Mehmet Altan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mehmet Altan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24.2.10

SIRA "27 NİSAN" DA MI?

Sıra 27 Nisan Muhtırası’na mı geliyor?

Balyoz soruşturması dün, kimi teknik tartışmaları da kapsayarak, bütün gün sürdü. Gözaltına alınan zanlılara, “hükümeti devirmeye teşebbüs ve bu amaçla örgüt kurmak” sorgulaması yapıldı.

Sorgusu bitenler de mahkemeye sevkedildi.

Yargı süreci kendi rutininde ilerliyor...

***

Endişe verici...

Provakatif...

Sertlikten medet uman...

Ya da illegal bir gelişme söz konusu mu?

ABD Dışişleri Bakanlığı’nda düzenlenen günlük basın toplantısında bir gazeteci ısrarla

ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Philip Crowley’e soruyor:

“Türkiye’de darbe planladıkları iddia edilen kişilere yönelik son gözaltılar göz önünde bulundurulduğunda, Türkiye’deki potansiyel siyasi istikrarsızlık hakkında ve Türkiye’nin, sizin deyiminizle tarihteki en başarılı müttefiklikte oynadığı merkezi role dair bir endişeniz var mı?”Crowley yanıtlıyor:

“Türkiye’deki siyaset ve toplumun evrimi içinde bu konular yeni değil. Spesifik bir endişemiz olduğunu düşünmüyorum.

Şurası açık ki, atılan tüm adımlar Türk yasalarıyla uyumlu ve şeffaf olmalı.

Ancak biliyorsunuz, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton geçen hafta Katar’da Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile çok detaylı ve başarılı bir görüşme yaptı. Ortadoğu barış süreci, Kıbrıs meselesi, Irak ve İran gibi çeşitli konularda Türkiye ile yakından çalışmayı sürdürüyoruz” ...

***

Balyoz dâhil, olup biten nasıl özetleniyor?

“Siyaset ve toplumun evrimi”...

Tam da böyle bir süreçte, 32. Gün’de, 27 Nisan Muhtırası’nı bizzat yazmak, Van Savcısı Ferhat Sarıkaya’yı meslekten men ettirmek ve Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun’u görevden aldırmakla övünen eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, Balyoz yargıya yansıyınca, “önce ateş edip sonra nişan alan” adam gibi bunun bir muhtıra olmadığını dillendirme ihtiyacını duymuş...

“Şimdi 27 Nisan’a muhtıra dediler, demeye devam ediyorlar. Muhtıra böyle olmaz. Muhtıranın tarihimizde örnekleri vardır. 27 Nisan’a muhtıra diyenler ya muhtıranın anlamını bilmiyorlar veya 27 Nisan bildirisini okumamışlar. 27 Nisan bir muhtıra değildir. Cumhurbaşkanlığı seçimine müdahale değildir. 27 Nisan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin laiklik konusundaki duyarlılığının dile getirilmesidir. Başka bir şey değildir.”

Muvazzafken “gökte tutup, yerde yiyenler”, Türkiye’de yargı Saray’a ulaşmaya başladığında, emekliliklerinde, “o sırada gözlerimizin önünde yaşananları sanki kendileri yapmamış” gibi davranıyorlar...

Aslında “kişisel portreler” açısından bu da hüzün verici bir başka konu...

Ya anayasa ve yasaları çiğneme ya da pabucu pahalı görünce bundan “dön geri” yapma...

***

Dün 27 Nisan Bildirisi’ne yeniden göz attım...

Şu paragrafa bakın:

“Son günlerde, Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde öne çıkan sorun, laikliğin tartışılması konusuna odaklanmış durumdadır. Bu durum, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından endişe ile izlenmektedir. Unutulmamalıdır ki, Türk Silahlı Kuvvetleri bu tartışmalarda taraftır ve laikliğin kesin savunucusudur. Ayrıca, Türk Silahlı Kuvvetleri yapılmakta olan tartışmaların ve olumsuz yöndeki yorumların kesin olarak karşısındadır, gerektiğinde tavrını ve davranışlarını açık ve net bir şekilde ortaya koyacaktır. Bundan kimsenin şüphesinin olmaması gerekir.”

Şimdi bu muhtıra değilmiş...

Ya da “Türk asıllı” olmayan insanlarımıza yönelik şu korkunç cümle:

“Özetle, Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Atatürk’ün, ‘Ne mutlu Türküm diyene’ anlayışına karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır.”

Genelkurmay Başkanı’nı görevinden alamayan Parlamento, bu tehdit nedeniyle erken seçime gitmişti.

Şimdi parlamentonun kimi nereye seçeceğine karışamayacak bir askeri anlayışa doğru gidiyoruz... Siyaset parlamentonun, savunma da askerin görevi olacak...

Onun için siyaset ve toplum evrimleşiyor...

***

Hissim o ki yargı gündemindeki sırada 27 Nisan da var...

Düpedüz bir anayasal suç idi...

Üstelik faili de açıkça üstlendi.

Ama asıl kararı yargı vermeli...

Fail de derdini mahkemeye anlatmalı...

***

Bu süreçlerin hızlanması siyasetin ve toplumun daha çabuk evrimleşmesini, bizim de ağır ve gerçek sosyal gündemimize geri dönmemizi sağlayacak...
MEHMET ALTAN STAR 24,02,2010

Devamını BURADAN okuyun...>>>

19.2.10

YARGIYI ORDUYA BAĞLAYALIM

Yargı’yı 3. Ordu’ya bağlayalım

Baykal huzursuzlanıyor ise işler iyiye gidiyor demektir. Neden?

Çünkü Şemdinli’de ağzını açmamıştı... Van Savcısı meslekten men edildiğinde susmuştu...

Oradaki sivil mahkemenin 39 yıl 4 ay verdiği sanıklar “askeri mahkemeye” yatay geçiş yapıp ilk celsede tahliye edilince de bunu yadırgamamıştı.

