Mümtazer Türköne etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mümtazer Türköne etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25.2.10

BAYKAL DARBECİ Mİ ?

Baykal, darbeci mi?

Baykal hariç, herkes üzerine düşeni yapıyor, rolünü oynuyor. Baykal ise, sanki bulunması gereken yerde değil. Söylemesi gereken lafların tam tersini söylüyor. Aksayan, aksadığı için de şu kritik hengâmede rahatsızlık veren bir durum. Bir açıklaması olmalı.
Benzetme çok tanıdık. "Sabaha karşı kapınızı çalan sütçü ise orası demokrasi, eyvah geldiler diyorsanız o ülke demokratik olmaktan çıkmıştır." Kapıyı çalan polis, gözaltına alınanlar darbecilikle itham ediliyor. Baykal'ın grup konuşmasındaki bu benzetmenin devamı şöyle olmalıydı: "Bu gözaltılar sizlerin, sabah saat dörtte kapınız çaldığında güvenle açıp, sütünüzü almanız içindir." Doğru mantık bu değil mi? Sabahın köründe kapımızı çalıp kafamıza silah dayayacak olanlar darbecilerden başka kim olabilir? "Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs", yani darbe teşebbüsü suçlamasıyla 48 muvazzaf ve emekli subay gözaltına alındı ve sorgulandı. İlk defa emrinde askerî birlik bulunanlar, hatta tümamiral ve tuğamiral rütbesindeki komutanlar tutuklanıp cezaevine konuldu. Savcılar akıllarına eseni yapmıyor; çok ciddi soruşturmalar yürütüyorlar. Mahkemeler tutuklama kararı verirken kılı kırk yarıyorlar. Eğer ortada bir suç varsa "soruşturulmasın" demek doğrudan yargıya müdahale. Tutuklananlar silahlı kişilerse, bu konudan bahsederken yargıya müdahale anlamına gelmemesi için ses tonunuza bile dikkat etmeye mecbursunuz.

Baykal açıkça ve göstere göstere tersini yapıyor ve 7 yıl önceki darbe planını savunuyor. "2003'te bir askerî tatbikat vesilesiyle aslında bir askerî darbeye yönelik proje ortaya koymuşlar." mazeretini öne sürüyor. "Aradan yedi yıl geçmiş, darbe de olmamış, niye bu adamları gözaltına alıyorsun?" mealinde bir savunma yapıyor. Çok açık biçimde darbecileri ve darbe planlarını, sanki o ekibin kadrolu elemanı gibi veya basın sözcüsü edasıyla savunmaya girişiyor.

Her şeyin alt-üst olabileceği çok keskin bir virajı geçiyoruz. Devlet üzerindeki silahlı egemenlik dönemi sona eriyor. Kurumlaşmış, kendi geleneklerini oluşturmuş bu tür iktidar yapılarının tasfiyesi, diğer ülkelerde büyük karışıklıklara yol açtı. Şu ana kadar biz bu riskli dönemeci ciddi bir savrulma yaşamadan geçiyoruz. AK Parti hükümeti temsil ettiği halkın ve kendisinin hukukunu savunuyor. Eline geçen tarihî fırsatı değerlendirip askerî vesayet dönemini kapatmak ve demokrasiyi yerleştirmek zorunda. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ başta olmak üzere, aklı başındaki bütün askerler sorumlu davranıyorlar. Maceraya kalkışacak olanların önünde engel olarak duruyorlar. Darbeciler ikiletmeden kuzu kuzu ifade veriyorlar. Ertuğrul Özkök bile kendi "ama"larıyla uğraşıyor. Darbeyi savunan medya mensupları, cümlelerin arasına özenle ricat kapıları yerleştiriyor. MHP dikkatli ve ölçülü; demokrasinin yanında ve darbecilerin karşısında duruyor. Sadece Baykal, darbecileri azimle, kararlılıkla ve bütün muhakeme sisteminin çökmesi pahasına savunuyor.

Acaba neden?

Ahmet Altan dünkü yazısında "Bugün ordunun siyasî desteği CHP'nin aldığı oy kadardır." diyor. Tersinden bakalım. CHP'nin oy tabanı hızla sadece darbeden medet umanların sayısına doğru iniyor. Bu durum bir siyasî partinin demokrasinin agorasında eline benzin bidonunu alıp kendini yakmasına benziyor.

