yazarlar, toplumsal kesimler, hedef alındı.

Ve üretilen suni tehlike ortamında siyasetçiye ve siyasî alana yönelen, yarı aktif, sürekli bir müdahale tarzı olağan hale getirildi.

Nasıl?

Basın eliyle, daha öte basının işbirliğiyle, hatta ortaklığıyla...

Hürriyet, Milliyet ve Sabah gazeteleriyle dönemin merkez medyasının bu açıdan durumu içler acısıdır.

Bugün yaşanan tarihi gelişmeler karşında kimilerinin tedirginliği, askerden gelecek sese duacı hale gelmesi bu durumun bir sonucu değil midir?

Oktay Ekşi gibi darbelerle iç içe bir kalemin Türk basınının amiral gemisinde başyazarlığını sürdürmesi, kapatılma davasını heyecanla bekleyen yazılar yazması, ordudan medet umması, olup biteni Ergenekon andıççılığı diyerek açıklaması, merkez medyanın ülkede yaşanan değişim sürecini ya hiç algılamadığın ya da bunu kendi varlığı için tehdit kabul ettiğini göstermez mi?

Ancak bu madalyonun diğer yüzü var...

Bizzat durum değişimin hem ne denli derin, hem ne denli önemli ve engellenemez olduğunu gösteriyor...

Şöyle ya da böyle değişiyoruz...

Değişecekler...
ALİ BAYRAMOĞLU YENİŞAFAK 24,02,2010

Devamını BURADAN okuyun...>>>

23.2.10

A. BAYRMOĞLUDAN BALYOZ

Askere yargı önünde kol hizası...

Çıta her geçen gün yükseliyor. Emekli iki kuvvet komutanı, emekli Genelkurmay İkinci Başkanı ve emekli Özel Kuvvetler Komutanı'nın darbe girişimleriyle ilgili olarak gözaltına alınması, her ülke için, olağandışı ve sert gelişmelerdendir. Ancak söz konusu ülkenin ruhuna askeri vesayet rejimi sinmişse, o ülke bu tür gelişmelere, değil siyasi hayatında, tahayyüllünde bile yer vermez.

Deniz Kuvvetleri eski komutanı emekli Ora. Özden Örnek, Hava Kuvvetleri eski komutanı emekli Org. İbrahim Fırtına, Genelkurmay eski İkinci Başkanı emekli Org. Ersin Saygun'un gözaltına alınması, sabah saatlerinden itibaren merkez medyada, Ankara gazetecilerinde tedirginlik yarattı, bu hukuki adımların silahlı kuvvetlere yönelik yıpratma girişimi olduğu vurgulandı.

Bu tedirginlik ve askercil refleksler de şaşırtıcı değildir.

Zira sadece bir askeri vesayet rejimi değil, bir askeri vesayet toplumudur Türkiye...Yaşanan gelişmeler Taraf gazetesinin ortaya çıkardığı 2003 tarihli Balyoz Planı'na ilişkin soruşturmanın etrafında dönüyor. Tüm 1. Ordu, Donanma ve ilgili Hava Kuvvetleri birimlerinin yekvücut olarak geliştirdiği bu planın sorgulanması, sorgulanıyor olabilmesi Türk siyaseti, Türk demokrasisi için son derece değerlidir ve önemlidir.

Şöyle söyleyelim:

Gözaltılar Ergenekon sürecinin bir parçası olarak karşımızda...

Süreç sözü boşuna değil...

Birden çok iddianame, birçok dava, birden çok soruşturma paralel olarak aynı anda sürüyor. Paralel olarak sürmenin de ötesinde hepsi aynı çerçeveye gönderme yapıyor.

Bu çerçevede devlet içinde ve siyasi iktidarı devirmeye yönelik gizli yapılanma, askerin siyasete müdahale, darbe girişimleri takip ediliyor ve hukuki sorguya çekiliyor.