27 Nisan e-muhtırası yayınlanır yayınlanmaz yardımcısı televizyonlara çıkıp bunu virgülüne kadar desteklediklerini söylemişti... Parlamentodaki bir parti, Parlamento’ya karşı bir darbeyi sahipleniyordu.

Üstelik kendisi “eski devlet”in kara yüzü Ergenekon’un da “avukatı” zaten...

Baktım, dün gene heyecanlanmış, anladım ki işler iyiye gidiyor, demek ki pek becerikli olmasa da halk iradesine, sivilleşmeye, demokratikleşmeye doğru kör topal ilerlemekteyiz...

Hükümet, Ergenekon sürecinde AB reformlarını kaldırıp dama atmasa, siyasal milliyetçilik yarışına girmese şimdi böylesine bir toz duman olmayacaktı... İşler çok daha suhuletle gidebilecekti...

“Bir musibet, bin nasihatten evladır” hesabı belki bundan sonra akıllar başa gelir... Van Savcısı Ferhat Sarıkaya’yı meslekten kim “men” edip avukatlık etmesini bile engelledi?

İktidarın yeşil ışığıyla Hâkim ve Savcılar Yüksek Kurulu.

Neden?

İddianameye o zamanın Kara Kuvvetleri Komutanı’nı karıştırdığı için.

Askeri suçlamanın cezası meslekten men edilmek midir?

Tabii ki değil.

Peki, bu nasıl oldu?

Eski Genelkurmay Başkanı canlı yayında açıkladı, hem anayasal suça giren e-muhtırayı bizzat yazmış, hem Van Savcısı’nı attırmış, hem de dönemin Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanı’nın işten el çektirilmesini sağlamış.

O zaman, şimdi “Saray” tribünlerinde ayağa kalkanların hiçbirinde en ufak bir hareket görmemiştim.

Sadece kamuoyu vicdanı şakır şakır kanamıştı, şimdi de kanamaya

devam ediyor...

Böyle bir ülkeye “hukuk devleti” denir mi ki şimdi hukukun yitirildiği

söylenmekte?

Buralarda ne zaman hukuk oldu ki hukukun çiğnendiği iddia edilmekte?

“Eski devlet” anlayışı hâkimiyetini yitirmeden de hiçbir zaman “hukuk” olmaz zaten...

***

Bugünkü heyecan sebebi ne?

Galiba durum pek farklı değil...

Hatırlayın...

Erzincan’daki Üçüncü Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk, Ergenekon soruşturması kapsamında şüpheli olarak ifade vermesi için daha önce Erzurum’a davet edilmişti. Orgeneral Saldıray Berk’e 9- 14 Şubat arasında gelmesi bildirildi.

Ancak Orgeneral, “hukuk devletiyiz” ya Erzincan Merkez Komutanlığı aracılığı ile gönderilen davete icabet etmedi.

İkinci bir davet daha yapıldı...

Erzurum Cumhuriyet Başsavcısı Sinan Kuş, Üçüncü Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray

Berk’e Ergenekon soruşturmasında “şüpheli”

sıfatıyla ifade vermesi için 26 Şubat’a kadar süre verildiğini açıkladı.

Savcı Sinan Kuş, “yine Merkez Komutanlığı aracılığıyla davette bulunacağız. İfadesi mutlaka Erzurum’da adliyede alınacak. Ordu Komutanı’nın gelmemesi halinde yasal prosedür işleyecek” dedi.

Şu ayrıntıyı da unutmamak gerek:

HSYK’nın acilen “özel yetkililerini” aldığı Cumhuriyet Savcısı Osman Şanal, geçen hafta İstihbarat Şube’de görevli bir astsubayın odasında arama yapmak için mahkeme kararıyla birlikte Üçüncü Ordu Komutanlığı’na gitmiş, ancak içeri alınmamıştı.

Cumhuriyet Başsavcısı Kuş, önceki gün konuya da şöyle değindi:

“Genelkurmay’ın kararıyla Ordu Komutanlığı’na giremeyecekleri bildirilmiş. Biz de Genelkurmay Başkanlığı’na yazı gönderdik. Böyle bir talimatın verilip verilmediğini öğreneceğiz. Gelen yazıya göre de mahkeme kararını uygulamaktan kaçınan Üçüncü Ordu Komutanlığı hakkında soruşturma açılabilinecek.”

***

Herkes bu sorunun nasıl aşılıp aşılamayacağını sormakta.

“Aşılmaktan” ne kast ediliyor acaba?

“Ergenekon’un” üzerini tamamen kapatarak tek parti zihniyetini devam ettirmeye yönelik bir “aşılma” söz konusu ise, benim önerim “yargıyı 3. Ordu’ya bağlamaktır”.

Yok, tam tersine...

Demokratikleşme,

sivilleşme, normalleşme, halk iradesi ve hukukun “Saray’ı” da denetleyebilmesi ise...

O zaman da referandum ve AB sürecine sonuna kadar abanarak 12 Eylül Rejimi’ni tamamıyla berhava etmektir...

Sistem ve rejimi bir

bütün olarak hedeflemedikçe, kurnazlık aklı yemekte çünkü...
MEHMET ALTAN 19,02,2010 STAR

Devamını BURADAN okuyun...>>>

18.2.10

SARIKAYA İÇİN SUSMUŞTUNUZ...

Van Savcısı Ferhat Sarıkaya için susmuştunuz...

Doğrusu... Öğleden sonra, Hâkim ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) açıklaması ertesinde, meslekten men edilen Van Savcısı Ferhat Sarıkaya’yı anımsamış bir şekilde, büyük bir soğukkanlılıkla haber izlemeyi kestim.

Çünkü “statükonun yargısı, değişimin yargısı” formülünü kullanarak her şeyi açıkça görmek mümkündü...

Ya da...

“Tek parti zihniyetinin yargısı, demokrasinin yargısı” ayrımı da yapılabilirdi.