Soğuk Savaş dönemine özgü "ajan provokatör" entrikaları dışında, CHP'nin Baykal eliyle siyasî intiharının başka açıklaması yok. İhtimaller şöyle: Birincisi, Baykal darbe geleneğinin üretip siyasete yerleştirdiği bir siyasetçi mi? İkincisi, darbe kadrosu içinde mi yer alıyor? Yani planlanan suçların içinde bir fail olarak mı bulunuyor? Üçüncüsü, darbe sonrasında ikbal kapılarının sonuna kadar açılmasını -başbakan olmak gibi- bekliyor. Bu üç ihtimalin dışında başka bir ihtimal daha var. Ama bu ihtimal, Baykal'ın siyasî zekâsını hiçe saymak anlamına geliyor. Baykal'ın, darbeciliğin kendisini daha güvenli ve güçlü bir konuma taşıdığını, CHP'ye oy kazandırdığını düşünmesi mümkün mü? Ben sanmıyorum.

Peki sıraladığım ihtimallerden hangisi sizce doğru?
MÜMTAZER TÜRKÖNE
m.turkone@zaman.com.tr


25 Şubat 2010, Perşembe

Devamını BURADAN okuyun...>>>

18.2.10

HUKUK KAZANACAK

Bu sefer hukuk kazanacak!

Bu seferki Şemdinli davası ve Ferhat Sarıkaya olayı değil. Endişeye mahal yok.
Peşinen yargıya müdahale edenler mağlup. Hakkında hiçbir bilgi sahibi olmadıkları olaya dair hüküm tesis etmek, HSYK'nın meşruiyetini kaybettirir. HSYK geçmişte olduğu gibi yargıya alenen müdahale ediyor. Anayasa'nın 138. maddesini çiğniyor. Doğrudan görülmekte olan bir davaya ağır bir hukuk dışı müdahale söz konusu. Karmaşık bir hukuk davasını tartışmıyoruz. Terör örgütü üyeliği, vatandaşa iftira gibi çok ağır suçlarla suçlanan bir başsavcı, bir başka başsavcının aylardır yürüttüğü soruşturma sonucunda tutuklanıyor. Bir tek kişinin tasarrufu değil bu. Savcı suçluyor, delilleri sıralıyor ve mahkeme tutukluyor. HSYK ise, deliller hakkında fikir sahibi olmadan bu tutuklamayı yapan savcılara görevden el çektiriyor. Eğer hukuk arıyorsanız, meşruiyet arıyorsanız bir mantık aramanız gerekir. HSYK kararının bir mantığı var mı? Görülmekte olan bir davada, yargıç teminatını ve bağımsızlığını çiğneyerek hüküm tesis etmenin, meşru bir mantığı olabilir mi? Sonuçta kim kazanır? İşini yapan savcılar, yargıçlar mı? Baştan beri bir davada taraf olduğu tartışılan HSYK mı?Yargı erkinin geçtiği bir sınav bu. HSYK'ya rağmen yargı bu sınavdan yüzünün akıyla çıkacak. Çünkü hukuku uygulayan yargıya kimse telkinde bulunamadı? Kararlarını etkileyemedi. Anayasa'nın 138. maddesi: "Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz" diyordu. "Emir ve talimat" verilmedi mi? "Tavsiye ve telkinde" bulunulmadı mı? Hepsi son üç yılda sistematik olarak ve göstere göstere yapılmadı mı? İşini yapan savcılar ve yargıçlar bize dönüp dedi ki "Biz kimseden emir ve talimat almayız; kimsenin telkinine bakmayız, tavsiyesine uymayız; hukuk ne diyorsa onu uygularız." Semboller üzerinden düşünmeye alışık olduğumuza göre, bir savcıyı tutuklayan ve cezaevine gönderen; generalleri çağırıp sorgulayan yargının bize verdiği mesajın üzerinde dikkatle durmalıyız. Hiçbir telkine boyun eğmeyen yargı, kendisi bize, hepimize bir telkinde bulunuyor. Çok basit, çok sağlam bir telkin. Bize hukuka güvenmemizi telkin ediyor. Hiçbir güce boyun eğmeyen bir yargının bizim hak ve hukukumuzu kararlı ve cesur biçimde koruduğunu söylüyor. Bizim hukukumuza kefil olduğunu gösteriyor.