Bunun adını koyduğunuz zaman, olup biteni kavramamanız mümkün değildir.

Adı açıktır:

"Sivilleşme, ya da daha doğru bir ifadeyle, demilitarizyon süreci..."

Tüm diğer demilitarizyon süreçlerinden daha keskin, daha sert değil bizim yaşadıklarımız.

İspanya, Yunanistan, Portekiz ve Latin Amerika ülkelerinde ne olduysa bizde de onlar oluyor.

Tam olarak sivilleşememiş medyatik ve siyasi aktörlerin olanı anlamaması, sindirememesi, askerden gelebilecek karşı hamleleri bekliyor olması, bu gerçeği değiştirmiyor.

Hukuki sorgu konusuna geri dönelim şimdi...

İlk bakışta parça parça davalar, sorgular var ortada...

Oysa bunlar sanıldığının tersine bir bütünü kuruyor, bağlarını yerine oturtuyorlar...

28 Şubat'ı Balyoz Planı'yla 2003'e bağlıyorlar, 2003'ü Ayışığı ve Sarıkız Darbe Planları'yla 2004 ve 2005'e bağlıyorlar, 2005'i Cumhuriyet mitingleriyle 2007'ye ve en nihayet 2008-2009'a Kafes Planı'na bağlıyorlar.

Ortada bir süreklilik var...

Askeri vesayet düzenine, eylemler bazında yakalayarak suçüstü yapıyor.

Bunları görmek istememenin yarattığı güncel körlüğün pek anlamı yok...

Bunlar yarın tarih kitaplarında iki paragrafla geçilecektir...

28 Şubat'tan 13 yıl sonra sert bir geri dönüş ve temizlik, sivilleşme ve demokratikleşme süreci olarak anılacaktır...

Demokratik bir ülke olmak istiyor muyuz, istemiyor muyuz?

Soru budur...

İşin güç ilişkileri kısmı var...

Asker içinden tepki gelebilir mi?

Hükümete yönelik kıstırma politikası başka türlü nasıl yol alabilir?

Kapatma davası ve benzerlerine el atabilir mi direnç cephesi?

Hükümetin politik takvimi nasıl şekilleniyor?

Sivilleşme süreci daha ne kadar taşıyıcı olmayı sürdürecek?

Bu sorular önemli, yanıt bekliyor...

Gün be gün bunları izlemeye devam etmek gerek... Devam edeceğiz...
Ali Bayramoğlu
alibayramoglu@tnn.net23 Şubat 2010 Salı YENİŞAFAK

Devamını BURADAN okuyun...>>>

19.2.10

YARGIDA KANAMA

Yüksek yargıda meşruiyet kanaması

Şu sözler yeteri kadar açık:

"Yetkileri kaldırılan başsavcılar hakkında size ulaşan bir soruşturma var mı? Siz bu kararı alırken bu savcıların görevlerini kötüye kullanmaları konusunda böyle bir rapora dayanıyor musunuz? Eminim dayanmıyorsunuz.

Yetkileri hangi hukuki gerekçelerle aldınız? Alelacele işlem tesis edilmesinin sebebi nedir?

Bu kararı alırken hangi bilgi ve belgelere dayanmıştır? Siz yargı kurulu değilsiniz. Siz idari bir kurulsunuz. Siz nakillere, atamalara bakarsınız. İnceleme yetkiniz yok. Madem ki soruşturma gizlidir, bu soruşturmanın belgeleri hangi sıfatla sizin elinizde bulunmaktadır? Böyle bir soruşturmayı yürüten savcıları görevden alırken 3 cümlelik bir açıklamayı yeterli görmüyoruz..."

Evet, Başbakan yardımcısı Bülent Arınç'ın dün yaptığı açıklamada işin özüne işaret ediyordu.

Dosyayı bilmeden, incelemeden karar alınıyor; kaldı ki soruşturma dosyası gizli; beteri, bu kurulun zaten bu tür dosyaları inceleme ve karar alma yetkisi yok...