***

Gündemim tam göbeğinde Erzincan’da Başsavcı İlhan Cihaner’in tutuklanması vardı...

Baktım bu gelişme Ankara’daki yargıyı ve yüksek yargıyı çok huzursuz etti...

Önce, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Erzincan Cumhuriyet Başavcısı İlhan Cihaner’in tutuklanmasıyla sonuçlanan soruşturmayı mercek altına aldı.

Ardından...

HSYK da olağanüstü toplandı. Toplantıya Adalet Bakanı Sadullah Ergin katılmadı.

Yaklaşık dört saat süren toplantı sonrasında alınan kararlara ilişkin yazılı bir açıklama yapıldı. Adalet Bakanlığı Müsteşarı ve HSYK üyesi Ahmet Kahraman ise yazılı açıklama yapılmadan önce toplantıdan ayrıldı. HSYK, haklarında hiç bir soruşturma yapılmamış olan Erzurum özel yetkili Cumhuriyet Başsavcıvekili Tarık Gür, Cumhuriyet Savcıları Rasim Karakullukçu, Mehmet Yazıcı ve Osman Şanal’ın, CMK 250. maddesi kapsamındaki yetkilerinin kaldırılmasına karar verdi.

HSYK, Erzurum Cumhuriyet Başsavcısı Sinan Kuş, Başsavcıvekili Tarık Gür, Cumhuriyet Savcıları Karakullukçu, Yazıcı ve Şanal ile diğer ilgililer hakkında yasal gereğinin yapılması için suç duyurusunda bulunulmasını da kararlaştırdı.

HSYK, kararı oy çokluğuyla aldı.

Ve bu karar neticesinde dört savcı artık Erzurum’da yürütülen Ergenekon soruşturmasında görev alamayacak.

Görüldüğü gibi ayrışmaların ekseninde hep “Ergenekon” var...

Olayları güncelin kelepçesinden kurtararak, daha geniş ve sağlıklı bir çerçeve açısından görebilmek için siz bunu “yeni devlet-eski devlet” diye de okuyabilirsiniz...

***

Demokratik ülkelerde eşi menendi olmayan “askeri yargı” konusunda ağzını açmayan...

28 Şubat darbe döneminde Genelkurmay’a brifing almaya gitmekte beis görmeyen...

27 Nisan Muhtırası’nı da tavana bakarak geçiştiren zevat...

Konu Ergenekon olunca sinir ucuna dokunulmuşçasına anında ayağa kalkıyor...

Demek ki gelişmeleri, “hukuksal çerçevede” değil, alınan kararların “kimin hukukuna” uygun olarak alınmakta olduğunu tartarak değerlendirmekte isabet var... “Saray”ın hukuku mu, “tebaa”nın hukuku mu?

***

Ankara’da yargı huzursuzlanınca benim aklıma otomatik olarak “meslekten men edilen” Van Savcısı Ferhat Sarıkaya gelir...

İddianame yazdığı için mesleğinden men edilen Ferhat Sarıkaya için kimsenin sesi çıkmamıştı... Neden acaba?

***

Nedenini daha sonra öğrendik...

Anayasal bir suç işleyerek Parlamento iradesine ket vuran eski Genelkurmay Başkanı, e-muhtırayı bizzat yazdığını açıklamakla kalmamış, Van Savcısı’nı da işten attırdığını itiraf etmişti...

Söz konusu “askeriye” olunca Ankara sus pus...

Yok, eğer Saray’a yönelik bir hukuksal denetim söz konusuysa Ankara diken üzerinde...

Van Savcısı’na yapılan askeri eyleme ses çıkarmayanlar, Erzurum’daki gelişmelere şahin kesiliyor ise bunda bir çifte standart, bir gariplik, hukuk dışı bir algı aramak çok mu yersiz?

***

Statüko-değişim kavgası günü birlik bir süreç değil...

Günlük gelişmeleri izlerken, bunun tarihsel bir sürecin parçası olduğunu asla unutmamak gerek...

Ne oluyor?

“Ergenekon” üzerinden “yeni devlet-eski devlet” kavgası yaşanıyor...

Bundan sonra ne olur?

Günlük gelişmeler ne olursa olsun, hiç şüpheniz olmasın zamanın ruhu, tarihin temposu kendi mecrasında akar gider...

Uluslararası konjonktür, yeni devlet iradesi, bu değişimin var gücüyle arkasında...

Tek parti hukuku buna ne kadar direnebilir ki?
MEHMET ALTAN STAR 18,02,2010

Devamını BURADAN okuyun...>>>

23.11.09

DİNLEME YADA ALBAY H.A.

Dinleme ya da Albay H.A.?

Dünkü yazım şöyle bitiyordu: “İnsanın vicdanı. Toplumun vicdanı. Gayrimüslimleri yok etmeye kalkan bir cuntaya karşı toplumsal vicdan aranırken, ben de Funda ve arkadaşları için dua ediyor, doğanın vicdanından medet umuyordum...”

Neyse ki doğanın vicdanı duamı kabul etti ve Funda’yla arkadaşları kurtarıldı.

Şimdi cuntaya karşı yeniden toplumsal vicdanı aramaya devam edebiliriz...

***

Albay H.A., Jandarma İstihbarat eski Başkanı Levent Ersöz’le birlikte Jandarma İstihbarat Teknik Takip Daire Başkanlığı’nda görev yapmış...

Albay, zorunlu hizmetini tamamladıktan sonra Türk Silahlı Kuvvetleri’nden ayrılmış...

Emekli Albay, bu süreçte emekli Tuğgeneral Levent Ersöz’ün destek ve referansıyla özel bir GSM şirketinin telefon dinlemelerinin yapıldığı teknik takip biriminin başkanlığını üstlenmiş...

***

Dünkü Yeni Şafak Gazetesi’nde bu albayla ilgili ilginç iddialar vardı.