Bu devletin güvenliğini sağlamakla görevli birimler kafa kafaya vermiş, sahte deliller uydurarak vatandaşına tuzak kurabilirler. Halkın huzurunu korumakla görevli Millî İstihbarat Teşkilatı elemanları, Jandarma'nın üst düzey kadrosu; halk adına halkın hukukunu tecavüzlerden korumakla görevli savcı ve bütün bunların üzerinde koskoca ordunun başındaki orgeneral bir ilde elbirliği ile suçsuz insanlara komplolar hazırlayabilir. Sahip oldukları bütün yetkileri, bütün imkânları ve imtiyazları bu komploları tezgâhlamak için kullanabilir. Karanlık kişilere güvenceler verip yalancı şahitliğe ikna edebilir. Evet bunların hepsini yapabilir. Bunların hepsi yapılabilir. Yapıldı mı? Bilmiyoruz. Yargı soruşturuyor. Yapılırsa ne olur?

Erzincan soruşturmasını yürüten savcı bize, bu kadar derin ve güçlü bir komplo karşısında kalsak bile endişeye kapılmamamızı, hukuka güvenmemizi telkin etti. Ve bu telkinin gereğini yerine getirdi. MİT elemanlarını, Jandarma komutanını ve subaylarını derdest edip tutukladı. Kendi meslektaşını saatlerce sorguladı ve mahkemeye tutuklanmak üzere sevk etti ve tutuklandı. Bu savcı, gücünü hukuktan alıyordu.

Peki HSYK ne yaptı? Yargıç teminatını sağlamak yerine, engel oldu. Peki meşruiyet kimden yana? Hukukun sağladığı meşruiyet kime güç veriyor? HSYK toplanan delilleri nereye saklayacak? HSYK gücünü nereden aldı?

Merak etmeyin. Bu sefer hukuk kazanacak. Çünkü son üç senede görüldü ki bu ülkede savcılar ve hâkimler var. O zaman hukuk da var. Teraziye ağırlığı koyduğunuz zaman önce bir sallanır, sonra dengeyi bulur. O kadar delili saklayacak bir çuval HSYK'da var mı?

MÜMTAZ'ER TÜRKÖNE
m.turkone@zaman.com.tr 18,02,2010

Devamını BURADAN okuyun...>>>

14.1.10

VESAYET MERAKI

Vesayet Merakı

Tartışmanın tutulur tarafı yok. Bir demokrasi hazımsızlığı köpürüyor. "Ben aslında demokrasiyi savunuyorum." diye demokrasiye muhalefet edenlerin, kavramları ters yüz etmekten başka çareleri yok.

"Ben askere de karşıyım demokrasiye de" saçmalığını başka türlü savunamazsınız..

"Vesayet" reşit olmayan yani zihnen olgunlaşmamış biri üzerinde, bir başkasının kontrolü veya denetimi. Kişi doğru ile eğriyi ayırt edemediği için, kendi çıkarlarını gözetemediği için onun adına bir başkası yani vasisi karar veriyor. Hukukta 18 yaş, reşit olma yani vesayetten kurtulma yaşı olarak kabul ediliyor. Bu yaşa kadar kişi birçok hukuki işlemi ve tasarrufu yapamıyor. "Vesayet" (tutelary) deyimini siyaset literatürüne dahil eden kişi, siyasî partiler konusunda 1940'larda yazdıklarıyla hâlâ bir otorite olarak kabul edilen Maurice Duverger. Duverger, siyasî partileri tasnif ederken tek partili sistemleri kendi içinde ayırıyor. Komünist ve faşist tek parti sistemlerinin toplumun ve insan hayatının her alanına müdahale eden totaliter niteliğine karşılık, sadece genel bir modernleştirme hedefi ile toplumu değiştirmeye çalışan tek partileri birbirinden ayırmak için birincisine "totaliter tek parti", ikincisine "vesayetçi tek parti" ismini veriyor. Bu Fransız siyaset bilimcinin, o tarihlerde "vesayetçi tek parti" modeline dünyadan örnek olarak gösterdiği parti ise Cumhuriyet Halk Partisi.Demokrasiye yapılan en yaygın eleştiri "Ya halk yanlış karar verirse" itirazıdır. Güya henüz olgunlaşmamış, kendini yönetecek düzeye gelmemiş bir halka demokrasi bahşedilirse ülke kaosa sürüklenecektir. (Halbuki demokrasinin açık üstünlüğü yanlış kararları düzeltme imkânıdır; bu imkân dikta rejimlerinde yoktur.) O zaman bir vasi tayin etmek gerekecektir. Bu vasiler topluma göre ileri, aydınlanmış ve gerçeği kavramış küçük bir azınlık olacaktır. Örgütlü olan -silahlı- bürokrasi yanına aydınları alıp bir ittifak kurarak toplumun vasisi olunca, demokrasi şekli olarak işlese bile ortaya bir vesayet düzeni çıkacaktır. Şayet zamana uyup çok partili hayata geçilmiş olsa bile halkın tercihi, yani sandıktan çıkarttığı iktidar üzerinde bile bu vesayet düzeni işleyecektir. Milli Güvenlik Kurulu, askerî vesayetin doğrudan aracı, Cumhurbaşkanlığı makamı ise Anayasa Mahkemesi ve YÖK üzerinden bu vesayet düzeninin dolaylı aracı idi. Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanı olması, bu kritik vesayet aracının kaybolması anlamına geldiği için krize yol açmıştı.