2. Şemdinli vakası diyoruz, aslında Şemdinli'den de beter.

Bu kez Yargıtay ve Danıştay söz birliği yapmışçasına HSYK'ya destek veriyor, hukuksuzluğu, anayasa ihlalini destekliyor.

Böylesi sanırız ilk kez oluyor...Yüksek yargı tüm organlarıyla siyasi bir mücadelede taraf oluyor. Üstelik değişime ve demokratikleşmeye karşı, vesayetçi rejimin temellerini yargı gücüne dayanarak ancak hukuk dışı yollarla korumaya çalışan taraf haline geliyor.

Nitekim son olayda ileri sürdükleri gerekçe anlamsızlık sınırlarını zorlamaktadır...

Tutuklanan Başsavcı Cihaner'in Yargıtay'da yargılanması gerektiğini ve onu tutuklamaya götüren süreci başlatan savcıların görevlerini kötüye kullandığını iddia ediyorlar.

Ama Cihaner'i tutuklayan mahkeme heyeti, görevsizlik kararı vermiyor, yapılan itirazı oy birliğiyle, altını çizelim, oy birliğiyle reddediyor... Kaldı ki bu konuda bir usul hatası yapılmış bile olsa, HSYK'ya düşen bu konuda hızlı bir soruşturma talep etmektir. Karar almak değil...

Aslında bunlar işin gerçekten ikinci planda kalan ayrıntıları...

HSYK'nin Şemdinli hadisesinde, usul hatası nedeniyle en fazla kınamayı gerektirecek idari bir yaptırımın söz konusu olduğu bir durumda Ferhat Sarıkaya'ya meslekten men cezası vermesi, Türkiye'nin yargı tarihinde en kara sayfalardan birisini oluşturmamış mıydı?

HSYK yol alıyor! Bu kez ortada idari soruşturma bile yok... Bu kez soruşturma sürecini durdurma, yönlendirme niyeti var...

Durum aslında Şemdinli'den de ağır...

Ama öz aynı...

İki meselede de askeri koruma, kollama görevi var devrede.

Sarıkaya kararı, dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Büyükanıt'ı iddianameye dâhil etmesinden kaynaklanıyordu.

Erzurum savcıları, soruşturmayı, 3. Ordu Komutanı Saldıray Berk'e doğru ilerlettikleri için görevlerinden alındılar. Başsavcı Cihaner'i gözaltına aldırmışlar, üç MİT görevlisi ve altı asker girişimleri sonucu tutuklanmıştı. Eskişehir İl Alay Jandarma Komutanı Albay Recep Gençoğlu'nun tutuklanmasını sağlamışlardı. Orgeneral Saldıray Berk'i ifade çağırmışlar ve son olarak 26 Şubat'a kadar süre vermişlerdi. En nihayet Erzincan Başsavcısı'nın gözaltına alınmasını sağladılar.

Bu nokta orgeneral Berk'le aralarındaki mesafeyi en aza indirmişti.

Nitekim Cihaner'in sorgulandığı saatlerde, Ordu Komutanı Berk'in günü Ankara'da Genelkurmay'da geçirdiği biliniyor.

HSYK'nın girişimi ise tüm bunların ortasına oturuyor, daha doğrusu azalan mesafeyi yeniden açma hamlesi gibi görünüyor.

Şu her şeyden önemli:

Bu kez kriz, nedenleri ve sorumlularıyla gün kadar açık.