Bu iddialar şöyle sıralanabilir:1- Halen bulunduğu şirkette teknik takip görevi yapan H.A., Ergenekon sanıkları Eruygur ve Ersöz’le olan bağlantısını kesintisiz olarak sürdürüyormuş...

2- Evinde 2 bin 500 kişinin ses kaydı çıkan eski Jandarma İstihbarat Başkanı Levent Ersöz’ün bir GSM şirketinde teknik takip biriminin başına getirttiği emekli Albay H.A.’ya “özel görevler” vermiş...

3- Bunlardan biri, emekli Tuğgeneral Ersöz’ün “cep köstebeği” H.A. aracılığıyla temsilciliğini yaptığı Rus silah firmasının rakiplerini izlettirmekmiş...

Ersöz, TSK’dan emekli olduktan sonra Rusya’nın savunma sanayi alanındaki ürünlerini yurt dışına satışında tek yetkili firma olan Rosonboron Export’ta danışmanlık yapmaya başlamıştı.

Ersöz’ün Türkiye’de yöneticiliğini yaptığı Rosonboron Export, bir süre sonra “Mİ-26 Ağır Nakliye” helikopteri ihalesiyle yakından ilgilendi.

Bu süreçte Ergenekon sanığı Levent Ersöz, GSM şirketi yöneticisi H.A. ile ilişkilerini kullanarak Jandarma Genel Komutanlığı’nın ihaleleri başta olmak üzere silah ihalelerine giren rakip firmaları “teknik takibe” aldırtmış.

Ve iddialara göre, şantaj yapmak ve sonradan kullanılmak üzere bu firmalara ilişkin ticari sırlara ve mahrem bilgilere sahip olmuş.

4- Bir diğer iddia ise, emekli Albay H.A.’nın Jandarma İstihbarat’tan ayrılıp özel bir GSM şirketinin telefon dinlemelerle ilgili biriminin başına geçmesinden bir süre sonra en büyük medya kuruluşlarımızdan birinde telefon dinleme paniğinin yaşandığı...

Bu gazetenin Genel Yayın Yönetmeni’nin gazete yöneticileri ile yaptığı konuşmasının internet ortamına düşmesi üzerine gazetede geniş çaplı bir araştırma yaptırılmış...

Dinleme olayı tespit edilince de, gazete yöneticileri toplu olarak telefon hatlarını başka bir GSM şirketine kaydırmışlar.

5- Yeni Şafak, “bu ilginç bağlantıların” YARSAV eski Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu’nun başvurusu ve Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Osman Kaçmaz’ın kararı üzerine Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’na yapılan baskının ardından ortaya çıktığını belirtmekte...

Ayrıca Eminağaoğlu’na “dinleniyorsun” tüyosunun yine özel GSM şirketinde görev yapan emekli Albay H.A. tarafından verildiği öğrenilmiş...

***

Ergenekon’u yakalamak isteyenlerle...

Ergenekon’u örtmek isteyenler arasındaki sert kavga devam ediyor.

“Dinleme” kavgası da bu çatışmanın yeni bir evresi... Yeni Şafak’ın dünkü manşet haberine taşıdığı iddialar bu nedenle ilgimi çekti.

Sizleri de haberdar etmek istedim.
MEHMET ALTAN STAR GAZETE

Devamını BURADAN okuyun...>>>

20.11.09

KURTLAR VADİSİNDEN BETER

Kurtlar Vadisi’nden beter

- Adalar bölgesindeki çeşitli mahallelerde bomba patlatılacak.

- Azınlık haklarını hararetle savunma konusunda ön plana çıkmış kişilere suikast düzenlenecek.

- Agos Gazetesi civarı gibi belirlenen yerlere ses bombaları konacak.

- Birçok yere şüpheli paket bırakılıp, ihbar edilerek güvenlik güçleri meşgul edilecek.

- Adalar iskelelerine bombalı eylemler düzenlenecek.

- Gayrimüslimlere ait mezarlıklara yönelik olarak sansasyonel eylemler icra edilecek.

- Tanınmış gayrimüslim işadamı ve sanatçılardan bir ya da birkaçı kaçırılacak.

- Gayrimüslim nüfusun yoğun bulunduğu bölgelerde sık aralıklarla araç, ev ve işyeri kundaklanacak.

- İstanbul ve İzmir gibi gayrimüslimlerin yoğun olarak yaşadığı illerde de benzer eylemler yapılacak.

- İcra edilen sabotaj, adam kaçırma, suikast eylemleri özel plan hücre lideriyle kurulacak koordineyi müteakip, belirlenecek irticai örgütler adına üstlenilecek.

Bunlar ne?

Ergenekon tutuklusu Levent Bektaş’ta bulunan film CD’sindeki şifreyi çözen savcıların bulduğu...Deniz Kuvvetleri’ndeki cuntanın “Kafes?Operasyonu Eylem Planı”nın dördüncü ve son aşaması olan “eylem” bölümü...

- Hazırlık...

- Korku oluşturma...

- Kamuoyu oluşturma ise “eylem” öncesi operasyon bölümleri...

***

Amaç ne?

Gayrimüslimleri vurup dindarları suçlamak ve AK Parti üzerindeki dış baskıyı arttırmak.

Ayrıca...

“Özel Operasyon Gücü Komutanlığıyla tarafından Ergenekon Davası’nda tutuklu bulunanlara destek vermek.

AKP ve yandaşlarının karşı psikolojik harp faaliyetlerini etkisiz kılmak.

Gündemi değiştirerek hedef saptırmak.

Teşkilatın moralini yükseltmek ve kamuoyunun desteğini kazanmak.

Ve böylece:

Gayrimüslimler üzerinde korkutucu propaganda icra ederek ve söz konusu faaliyetler kaynağı bakımından kara propaganda ile AKP ve AKP’ye destek veren diğer şer odaklarınca icra edilmiş gibi göstermek”...

***

Poyrazköy kazıları sonrası ev ve iş yerinde arama yapılan emekli Binbaşı Levent Bektaş’ın ofisinde ele geçirilen bir CD’de de bir plan yakalanmış.