Demek ki doğrudan halkın veya halkın belirlediği temsil organlarının üzerindeki sivil-asker azınlığın denetimine "vesayet" adı veriliyor. Laiklik, cumhuriyet değerleri ise aslından uzaklaştırılıp bu vesayetin gerekçesi ve dayanağı olarak kullanılıyor.

Halkın, yani çoğunluğun yetkin olmadığı iddiasına dayalı asker-sivil yönetici elitlerin halkın seçtikleri üzerindeki kontrolüne "vesayet" adı verildiğine göre, "sivil vesayet" sözünün ne anlama geldiğini, bu tabiri kullananların açıklaması lâzım. AK Parti iktidarı bu tabir ile kimin üzerinde vesayet kurmuş oluyor? "Askerî vesayete karşıyım, ama sivil vesayete de karşıyım." dikotomisi, bu vesayetin asker üzerinde kurulmasını ihsas ediyorsa orada durmak lâzım. Her şeye burnunu sokan ve sürekli yanlış yapan askerin sivil vesayet altına alınması kadar doğal ve doğru bir şey olamaz.

"Sivil vesayet düzeni"ne örnek olarak Mısır'ı gösteren birinin bu durumda Mısır'la Türkiye'yi aynı kalıba dökmesi lâzım. Nasıl başaracak?

Bu uçuk tartışmanın bize gösterdiği yalın bir gerçek var. Türkiye'de vesayet düzeni artık yerle bir oluyor. Kışlasında emir subayının kapısında beklediği makamında oturan komutanın veya bir gazetenin yazı işleri toplantısında manşet tartışan gazetecilerin iktidar üzerinde vesayet denklemleri kurmak ve icra etmek imkânları artık yok. "Sivil vesayet"ten şikâyet edenlerin tamamı, "vasi" pozisyonunu kaybedenler değil mi?

Demokrasiyi artık herkesin içine sindirmesi lâzım. Bu iktidardan memnun değilseniz CHP'nin veya MHP'nin kapısını çalacaksınız, askerin değil.
14 Ocak 2010 Perşembe Mümtaz'er Türköne
Zaman Gazetesi

Devamını BURADAN okuyun...>>>

17.11.09

ORDUMUZ SAVAŞI KAYBETTİ

Ordumuz bu savaşı kaybetti...

Sadece karargâh, hâlâ durumun farkında değil. Telaş içinde hasarı onarmaya, mevzileri muhafaza etmeye çalışıyor. Umutsuz biçimde çırpınıyor.

Artık yenildiğini fark etmesi durumu kabul etmesi gerek. Aksi takdirde daha çok zayiat verecek. Zarar büyüyecek.

Ordumuz bu savaşı kaybetti; çünkü bu savaş yanlış bir savaştı.

Bir ordu kendi halkına savaş açar mı? Kendi halkına savaş açan ordunun, işgal ordusundan ne farkı kalır? Silahının parasını, maaşını, askerini aldığı halkı düşman ilan eden bir ordunun zafer kazanma ihtimali olur mu?

Yanlış savaşlar kazanılamaz. Halkına karşı örtülü bir savaş yürüten ordu, kendisini var eden her şeyi tahrip etmeye girişir. Halkı hedef alınca, insanı koruyan devlet, devleti var eden hukuk ortadan kalkar; geride ne savunulacak bir ülke ne sarılacak değerler kalır.