Ve yüksek yargının bu tavrı, hedeflediğinin tersine, ülkenin değişimini hızlandıracaktır.
Ali Bayramoğlu
alibayramoglu@tnn.net19 Şubat 2010 Cuma YENİŞAFAK

Devamını BURADAN okuyun...>>>

20.11.09

ACINASI CHP

CHP'nin acınası hali…

2007 Temmuz seçimleri sonrası Baykal soruyordu: "CHP bu seçimlerde neden başarısız oldu?"

Yanıtı ise şöyleydi:

"Tarikatlar, ABD ve AB, ikinci cumhuriyetçiler, Kürtler AK Parti'yi desteklediği için…"

Aslında doğruydu…

AK Parti toplumun farklı kesimlerinden destek aldığı, daha doğrusu toplumun çoğunluğu tarafından desteklendiği için, yani iç dinamiklerin enerjisini kendisinde topladığı için başarılı olmuştu…

Doğruydu, dış dünyadan çağın ruhunu, değişim ve istikrarı temsil ettiği için destek aldı. Ve bu destek bir miktar da olsa Türkiye'de kimi şer güçlerin önünü kesmişti…

Bu tabloyu tersten okuduğunuz zaman CHP'nin neden kaybettiğini, hâlâ kaybetmeye devam ettiğini ve kaybetmeye mahkûm olduğunu anlayabilirdiniz, hâlâ anlayabilirsiniz…CHP toplumu ve çağın ruhunu temsil etmediği için kaybediyor.

CHP iflas eden bir modelin bayraktarlığını yaptığı için acınası hale düşüyor.

Nasıl?

Kemalist modernleşme modeli, ödevleri, hakları, tavırları, yaşam biçimiyle sıkı sıkıya tanımlanmış bir "Türk-laik yurttaş" kimliği üzerine oturtulmuş, bu resmi kimlik çerçevesinde yaratılmaya çalışılan resmi "insan" kemalist modernizasyon projesinin temel taşıyıcısı olmuştu.

CHP hâlâ bu modelin peşinde olduğu, bu modeli savunduğu için acınası haldedir.

CHP bu resmi kimlik dışında kalan tüm kimlik ve taleplere, yani devlet-birey kutuplaşmasında bireyin özerkliğinin altını çizen siyasal hareketlere merkezkaç güçler olarak baktığı için acınası haldedir.

Kemalist anlayışa göre toplumdaki tüm aracı aktörler ve kurumları, bu resmi kimlik projesini gerçekleştirecek işlevlerle donatılır.

CHP bu anlayışın taşıyıcısı ve temsilcisi olduğu için acınası haldedir.

Başarısız olmuştur çünkü CHP'nin "demokrasi" anlayışı kültürel, dinsel ve etnik farklılıklara ve değerlere özel mekânlar ve özel yaşamlar çerçevesinde özgürlük tanınmakla sınırlı kalmıştır.

Bu öyle "demokrasi" anlayışıdır ki, terakkiden, özel mekânların kamusallaşması ya da en azından çoğalmasını değil, özel mekânlar ve dünyalar çerçevesinde ifade edilebilecek değerler ve farklılıkların sayısının artmasını anlar.

Başka bir deyişle, merkez güç-merkezkaç güç çatışması, özel yaşamların ve yerel-kültürel kimliklerin özel yaşamlara hapsedildiği, kamu yaşamının ise siyasal merkez tarafından belirlendiği bir yapılanmayı ifade eder.

Bu yapılanma, özel alanla kamu alanını birbirinden sıkı sıkıya ayıran, ancak ayırırken kamu sahasını, "yerel değer karşıtı evrensel değerlerle" ahlakileştiren bir ikilik üzerine oturur.

Türk siyasal yaşamı uzun süre, merkezkaç güçlerin taleplerini gerçekleştirme çabalarıyla, merkezin bunları bazen doğrudan bazen ehlileştirerek bastırma çabası arasındaki gerilimden biraz bu nedenle beslenmiştir…

Bu öyle bir anlayıştır ki, laiklik kültürel ve sosyal sahada bir toplumsal grubun hükümranlık tekelini ifade eder.

Ve bu tekel, ekonomik sahada kapalı bir rant sistemi tarafından beslenir.