CD’nin içeriğinde “data stash” isimli bir programın yer aldığını gören uzmanlar, bu programın film, resim veya metin dosyalarının arkasına normal kullanıcılar tarafından görülmeyecek şekilde bilgi ve doküman saklandığını tespit etmişler.

Dosyalar şifrelendiği için tüm çalışmalar bu boyuta kaydırılmış. Yapılan incelemeler sonucu bir film CD’sinin arkasına gizlenmiş şifreli bir dosya tespit edilmiş. Profesyonel bir biçimde gizlenen ve şifrelenen bu dosya uzman ekiplerin uzun süren çalışmaları sonucu açılmış ve içindeki “Kafes Eylem Planı” isimli dokümana ulaşılmış.

Plan, Ergenekon kapsamında tutuklanan Deniz Yarbay Ercan Kireçtepe tarafından hazırlanmış. Eylemlerin çoğunun Ergenekon soruşturmasında tutuklu Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nda görevli muvazzaf ve emekli subaylar tarafından gerçekleştirileceği belirtiliyormuş...

Hangi subayın hangi hücrede olduğu planda ayrıntılı olarak yer alıyormuş...

Son iki hafta içinde Ergenekon savcıları tarafından ifadeleri alınan 27 subayın bu planla ilgili sorgulandığı belirtiliyor.

***

Mart 2009 tarihli “Kafes Operasyonu Eylem Planı”nın “genel” bölümünde:

“Rahip Santaro, Malatya Zirve Yayınevi ve Hrant Dink operasyonları sonrasında Türkiye’de yaşayan gayrimüslimlerin irticai grupların hedefinde olduğu yönünde kamuoyu oluşmuş, ancak AKP tarafından karşıt medyanın da desteğiyle söz konusu olayların Ergenekon tarafından organize edildiği şeklinde yoğun propaganda faaliyetlerinde bulunulmuştur” denmekte.

Deniz Kuvvetleri’ndeki “Kafes” kod adlı Ergenekon örgütlenmesi bundan ibaret değil.

Cunta’nın tepesinde olduğu söylenen üç amiralden tutun da, bölgelere göre örgütlenme şeması ve içinde yer alanların isimlerine kadar bir sürü sarsıcı detay.

***

Kafes kod adlı “Kaos Planı” maalesef “Kurtlar Vadisi” senaryosu değil...

Aynı ile vaki bir cinayet örgütlenme soruşturma süreci...

Bu haftaki tüm tartışmaları, gürültü ve şamataları “Kafes Planı”...

Ya da...

“Ergenekon” üzerinden okuyabilirsiniz.

***

Bunu yaptığınız takdirde bu çıldırmışlık halini başka bahaneler üzerinden avaz avaza bağırarak örtmeye, sulandırmaya kalkanları da teker teker deşifre edebilir...

Cinnetlik planların cinnetlik aktör, dublör, takım taklavat tüm ekibini tanıyabilirsiniz...
Mehmet ALTAN mehmetaltan@stargazete.com 20,11,2009

Devamını BURADAN okuyun...>>>

17.11.09

TSK GELENEĞİ BOZULUYOR

Orduda gelenek bozuluyor

Gelenek neydi? Hukuksuzluğun kralını gerçekleştirdikten sonra... Hukuk adına huzursuzlananlara dönüp:

-Höt, diye bağırmaktı. Zaten TSK Gazetecileri...“Kilit haberleşmeciler”...

Sonucu belli çakma anket yapan anketçiler...

Askeriyeye övgü düzen karton filmler...

Yandaş Sivil Toplum Örgütleri...

Hukuksuzluğu alkışlamaya hazırdı.

Yeter ki, “höt” diye bağırarak korkut, sonra “hukuk tanımazlığa” tam gaz devam...

***

Şemdinli’de de böyle yapmadılar mı?

Bombayı atıp kaçanlar...

Onların arabaları...

Bagajdaki mühimmat...

Savcıya ateş açıp bir kişiyi öldüren çavuş...

Bunların hepsi yakalandı.

Bunun karşılığı ne oldu?

Allem edip kallem edip sivil mahkemenin 39 yıl verdiği kişilere askeri mahkemede tahliye sağlanmadı mı?

Türk toplumunun gözleriyle gördükleri zorla “yok” sayıldı ve fatura hiç kızarıp utanmadan Van Savcısı’na çıkarıldı.

Sonra da dönemin Genelkurmay Başkanı savcıyı nasıl attırdığını, Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanı’nı nasıl sürdürdüğünü bir güzel anlattı...

Kendilerince “höt” demişlerdi, toplum gerçeği gördü ama maalesef kabullendi.Sonra 27 Nisan Muhtırası rezaleti var.

Silah zoruyla Türk halkının iradesine ahlaksızca baskı.

Aynı Genelkurmay Başkanı o e-muhtırayı kendinin yazdığını söyledi ama...

Ne askeri, ne de sivil bir savcı bunu duymadı.

Ne var ki halk duydu ve AK Parti’nin oy oranını yüzde 47’ye tırmandırdı.

***

“İrticayla Mücadele Eylem Planı”nda ise çok farklı bir gelişme oldu.

Genelkurmay bu kez Genelkurmay’a karşı harekete geçti.

Önce belgenin fotokopisini kamuya açıkladılar...

Eski zihniyet, bunu arkasına aldığı 35 generalle “kâğıt parçası” olarak sundu.

Artık eskilerden, köhnemiş yöntemlerden, darbecilikten, hile ve desiseden bıkmış usanmış olan “yeni” Genelkurmay, bu kez belgenin “orijinalini” gönderdi...

Belgenin sahibi tutuklandı.

Ama eski zihniyet direnmeye devam etti.

***

Eski zihniyet saydamlık yerine, “İkinci Şemdinli” peşinde koşunca...

Bu kez “yeni Genelkurmay” çuvalla belgeyi faş etti.