Koskoca bir ordunun, iktidar oyununda oyuncak haline getirildiği bir savaş oyununun uzatmalarını izliyoruz. Ordu itibarını tüketiyor. Ordu güvenilirliğini yitiriyor. Ne için? Kaybettiği savaşı sürdürebilmek için.Dünyanın en büyük ordularından biri olan ordumuzun komuta kademesinin bugün ne işle meşgul olduğunu düşünüyorsunuz? Bir belge ve onun altındaki imzanın gerçek olmadığını ispatlamak; öyle değil mi? Bunun için yapılan toplantıları, görevlendirilen kişileri, ilişki kurulan yargıçları, edilen telefonları, yapılan operasyonları gözünüzün önünde canlandırın.

Sonunda neye inanacağız? Belgenin gerçek olmadığına mı, yoksa savaşı kaybetmiş perişan ordunun, muzaffer bir ordu gibi geçit töreni yaptığına mı?

Anayasa Mahkemesi, askerî yargının yetki alanını daraltan kanunu iptal ederse kim kazançlı çıkacak? Bu soruya herkesin bir cevabı olmalı. Kim kârlı çıkacak? Bu ülkeyi ve bu devleti yaşatacak olan hukuk mu? Hukuku işletecek olan yargı mı? Hukuka bağlı iş görecek olan devlet kurumları mı? Hukuk vasıtasıyla devletine ve kurumlarına güven duyacak halk mı? Topunun, tüfeğinin, üstünde "yasak bölge" yazan yüksek tel örgülerin de ötesinde, kendisine yargı karşısında dokunulmazlık ve koruma sağlayan bir ordunun koruduğu ülkeden ne hayır gelir?

Ordu halkına karşı örtülü bir savaş yürütecek. Belgesine sahip olamadığı, bu asimetrik savaşı bile eline yüzüne bulaştırdığı zaman suç işleyen subaya komşu odada çalışan askerî savcı hemen duruma el koyacak ve düzeltecek. Öyle mi?

Bu savaş yanlış bir savaştı. Bu yanlış savaş uzun zamandır devam ediyor. Derdimiz bir belgeden ibaret değil. Bu yanlış, bir cuntanın önce orduyu, sonra iktidarı ele geçirmesiyle 1960'ta başladı. Bu yanlışı düzeltmek için yapılan ikinci bir yanlışla 12 Mart'ta devam etti. Kendi yanlışını kendisi yaratarak, önce kanı döküp sonra durdurarak 12 Eylül'de zirveye çıktı. Ekonomiyi çökerten, halkı perişan eden 28 Şubat'la sürdü. Silivri'ye kadar uzanan yanlışlar dizisi Ergenekon'la hâlâ devam ediyor.

Ordumuzun komuta kademesi bu savaşı kaybetti. Komuta kademesine bu savaşı yine ordumuz kaybettirdi. Ordumuzun itibarı her şeye rağmen o kanunsuzlukları paketleyip yargıya taşıyan şerefli subayların yüzü suyu hürmetine sürüyor. Bu yanlış savaş sona erer, bu komuta kademesi tasfiye olursa, hâlâ her şeyin düzeleceği umudunu taşıyoruz.

Bugünü kurtardılar diyelim. İlerde gerçek ortaya çıkmayacak mı? Bugün bu kirli savaşı yürütenler o zaman nasıl hatırlanacaklar? Kılıçlarını, savaş ilan ettikleri halka onurlarıyla teslim etmeliler.

MÜMTAZ'ER TÜRKÖNE
ZAMAN
17.11.2009

Devamını BURADAN okuyun...>>>

13.11.09

ÇİÇEK'İN DIRAMI

Albay Dursun Çiçek'in dramı

-Benimki önce sadece bir histi. Beyaz bir minibüsün içinde sessiz, sakin oturan biri olarak tanıdık hepimiz onu. Yakından bildiğimiz manzaralardan biraz farklıydı.
Hani şu sık rastladığımız sahneler var ya: Polis, sanığı savcılığa getirmektedir. Kameralar ancak aradan, doğal akış içinde enstantaneler yakalar ve bizler de o kısa anlardan ekranlara yansıyanları izleriz. Albay Dursun Çiçek'inki epeyce farklıydı. Ne bir haksızlığa uğramışlık duygusu, ne bir isyan ne de boyun eğme. Gözlerinde sadece hüzün vardı.