Bu modernleşme modelinin temel iç çelişkisi ve kriz yaratıcı niteliği de buradan kaynaklanmaktadır. Zira kapalı rant sistemlerin varlığı değer, inanç ve demokratlığın bir meta gibi tüketimi üzerine kurulu evrensel mantığa aykırı bir içerik kazandırmıştır.

Bu model hemen her yönüyle iflas etmiştir…

CHP de bu modelin peşinde kendisini imha sürecine girmiştir…
Ali Bayramoğlu
alibayramoglu@tnn.net20 Kasım 2009 Cuma

Devamını BURADAN okuyun...>>>

12.11.09

ERGENEKON AYAKTA

Ergenekon yeniden ayakta…

Ergenekon davasında yaşanan “derinleşme” gündemi kuşatan diğer hadiseler karşısında gölgede kalıyor. Ne var ki derinleşme bu diğer gündem maddeleriyle, örneğin ıslak imza meselesinin tetiklediği asker-sivil ilişkileri sorusuyla, örneğin demokratik açılımla yakından ilgili, hatta iç içe yaşanıyor.

Bu üç gelişme, Ergenekon davasında yeni gelişmeler, ıslak imza tartışması ve sonuçları, en nihayet Kürt açılımı hep birlikte yeni bir duruma işaret ediyorlar.

Bu durum “siyasi temizlik ve sivilleşme merkezli bir eksen” kayması, eksenin “devlet”ten “siyaset”e doğru kayması olarak tanımlanabilir.

Bu açıdan Ergenekon davasında derinleşme üzerinde özellikle durmakta yarar var.

Ergenekon dosyasında, ilk derinleşme göstergesi Adalet Bakanlığı'nın YARSAV Başkanı Eminağaoğlu'nun meslekten ihracı için başlattığı işlem ya da hukuki süreçtir.

Bu girişim, sanıldığından daha önemli bir durumu ifade etmektedir.Nitekim Ergenekon soruşturmacıları ve savcılarına atfen basında yer alan kimi bilgiler YARSAV Başkanı'nın gelişmelerin yüksek yargı ayağı açısından belirleyici bir isim olduğunu belirtiyordu. Eminağaoğlu'na yakın bazı Ergenekon sanıklarında bulunan hâkim ve savcı atama listelerinin önemi hatırlatılıyordu bu bilgilerde…

Şimdiki TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin'in Adalet Bakanlığı döneminde Eminağaoğlu hakkında işlem başlatılması düşünülmüş, ancak Şahin'in tereddüt göstermesi üzerine yol alınamamıştı.

Yeni bakan Sadullah Ergin'in bu adımı keskin bir şekilde attığını görüyoruz.

Bu keskin adımın üç pratik anlamı var.

Hükümette yaşanan değişikliğin ortaya çıkardığı daha genç ve Erdoğan'a daha tabi bir bakanlar kurulunun varlığı ve etkinliği “ilk anlam”dır.

Ergenekon davası konusunda Başbakan ve hükümetin kararlılığı, yürütmenin yasal ve meşru gücü çerçevesinde bu dosyaya ağırlığını koyması “ikinci anlam”dır.

“Üçüncü anlam” ise belki en çok dikkat çekenidir.

Şöyle:

Türkiye'de yaşanan değişim süreci ve mücadelesi ne denli Ergenekon meselesi etrafından cereyan ediyorsa, yine o denli en yüksek yargının direnciyle, belki de Ergenekon'un yargı içindeki unsurlarının karşı duruşuyla karşılaşıyor.

Adalet Bakanlığı'nın attığı adım bu mücadeleye yönelik keskin ve bel kırıcı bir adımdır.

Ve bundan sonraki gidişatla ilgili ipuçları içermektedir.

Ergenekon davasının derinleşmesindeki ikinci göstergeye gelince…

Bu gösterge Poyrazköy'deki silah tarlalarıyla ilgili gelişmeler, özellikle tutuklamalardır. Son olarak konuyla ilgi bir yarbayın tutuklanması olayların yoğunluğu ve çokluğu yüzünden belki gölgede kalmıştır, ama bilmek gerekir bu durum gerçekten önemlidir.