Albay Dursun Çiçek’in şok tahliyesinin hemen ardından yeni belgeler ortaya çıktı.

Skandal fişlemelerin yer aldığı CD, Genelkurmay Karargâhı’nda yapılan “belge temizliğinde görev alan subay” tarafından Ergenekon savcılarına ulaştırıldı.

İkinci subayın gönderdiği belgelerde psikolojik faaliyetlerin yanı sıra bütün topluma yönelik fişlemeler bulunuyor.

Cuntacıların anlamadığı şey artık “geleneğin” bozulmuş olması.

Bizzat “yeni” Genelkurmay böyle şeyler istemiyor.

Eski zihniyet “höt, zöt” ederek, Şemdinli’deki gibi hukuk oyunlarıyla gözlerimiz önünde suç işleyenleri serbest bırakarak durumu “eski tas eski hamam” götüreceğine inanıyor.

İnandıkça da rezalet ayyuka çıkıyor.

***

Bu kez bizzat askerler “cuntacıları” tasfiye peşinde.

İttihat Terakki artıkları da bu numaraları halk yiyor sanmakta.

Gidip Anadolu’yu bir dolaşın bakalım, Dursun Çiçek konusunda alelacele toparlanan mahkemenin, belgeyi, Adli Tıp’ı, ilk mahkemeyi yok sayarak dosyayı kapatma girişimine nasıl bakıyorlar?

Şemdinli’de kanamaya başlayan toplumsal vicdan şimdi ne durumda?

***

İlk kez halk...

“Yeni Genelkurmay”...

Kamuoyu vicdanı hep birlikte “cuntacılara” karşı aynı cephede saf tutuyor.

Cunta, Şemdinli’de bomba atanı, adam öldüreni, muhtıra yazanı, andıç düzenleyeni, halka komplo kuranı korumaya, Alicengiz oyunlarından hiç bir şey olmuyormuş gibi medet ummaya devam etsin.

Ama belli ki bu kez kaybedecekler.

Çünkü orduda gelenek bozuldu, “yeni Genelkurmay” da eskisinden sıkıldı, gına getrdi.

Artık siyasete müdahale, darbecilik devreden çıkacak.

***

Çiçek mi tahliye oldu...

Al sana çuval dolusu belgeyle üçüncü mektup.

Üstelik arkası da geliyor...

Bunu bir görmek istemeyen, görmezden gelen sadece bizim darbeci takımı.

Ama galiba bu kez iş çok uzamayacak.

“Yeni Genelkurmay” eskisini bir şekilde tasfiye edecek.

Çünkü gelenek bozuldu, demokrasi göründü.
MEHMET ALTAN STAR GAZETE 17,11,2009

Devamını BURADAN okuyun...>>>

12.11.09

MUHALEFETLE GÖRÜŞMEK

Artık muhalefetle görüşmek anlamsız

Sosyal kulağı hassas olanlar açısından...

Türkiye’de olağanüstü şeyler oluyor. Ama...

Alt alta, yan yana, ya da üst üste toplansa bile, Doğu Anadolu ve Güney Doğu’da hiçbir şekilde temsil edilmeyen muhalefete...

Ve “kırk bin insanımızın” öldüğü çok ağır sosyal bir mesele yerine, muhalefetin bu kadar ağır bir sorun yanında çok teferruatta kalan abuk sabuk şamatasına gereğinden fazla yer vererek hoparlörlük yapan medyaya bakarsanız...

Tarihsel bir süreçte değil...

Kısır ve düzeysiz bir paparazzi programında gibiyiz.

***

Kürt Açılımı ya da Demokratik Açılım’ı...

Ergenekon süreci...

Ve sivilleşmeyle beraber okumak gerek.

Belki de alt alta, yan yana ya da üst üste toplansa bile, Doğu Anadolu ve Güney Doğu’da hiçbir şekilde temsil edilmeyen muhalefetin sığ ve ilkel şamatası bu yüzden.***

Hatırlayın...

Genelkurmay Başkanlığı, “İrtica ile Mücadele Eylem Planı” belgesinde imzası olduğu belirtilen Albay Dursun Çiçek’e tebligat gelmediğini iddia ediyordu.

Önceki gün bu açıklamanın doğru olmadığı anlaşıldı.

Çünkü...

Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz, Albay Dursun Çiçek’i ifadeye çağırdıklarını, ama kendisinin gelmediğini açıkladı.

Ve bu sayede dün, orijinal belgenin ortaya çıkmasından tam 23 gün sonra, Albay Dursun Çiçek adliyeye ifade vermeye geldi.

Ben yazıyı yazarken tutuklanma istemiyle mahkemeye sevk edilmişti.

Dursun Çiçek adliyede Ergenekon savcılarına ifade verirken, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da belge için “kâğıt parçası” ifadesini kullanan Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ ile Başbakanlık Resmi Konutu’nda 14.05’te başlayan ve 1 saat 20 dakika süren bir görüşme yaptı.

***

Ben ise...

Güneydoğu Anadolu Bölgesi ile Doğu Anadolu Bölgesi üzerine basit bir çalışma yaptım.

Güneydoğu Bölgesi illerini size bir hatırlatayım: Adıyaman, Diyarbakır, Gaziantep, Mardin, Siirt, Şanlıurfa, Batman, Şırnak, Kilis...

Bölgenin toplam 54 milletvekili var...

Ya Doğu Anadolu Bölgesi...

Ağrı, Bingöl, Bitlis, Elazığ, Erzincan, Erzurum, Hakkâri, Kars, Malatya, Muş, Tunceli, Van, Ardahan, Iğdır...

Bu bölgenin de toplam milletvekili

sayısı 57...

Kısacası ülkemiz doğusundaki iki bölgenin toplam milletvekili sayısı 111...

Peki, burada CHP ve MHP’nin toplam ne kadar milletvekili var?

Sadece dokuz...

Bu iki parti açılım sürecinde maraza mı çıkarır, yoksa olumlu katkı mı sunar?