Kurmay Kıdemli Albay Dursun Çiçek'in çok parlak bir askerî kariyeri var. Tokatlı bir Anadolu çocuğu olarak, Pamukpınar Öğretmen Okulu'na girmeyi başarmış. Harbiye'yi üçüncülükle bitirmek zor bir iş. Kara Harp Akademisi'ni ve Silahlı Kuvvetler Akademisi'ni dönem ikincisi olarak bitirmek de öyle. Bütün askerî kariyerini karacıların katı disiplini içinde geçirmiş bir piyade subayı; üzerindeki beyaz denizci üniforması sadece görünüşten ibaret. Bütün bu sıkı askerî kariyeri içinde zaman bulup çok zor bir işin üstesinden gelmiş, doktora yapmış. Demek ki karşımızda seçkin bir Türk subayı duruyor."İlahlar kurban istiyor"

"İrtica ile mücadele eylem planı"nın altındaki imzanın sahibi sıfatıyla neredeyse beş aydır bu güzide subay, tartışmaların merkezinde duruyor. Genelkurmay karargâhında görevli, vazifesi başında bir subay olduğu için çıkıp konuşamadı. Tek istisnası var. Hürriyet'ten Saygı Öztürk'e durumu özetleyen bir tek cümle söyledi: "İlahlar kurban istiyor".

"İlahlar", güç ve iktidar sahibi olanlar. İşler yolunda gitmediği zaman birini kurban ederler. Böylece kabaran öfkeyi bastırırlar. Albay Dursun Çiçek, kendisinin, kurban olarak seçildiğini söylüyor. Gözümüzün önünde canlandıralım. Sıkı bir askerî eğitimden geçmiş ve bütün kişiliği bu meslekte şekillenmiş ve mesleğinin hakkını vermiş bir subay. Eminim ki Albay Çiçek, bir muharebede emrindeki piyade alayını, tıpkı Çanakkale'deki 57. Alay gibi bir daha geri dönmemek üzere ateş hattına sürerdi. Karargâhta ordu komutanının "Alayını hücuma hazırla!" emrine hiç düşünmeden sadece "emredersiniz" cevabını verir ve askerini gayrete getirmek için en öne geçip "hücum" emrini verirdi. Vatanı için gözünü kırpmadan kendisini feda ederdi. Yazdığı iddia edilen metne gelince: Berbat. Demek ki siyaset becerisi askerde mevcut değil.

Şimdi ise "ilahlar" tarafından kurban edildiğini düşünüyor. Yanlışlık nerede? "İlahlar"da mı, yoksa "kurban"da mı? Parlak bir Türk subayını, halkına komplo kurma suçlamasıyla mücrime dönüştüren "ilahlar"ın kurduğu düzene eğilmemiz gerekmez mi?

Bütün asker çocukları gibi çocukluğum, askerler arasında geçti. Askerlerin nasıl yaşadıklarını, ne tür zorluklarla karşılaştıklarını, üstelik bu mesleği nasıl bütün aile fertleriyle birlikte icra etmek zorunda olduklarını yakından biliyorum. Dino Buzzatti'nin Tatar Çölü isimli romanı, edebî değerinin yanında askerliğin o bıktırıcı monotonluğunu ve doğası gereği ortaya çıkan farklı sosyalleşmeyi çok iyi anlatır. Askerlik mesleği, zenginlerin, tuzu kuruların seçtiği bir meslek değildir. Başka türlü yukarıya yükselme fırsatı olmayan Anadolu çocukları, yokluğun ve yoksulluğun içinden çıkar ve subay olurlar. Bizim toplumumuzda aristokratik gelenekler olmadığı için askerler hep halkın içinden çıkar. Ordunun içinde ise kurumlaşmış bir oligarşi var. Ordu içindeki iktidarı ele geçirmek, ülkeyi yönetmek anlamına geliyor. Bu oligarşi, karargâh örgütlenmesini ülkeyi yönetme ihtiyacına göre biçimlendirmiş. Bunun için örtülü bir siyasî uzmanlaşmaya ve örgütlenmeye girişmiş. Yönetme hakkını silahlı gücün eline verebilmek için ideolojik araçlar geliştirmiş. Laikliği ve Cumhuriyet'i silahlı koruma altına alarak, siyasete karışma ayrıcalığına gerekçe yapmış. Atatürk'ün itibarının arkasına saklanarak, silahlı zorbalığa mazeret aramış.

Taraf Gazetesi önceki gün, "İrtica ile mücadele eylem planı" gibi yüz belgenin daha mevcut olduğunu öne sürüyor. O zaman savaşmak üzere değil, siyaset yapmak üzere, üstelik işi zorbalığa vardırarak ve suç işleyerek siyaset yapmak üzere kendini organize etmiş bir karargâh yapılanması var.