Unutmamak gerekir ki, Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un açık ve kesin bir şekilde yalanladığı, bulunan lav silahlarını hafife aldığı bir konuydu, deniz kuvvetlerine ait arazi ya da Poyrazköy meselesi…

Bu konuda tek gelişme bir yarbayın tutuklanması değil, aynı zamanda o arazide bulunan ordu malı silahların orduya teslim tutanağının bir süre önce gazetelere yansımasıydı.

Bu iki derinleşme göstergesi ordunun kışlasına geri itilişini, siyasi temizliği keskin bir şekilde hızlandıracak niteliktedir.

Islak imza meselesi de buna eklenince tablo iyice netleşiyor.

Bu satırların yazıldığı saatlerde Albay Çiçek tutuklama istemiyle mahkemeye sevk edilmişti. Başbakan'ın yaptığı açıklamalar, Yasemin Çongar'ın önceki günkü yazısına yansıyan gelişmeler, bu ülkede Genelkurmay Başkanları'nın görevden alınabilmesi tartışmasını dahi normalleştiriyor.

Önemli günler yaşıyoruz…
Ali Bayramoğlu
alibayramoglu@tnn.net 12 Kasım 2009 Perşembe

Devamını BURADAN okuyun...>>>

4.11.09

ISLAK İMZADA SONUNA KADAR..

Islak imzada sonuna kadar gitmek…

Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa (Çakmak), birçok noktada alınması düşünülen olumlu ekonomik adımların önüne çıkmıştı. Mesela demir çelik sanayiinin kurulması konusunda İktisat Bakanlığı'nın ekonomik işletme prensipleriyle tesis yeri olarak seçtiği Karadeniz Ereğlisi'ni sırf askerlik bakımından savunulması zor düşüncesiyle kabul etmemiş, demir sanayiinin ekonomik şartları zor bir bölgede, Karabük'te kurulmasını sağlamıştı... Doğu ve Güney illerinde sanayi kurulmasını, yollar yapılmasını istememiş, yol yapıldığı takdirde bir savaş halinde bu sınırlardan gelecek düşmanın memleketi kolaylıkla işgal edebileceğini ileri sürmüştü...

Mareşal'e göre Doğu illerinde okul açılması da bu iller halkını uyandıracak, Kürtlük gibi birtakım bölücü akımlara yol verecekti... Cehaletin, geriliğin Türk milliyetçiliğini başka milliyetçi akımlara karşı koruyabilecek bir silah olabileceği gibi zararlı, tehlikeli zanlara kapılmıştı Fevzi Paşa!Samet Ağaoğlu'nun “Demokrat Parti'nin Yükseliş ve Çöküş Sebepleri” adlı eserinden bu satırlar…

Soralım:

Bu vetolar, “milli güvenlik” gerekçesiyle alınan bu kararlar Güneydoğu sorununu bastırdı mı yoksa azdırdı mı? O yıllarda okullaşma ve kalkınma hamleleri yapılsaydı, Güneydoğu bugün bu acıyı yaşar mıydı?

İkinci soruya geçelim:

1924-1944 yılları arası Genelkurmay Başkanlığı yapan Fevzi Çakmak, “siyaseti sınırlama ve tanımlama” anlamına gelen veto ya da dayatma yetkisini neye dayanarak kullanıyordu?

Kanunlara… 1924 tarihli bir kanuna…

Evet, milli güvenlik ve askerlikle ilgili gereklerin siyasi alanı sınırlaması ve ana siyasi kararların temel referanslarını oluşturması, Türk siyasal sisteminin faturası bugünlere uzanan eski bir geleneği...

Bu gereklerin tanım ve uygulama olarak askerî otoritenin uhdesinde bulunması, bu çerçevede “askerî otoritenin devlet alanı içinde, siyasetin üzerinde yer alan, siyasi kararları denetleme işlevi üstlenen özerk bir saha ve yapılanmaya sahip olması” da öyle...