***

Ölümler...

Kan...

Gözyaşı...

Silahların susması...

Barış...

Bu iki partinin umuru değil.

Onlar suyuna tirit konulardan sosyal gerginlik çıkararak oy kapma peşinde...

O halde bunlarla görüşmenin ne anlamı var ki?

***

AK Parti bölgede olmayan bu iki muhalefet partisiyle gereksiz vakit kaybetmek yerine, doğrudan halkla temasa geçip, konuya ait her türlü bilgiyi ve ilişkiyi halkla kurmalı.

Çok doğru işler yapıp...

Tarihsel bir viraj alırken...

Hayatın yakında tasfiye edeceği bu muhalefetle zaman kaybetmenin sırası değil.

Ülkenin doğusunda temsili olmayan bir siyasal partinin “barışa” da katkısı olmaz, bunu unutmayın...
Mehmet ALTAN mehmetaltan@stargazete.com STAR 12,11,2009

Devamını BURADAN okuyun...>>>

7.11.09

UTANCIN YILDÖNÜMÜ

Utanç verici bir yıldönümü

Nedense bu tür haberler burada pek heyecan yaratmıyor... Arjantin’in cunta dönemiyle hesaplaşmasından söz ediyorum.

Askeri cuntanın en son lideri ve beş general, insan hakları ihlali...

...İşkence, adam kaçırma ve cinayet suçlamalarıyla önceki gün hâkim karşısına çıktı.

Üstelik davaya halk desteği de büyük.

Belki biliyorsunuz...

1976-1981 yılları Arjantin tarihinin kara dönemi.

Çünkü askeri cunta işbaşında... Binlerce kişi öldü, 60 bin kişi işkenceden geçti, yaklaşık 30 bin kişi kayboldu.

Ülkeyi beş yıl boyunca demir yumrukla yöneten askeri cunta dönemi, Arjantin tarihine “kirli savaş” olarak geçti.

Arjantin şimdi tarihinin bu kirli savaş dönemiyle hesaplaşıyor ve sorumlular da hâkim karşısında...Bizde bırakın “cuntaları” yargılamayı, cuntacılar utanmadan yalan söylemeye, top çevirmeye ve durumu karmanyolaya getirmeye çalışmakla meşgul.

Aslında bunlar “sütten çıkma ak kaşık” ama “orduyu asimetrik savaşla yıpratmak isteyenler var”...

Yine de hak yemeyelim...

Malatya İl Genel Meclisi, bir iki gün önce Topsöğüt Beldesi’ndeki “Kenan Evren İlköğretim Okulu”nun adının “Şehit Murat Doğru İlköğretim Okulu” olarak değiştirilmesine karar verdi.

Bu arada, meclis toplantısında bulunan Murat Doğru’nun ablası öğretmen Ayten Doğru, kardeşinin adının bir okula verilmesinin ailesini onurlandırdığını belirterek teşekkür etti. Bizde cuntacılar iş başında olsa da, eskiler yargılanmasa da, demek ki halkta bir kıpırdanma var.

***

Halkta var da, Ankara siyasetinde tık yok.

Neden mi?

Çünkü bugün utanç verici bir yıldönümü...

1982 Anayasası’nın kabulünün 27. yıldönümü...

Askeri cunta Arjantin’de yargılanıyor ama Türkiye’de fiilen de, hukuken de iş başında...

***

Darbenin ardından geçen üç yıl içerisinde önemli kanunların tamamına yakını değiştirildi ve askeri yönetimin belirlediği Danışma Meclisi tarafından hazırlanan Anayasa, 7 Kasım 1982’de, aleyhte konuşmanın ve propaganda yapmanın yasak olduğu “güdümlü” referandumda yüzde 92,7 “evet” oyuna karşılık, yüzde 8,6 “hayır” oyuyla kabul edildi.

Oy kullanırken iki renk hâkimdi: Mavi renk hayır, beyaz renk evet demekti. Kenan Evren yaptığı konuşmalarla halka mavi oy vermemesini telkin ediyor ve çeşitli gazetelere mavi renkle ilgili sansür uygulanıyordu.

Halk oylamasında “hayır” oyu kullananları sandık başında baskı altında tutmak için rengi dışarıdan görünen oy pusulaları kullandırıldığı iddia edildi ama bu, Anayasa’nın çok büyük çoğunlukla kabul edilmesini açıklayan tek neden değildi.

Anayasa’nın kabulünün bir başka önemli etkeni olarak, darbe öncesi iç savaş ortamı nedeni ile vatandaşların kendi hayatlarından endişe etmesi de ifade edilir.

***

Halk oylamasında Kenan Evren otomatik olarak Cumhurbaşkanı seçildi.

Kabul edilen Anayasa’daki, askeri yönetim üyelerinin ömür boyu yargılanmasını engelleyen geçici 15. madde, daha sonraki seçimlerle iktidara gelen hiçbir hükümet tarafından kaldırılmadı ve 12 Eylül liderlerinin dokunulmazlığı sürdü.

Beş kişilik 12 Eylül cuntası kendine anayasal dokunulmazlık sağladı ve sivil siyaset ne darbe anayasasına ne de bu “geçici” 15. maddeye dokunmadı... Kısaca bir Arjantin olamadık...

***

Geçen gün Nabi Yağcı şöyle yazıyordu:

“Söz konusu olan beş darbeci general de değildir. Esasen Anayasa’nın 15. maddesi neyin yargılanması gerektiğinin de tarifini veriyor. Şöyle diyor bu madde: Geçici madde 15-12 Eylül 1980 tarihinden, ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin başkanlık divanını oluşturuncaya kadar geçecek süre içinde, yasama ve yürütme yetkilerini Türk milleti adına kullanan, 2356 sayılı kanunla kurulu Millî Güvenlik Konseyi’nin, bu konseyin yönetimi döneminde kurulmuş hükümetlerin, 2485 sayılı kurucu meclis hakkında kanunla görev ifa eden danışma meclisinin her türlü karar ve tasarruflarından dolayı haklarında cezaî, malî veya hukukî sorumluluk iddiası ileri sürülemez ve bu maksatla herhangi bir yargı merciine başvurulamaz.”