Kanunsuz emir

Harp Okulu'na girdiği tarihten itibaren emir almaya ve emir vermeye alışmış şerefli bir Türk subayı, bu karargâhta göreve başlayınca ne yapar? Alayını taarruza hazırlamasını emredecek olan komutan, "İrtica ile mücadele eylem planı" hazırlamasını emrettiği zaman aynı topuk selamı ile "emredersiniz" demekten başka çaresi var mı? Elbette var. Karşılığında bütün meslekî ideallerinden vazgeçmek ve emekliye ayrılmak şartıyla.

Kurmay Albay Dursun Çiçek'in hazırladığı eylem planının bireysel bir inisiyatifin eseri olmadığı, kendi imzasını inkâr etmesinden belliydi. O belgeyi hazırlama emrini verenlerle, imzasını inkâr etme talimatı verenler aynı kişiler. Albay Dursun Çiçek'in yüzüne yansıyan hüznün arkasında da bu ikilem olmalı. Bu belge kendi eseri olsaydı, başından itibaren imzasına sahip çıkardı. İmzasına sahip çıktığı zaman üstlerini, daha önemlisi bağlı olduğu kurumu zor durumda bırakmayacağını bilseydi hiç tereddüt geçirmeden gereğini yapardı. Bugün yaşadığı bir asker için daha zorlu bir açmaz değil mi?

Albay Dursun Çiçek'in suçu, Anayasa'mızda açıkça yazılan "konusu suç teşkil eden emri yerine getirmek"ten ibaret. Anayasa'mızın 137. maddesi şöyle diyor: "Konusu suç teşkil eden emir, hiçbir suretle yerine getirilmez; yerine getiren kimse sorumluluktan kurtulamaz." "Konusu suç teşkil eden emri yerine getirmek" ağır bir suç. Hele bu suç, ülkenin güvenliğinin emanet edildiği silahlı gücün içinde, üstelik kurumsal bir düzen içinde işleniyorsa. Askerî disiplin içinde üstelik kurumuna duyduğu güvenle bir subayın bu suçu işlemesi çok garip değil. Çünkü bu suçtan daha büyük bir suç var. "Konusu suç teşkil eden emri vermek."

Kurmay Albay Dursun Çiçek, Türkiye'nin başta güvenliği ve devletin sahip olduğu hukuku var etme adına çok kritik bir davanın sanığı. Onun artık ezbere bildiğimiz imzası, Türkiye'yi normal bir hukuk devletine taşımanın anahtarı. Ama önce bizim, sonra da özellikle TSK mensuplarının bilmesi gereken çok önemli bir husus var: Ne askerlik mesleği saldırılara uğruyor ne de şerefli bir Türk subayı haksızlığa maruz kalıyor. Çünkü biz kurbanların değil, ilahların peşindeyiz. Bundan sonra hiçbir komutan emrindeki subayı, askerî disiplinin arkasına saklanarak suça sevk etmemeli. m.turkone@zaman.com.tr

MÜMTAZ'ER TÜRKÖNE 13,11,2009

Devamını BURADAN okuyun...>>>

1.11.09

YENİ BİR ORDU KURMAK

Yeni Bir Ordu Kurmak

Kutsal olan vatandır; ordu değil. Ordu, kutsal vatan toprağını korumak üzere organize edilmiş silahlı kurumdur. Değeri, saygınlığı, şerefi bu görevi yerine getirmesiyle ölçülür. Bu görevi yerine getirecek şekilde örgütlenir, ihtiyaçlara göre donatılır ve vatan toprağına yönelik tehditlere, ülkenin çıkarlarına göre görevler üstlenir.
Vatanı koruyamıyorsa, hatta kutsal vatan toprağı için bir tehdit oluşturuyorsa dağıtılır, yerine yenisi kurulur.

Türk Silahlı Kuvvetleri bir NATO ordusu. Ordumuzun kurumsal yapısı, organizasyon biçimi Soğuk Savaş dönemine özgü NATO standartlarına dayanıyor.Diğer NATO ordularının tamamı aradan geçen zaman zarfında köklü birkaç değişimden geçtiği halde, Türk Silahlı Kuvvetleri büyük ölçüde 89 öncesi yapısını sürdürüyor. ABD ordusu başta olmak üzere Batı orduları, bizdeki uzmanlaşmış yapılanma (Kara, Deniz, Hava) yerine, üstlenilen görevlere göre süratli hareket kabiliyetine sahip operatif yapılanmalara geçti. TSK bünyesindeki reorganizasyon faaliyetleri, uzun zamandır konuşulmasına ve tartışılmasına rağmen kayda değer bir ilerleme kaydedemedi.