Güneydoğu örneğinde olduğu gibi topluma, talebe, siyasete, kültüre, hatta özgürlüğe ve bireye salt asayiş gözlüğüyle bakan bu “milli güvenlik mantığının yol açtığı tahribat” da ortada...

Bu “gelenek” ve siyasetçiyi suçlamak için kullanılan bu “tahribat”, sürekliliğin de ötesinde, her dönemde biraz daha keskin düzenlemelere yol açarak, askerin devlet içindeki özerk alanının genişlemesi ve pekişmesine işaret etmiş ve “Türk siyasi tarihinin olası okumalarından biri” olarak karşımıza çıkmıştır.

Fevzi Paşa'nın yerine MGK geçmiştir.

Yıllar boyu Güneydoğu politikasının ekonomik ve sosyal yönleriyle neler olması gerektiğine, TRT'de ne tür program yapılması icap ettiğine, ceza yasasındaki değişikliklerin istikametine, eğitim ilkelerine, vatandaşlık ve laiklik yorumlarının nasıl olacağına yasama dışındaki güçler karar verdi...

Buna itiraz da mümkün olmazdı.

Örnek pek çok…

2000'lerin başında bir ANAP Kongresi'nde şöyle demişti Mesut Yılmaz:

“Dünyanın hiçbir yerinde ulusal güvenlik sadece askerlere bırakılmaz. Bu, siyasetin işidir. Ulusal güvenliğin sınırlarını belirleyecek olan da siyaset kurumudur. Gelin görün ki, Türkiye'de maalesef ulusal güvenlik siyasetin sınırlarını belirliyor...”

Ve Kıvrıkoğlu komutasındaki TSK bu çıkışa çok sert bir açıklamayla cevap vermişti. Genelkurmay bildirisi, '12 Mart ve 12 Eylül askerî darbe bildirileri'nin içeriğini anımsatan ve “Cumhuriyet tarihinin en ağır asker açıklamaları” arasında yer alacak bir metindi. Sadece Mesut Yılmaz'ı, bir partiyi, bir kesimi değil, içindeki tespit ve tahlillerle tüm siyaset kurumunu hedef almıştı.

Çok değil, üzerinden sadece 10 yıl geçti.

Bugün başka bir noktadayız…

Askerin geri adımlarla, geri geri kendi sahasına çekildiği bir dönemde…

Bu geri çekilişi durduracak her adım, onu atanı vebal altında bırakır…

Özet: Islak imza soruşturulmasında sonuna kadar gidilmelidir.
ALİ BAYRAMOĞLU yenişafak 4,10,2009

Devamını BURADAN okuyun...>>>

30.10.09

ASKERLER VE SİVİL ASKERLER

Askerler ve sivil askerler…

Islak imza kriziyle ilgili Ankara kulisleri Ankara temsilcilerinin köşelerine yansıyor.

Bunlara aslında kulis dememek lazım.

Daha çok askeri karargâh içindeki arayışlara, yeni doğrulama çabalarına ve bu çabalara yönelik medya desteklerine işaret ediyorlar.

Birlikte okuyalım:

"İhbar mektubu ve ıslak imzalı olduğu öne sürülen belgenin savcılığa ve belli basın organlarına yansıması, genellikle, gündem değiştirme çabası olarak değerlendirildi. Bu değerlendirme, 'Hükümet Habur'dan yansıyan manzaralarla tıkandı, toplumda çok büyük tepki oluştu, bu durumda, gündemi değiştirmek ve hedef tahtasına yeniden TSK'yı koymak için belge ve ihbar hamlesi yapıldı' görüşüne dayandırıldı. Belgenin ve ihbarın hükümete ve iktidar partisine can simidi olduğu yorumları yaygınlaştı…"

Fikret Bila dün böyle yazıyordu…Ardından şu uyarıyı yapıyordu:

"Bu hamlenin Org. Başbuğ'u sıkıştırarak, son dönemde uyumlu görünen sivil-asker ilişkilerini zedelemesi, Başbakan Erdoğan'ın arzu edeceği bir sonuç olmasa gerekir..."