***

Türkiye’nin utancı darbe anayasasının kabulünün 27. yıldönümünde de devam ediyor.

Biz utanmayı öğrenene kadar da devam edecek herhalde.
MEHMET ALTAN STAR GAZETE 7,11,2009

Devamını BURADAN okuyun...>>>

4.11.09

BAŞBUĞ ERDOĞANI DUYUYOR MU ?

Başbuğ, Başbakan’ı duyuyor mu?

Albay Çiçek hala ortalarda yok...

Siyasal iktidar açısından da rahatsız edici bir durum. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın dünkü grup konuşmasını bu nedenle daha da dikkatli dinledim.

Şu cümle içime su serpti:

“Partimle ilgili hazırlanmış olan böyle bir rapor karşısında sessiz kalmamız, hiçbir şey söylemememiz, hele hele bu ülkede kahir ekseriyetle parlamentonun yüzde 65’ini bu millet size verecek, siz sessiz kalacaksınız.

Böyle bir şey düşünülebilir mi?”

***


Başbakan bu süreçte, gerek hukuk sisteminin, gerekse kurumlarımızın bir hedef haline getirilmesini, acımasızca eleştirilmesini de son derece mahzurlu görmekteydi...

Hukuki süreci işlerken, bir kaç zanlı üzerinden ülkemizin köklü kurumlarının, hukuk sisteminin yıpratılmasını asla doğru bulmuyordu.

Bunun hukuka da demokrasiye de ülke ve millete de yarar sağlamayacağı kanaatindeydi.

Ayrıca, kimsenin kimseye “suç sabit olmadıkça, sen suçlusun deme hakkına sahip olmadığını” anımsatıyordu...

Ama...

Esas “giriş” babından genel doğruları tekrarladıktan sonra söyledikleri çok önemliydi:

“Bütün mesele nedir, oradaki zanlılar varsa bunların ortaya çıkarılması, bunların hukuka teslim edilmesidir.

Burada da yönetici makamında olanların tutuculuk içine girmemesi gerekir. Rahatlıkla gelip yargıya bunları teslim etmelidir.

Burada rahat olacağız.’’

Tabii Başbakan’ın şu cümlesinin de altını çizmeli:

“AK Parti olarak bu iddiaların peşini bırakmadık, bundan sonra da bırakmayacağız, adaletin tecellisi noktasında parti olarak, iktidar olarak üzerimize düşeni, hukuk ve demokrasi çerçevesinde yerine getirmeye devam edeceğiz.

Bütün yanlışlar ortaya çıkmalıdır ve süreç hakkaniyet içinde devam etmelidir.

Kim olursa olsun, nerede olursa olsun bunların ortaya çıkarılması lazım.”

***

Eğer Başbakan’ın grup toplantısında söyledikleri her yerden ve Genelkurmay’dan da duyuluyorsa, bundan böyle “yönetici makamında” olanların “tutuculuk içine girmemesi” ve rahatlıkla yargıya gelip “bunları” teslim etmeleri gerekiyor.

Peki, “teslim” edilmesi gereken sadece Albay Çiçek mi?

***

Recep Tayyip Erdoğan’ın deyişiyle partisine yönelik “kirli senaryoları içeren” belgeyle ilgili bugüne kadar sadece ihbar mektubunda adı geçen Hava Öğretim Binbaşı Hicri Dinçerol, Albay Şükrü Kısadere, Üsteğmenler Kazım Bozkurt, Erhan Sakallı, Fatih Karacaer, Berrin Şahin, Başçavuş Mustafa Urhan ve sivil memur Rıfat Sülük sorgulandı.

Fotokopi ortaya çıktığında tutuklanan Albay Çiçek ise, belgenin orijinaline rağmen hala sorguya gelmedi...

Ama iş onla da bitmiyor...

Çünkü ihbar mektubunda şöyle bir bölüm var:

“Sayın savcım, bir cunta ekibinin yapmış olduğu illegal bir çalışma nedeniyle yıllardır görevini layıkıyla yerine getiren personel mağdur edilerek suçlu muamelesine tabi tutulmuş çeşitli yerlere sürülmüştür. Ama asıl suçlu olan Dz. P. Kur. Alb. Dursun Çiçek, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Karargâhı’nda daire başkanlığı makamına atandırılarak himaye görmüştür. Aynı şekilde Tuğg. Mustafa Bakıcı tümgeneralliğe terfi ettirilmiştir. Korg. Mehmet Eröz konumunu korurken, Org. Hasan Iğsız 1’nci Ordu Komutanlığı makamıyla ödüllendirilmiştir. Olayın failleri yerine yıllardır Bilgi Destek Daire Başkanlığı’nın gerçek emekçileri olan subay, astsubay ve sivil memurlar suçlu muamelesi görerek karargâh dışında çeşitli yerlere sürülmüştür. Burada asıl konu Albay Dursun Çiçek değildir. Dursun Çiçek zavallı bir adamdır. Asıl önemli olan bu Albay’ın bulunduğu konumdur.”

***

Bekliyoruz bakalım...

“Hukuki süreç” nasıl işliyor, ne kadar işliyor?

Ve demokrasinin asli prensibi olan “askeri otoritenin sivil otoriteye tabii olması” buralarda ne kadar geçerli?

Ya da kestirmeden Genelkurmay Başkanları, Başbakanları nasıl ve ne kadar duyuyorlar?
Mehmet Altan Star 4,10,2009

Devamını BURADAN okuyun...>>>



Snap Shots

Get Free Shots from Snap.com
 
^

Powered by BloggerAK Medya Haber Yorum Analiz by UsuárioCompulsivo
original Washed Denim by Darren Delaye
Creative Commons License