Bürokratik kurumlar kendi iradeleri ile değişemezler. Evrensel ölçekte, değişime en dirençli bürokratik kurumların ordular olduğu bilimsel araştırmalarla kanıtlanmıştır. Değişime karşı direnç geleneklere kutsiyet atfedilerek sağlanır. Orduların kutsiyet halesi içine alınması, çağa uygun değişimlere direnmek içindir. Tarihin gösterdiği üzere ordular en ileri teknolojileri kullanır; savaşın sevk ve idaresi -buna askerin morali de dahildir- tamamıyla akıl ve bilimsel bilgi işidir. Hesabını yanlış yapan bir komutan, ne kadar çok kutsanırsa kutsansın ordusunu zafere götüremez.

Türk ordusu bir NATO ordusu ve hâlâ Soğuk Savaş yıllarının örgüt yapısını sürdürüyor. Sebebi, Sovyetler Birliği'ne karşı ideolojik savaş organizasyonunun, bugün siyasete müdahale imkânı vermesi. "İrtica ile mücadele eylem planı"nın tam olarak Soğuk Savaş dönemi mantığını taşıması bu yüzden tesadüf değil. Fazladan bu yapı ordumuz içinde bir gizli ordu hüviyetine büründü ve "belge"nin gösterdiği üzere ordunun bütünü üzerinde kontrol sağladı. Neyi tartıştığımızı hatırlayalım. "İrtica ile mücadele eylem planı" emir-komuta zinciri içinde hazırlanmış genel harekât planının bir parçası. O zaman şu soru önemli: "Genel harekât planı başka hangi eylem planlarını içeriyor?" II. Başkan'dan Bilgi-Destek Dairesi'ne uzanan bu hiyerarşinin deşifre edilmesi ve tasfiye edilmesi, TSK bünyesindeki gizli ordu yapılanmasının lağvedilmesi anlamına geliyor. Bu gizli yapılanma tam anlamıyla iktidara aday bir siyasî parti özelliği gösteriyor. Tek fark bu partinin emrinde tanklar ve toplar var.

Emrindeki tanklar ve toplarla siyasete giren asker için kahramanlıkla ihanet arasındaki sınır ortadan kalkar. Yeniçerilerden Halaskâr Zabitanlara, uzun askerî tarihimiz bunun örnekleriyle doludur. Bugün Türkiye Cumhuriyeti devletine, vatana ve millete yönelik en büyük tehdit elindeki silahla TSK'yı bir siyasî parti gibi, siyasî rekabet bataklığına süren komutanlardan geliyor. Türkiye Cumhuriyeti'ni korumak için bu komutanların ve halkına karşı siyasî savaş yürüten silahlı hiyerarşinin tasfiye edilmesi gerekiyor.

Türk ordusundan değil, Türk ordusunun ana karargahını, dolayısıyla beyin merkezini kontrol eden ordu içinde bir ordudan bahsediyoruz. Islak imzalı metni yargıya gönderen ve bu gizli orduyu deşifre eden subaylar ise, vatana yönelik tehdidi askerlik yeminine bağlı kalarak deşifre etmiş oldular. İhbar mektubunda yer alan bilgilerin zenginliği, bu deşifrenin örgütlü olduğunu, dolayısıyla ordu içinde sağduyulu bir refleksin mevcudiyetini gösteriyor. Subaylarımızın % 90'ı birliğinin ve silahının başında, savaşa hazır bekliyor. Sorun karargâhta ve komuta kademesinde.

"Yeni bir ordu kurmak", çağın ihtiyaçlarına ve ülkenin çıkarlarına uygun köklü bir dış güvenlik reformuna girişmek demek. Komutanların siyaset hırsına bu ülkenin birliğini, dirliğini ve refahını neden feda edelim? Evet neden?

"Mevcut komuta kademesini tasfiye edince, yeni orduyu kiminle kuracağız?" diye soranlara cevabı yine tarihten verelim. Ankara'da yeni orduyu kuran komutanların -Atatürk dahil- rütbesi neydi?
Mümtaz'er Türköne 01 Kasım 2009 Pazar zaman

Devamını BURADAN okuyun...>>>



Snap Shots

Get Free Shots from Snap.com
 
^

Powered by BloggerAK Medya Haber Yorum Analiz by UsuárioCompulsivo
original Washed Denim by Darren Delaye
Creative Commons License