Askerin nasıl bir savunmaya gideceği, başbakanın ne tür adımlar atma ihtimali olduğu elbet önemlidir, hatta "aman şu dönem kritiktir, dikkat edin" de diyebilir bir gözlemci…

Ve denebilir ki, bunlar sıcak siyasetin, güçler dengesinin, sürmekte olan büyük bir iktidar savaşının kaçınılmazlarıdır…

Ama işin bir de diğer yönü, ilkelerle ilgili yönü var.

Bu yön de aslında bugün sıcak siyasetin bir parçasını oluşturuyor, gazetecilerinki dahil alınacak tavırlar bu siyasetin bir parçası haline geliyor.

Her zaman seyredemez, seyrettiğiniz iddiasında bulunamazsınız.

Şöyle:

Ortada sadece iki grup, iki eşit taraf arasında alan kontrolüne yönelik bir iktidar mücadelesi yoktur. Derin bir değişim sürecinde, iki tarihi temel anlayış arasında bir kavga vardır. Birincisi askeri vesayet anlayışını, ikincisi demokrasinin ön ve gerekli koşulu olan sivil bir iktidar düzenini temsil etmektedir…

Türkiye'de son yılların, belki de tüm dönemlerin en büyük skandallarından biri yaşanıyor. Darbeciliğe soyunan, bunun üzerini kapatmaya çalışan, doğru söylemeyen bir karargâh politikası ya da kuvvetli bir ordu içi cunta bulunuyor.

"Islak imza makineyle mi atılmış", "zamanlaması neden şimdi", "ihbarcı subay neden aylarca beklemiş", "belge niye önce basına gitmiş" gibi az akıllı sulandırma gerekçeleri, "Ordu ihbarcı subayın peşinde" gibi gündemi kaydırma manşetleri ciddi ahlaki ve etik sorunlar taşıyorlar.

Ve bunlar orta ve uzun vadede gelişmeleri belirleme, manipüle etme şansına hiçbir şekilde sahip bulunmuyorlar.

Özden Örnek günlüklerini aklınıza getirin…

Resmi bir evrak mıydı söz konusu olan?

Nasıl oldu da bu günlüklerdeki hemen her gelişme, Hürriyet ve Milliyet gazetelerinin bilinçli körlüğüne rağmen adım adım doğrulandı?

Mustafa Balbay'ın günlükleri benzer bir durumla karşı karşıya kalmadı mı?

Orduyu korumak, askerin prestij kaybını engellemek isteyenlerin, başta gazeteciler olmak üzere, ilk yapacakları iş ordunun savunma ve saldırı hamlelerinin aracı olmaktan vazgeçmektir.

Yapacakları ikinci iş, içinde bulunduğumuz dünya, bölge ve ülke koşullarında askeri yaralayan asıl unsurun askeri vesayet düzeni olduğunu görmektir.

Asker muhtıra veriyor zora düşüyor…

Andıç hazırlıyor ortaya çıkıyor...

İstemediğini ilan ettikleri seçim kazanıyor…

Kendi içinde örgütleniyor gayri meşru duruma düşüyor…

Bu işte sivillerin de payı var…

2007-2009 arasının öyküsü budur…

2010'a az kaldı, öykü hızlanacaktır…
ALİ BAYRAMOĞLU yenişafak 30,10,2009

Devamını BURADAN okuyun...>>>



Snap Shots

Get Free Shots from Snap.com
 
^

Powered by BloggerAK Medya Haber Yorum Analiz by UsuárioCompulsivo
original Washed Denim by Darren Delaye
Creative Commons License