18.1.10

AĞCA CEZAEVİNDEN ÇIKTI

Ağca Tahliye Oldu

Gazeteci-yazar Abdi İpekçi cinayeti ve iki ayrı gasp suçundan hükümlü Mehmet Ali Ağca, işlemlerin tamamlanmasının ardından Sincan F tipi Cezaevinden tahliye edildi.

Ağca, Ankara Emniyet Müdürlüğü ekipleri eşliğinde araçlarla Ankara Ceza İnfaz Kurumları Kompleksi'nden ayrıldı.Kampüs çevresindeki yol üzerinde bekleyen ve Ağca'nın kardeşi Adnan Ağca'nın da aralarında bulunduğu grup, konvoyun geçişi sırasında davul ve zurna eşliğinde sevinç gösterilerinde bulundu. Grup, Ağca'nın da içinde bulunduğu aracı konvoy halinde takip etti.

GATA'YA GÖTÜRÜLDÜ

Mehmet Ali Ağca, cezaevinden çıktıktan sonra Gülhane Askeri Tıp Akademisi'ne (GATA) getirildi. Ağca'yı taşıyan polis arabasının da bulunduğu konvoy, Ankara Ceza İnfaz Kurumları Kompleksi'nden çıkışının ardından çevre yolunu kullanarak GATA'ya geldi. Yol boyunca konvoyu takip eden araçlardaki gazeteciler Ağca'nın görüntüsünü çekebilmek için yoğun çaba harcadı. Çevre yoluna çıkmadan önce basın mensuplarını taşıyan araçların önü polis ekiplerince kesilmek istendi. Konvoyda polis ve basın mensuplarını taşıyan araçların dışında bazı sivil kişilerin de bulunduğu araçlar dikkati çekti. GATA'ya girişte gazetecilerin görüntü alması kapıdaki askerler tarafından engellenmeye çalışıldı. Takip sırasında basın mensuplarını taşıyan araçlardan bazıları maddi hasarlı kazalar yaptı. Yaşanan yoğunluk nedeniyle GATA'nın ana giriş kapısı araç trafiğine kapatıldı. GATA'ya girişler diğer kapılardan sağlanıyor. Ağca GATA'da Ruh ve Sinir Hastalıkları Kliniği'ne götürüldü.
Gazeteci-yazar Abdi İpekçi cinayeti ve iki ayrı gasp suçundan hükümlü Mehmet Ali Ağca, işlemlerin tamamlanmasının ardından Sincan F tipi Cezaevinden tahliye edildi.

Ağca, Ankara Emniyet Müdürlüğü ekipleri eşliğinde araçlarla Ankara Ceza İnfaz Kurumları Kompleksi'nden ayrıldı.

Kampüs çevresindeki yol üzerinde bekleyen ve Ağca'nın kardeşi Adnan Ağca'nın da aralarında bulunduğu grup, konvoyun geçişi sırasında davul ve zurna eşliğinde sevinç gösterilerinde bulundu. Grup, Ağca'nın da içinde bulunduğu aracı konvoy halinde takip etti.

Mehmet Ali Ağca'nın, askerlik işlemleri nedeniyle güvenlik görevlilerince önce askerlik şubesine ardından GATA'ya götürüldü.

AĞCA'NIN KARDEŞİ, AVUKATI AZLETTİ

Gazeteci yazar Abdi İpekçi cinayeti ile iki ayrı gasp suçundan hüküm giyen Mehmet Ali Ağca'nın kardeşi Adnan Ağca, avukat Hacı Ali Özhan'ı ''kardeşinin can güvenliğini tehlikeye düşürdüğünü'' ileri sürerek azlettiğini bildirdi.

Mehmet Ali Ağca'nın avukatı olduğunu belirten Özhan, Ankara Ceza ve İnfaz Kurumları Kompleksi önünde gazetecilere açıklamalarda bulundu.

Malatya Askerlik Şubesi'nden en yakın askerlik şubesine gitmesi yönünde kendilerine bir yazı geldiğini anımsatan Özhan, kendisinin geçtiğimiz cuma günü Milli Savunma Bakanlığına, askerlik şubesine ve cezaevi yönetimine itiraz dilekçelerini sunduğunu kaydetti.

Kendisinin cezaevine girerek Ağca'nın çıkış işlemlerinde hazır bulunacağını belirten Özhan, Ağca'ya kendisi yanında bulunmadan herhangi bir evraka imza atmaması yönünde uyarıda bulunduğunu

söyledi. Özhan, şunları kaydetti: ''Milli Savunma Bakanlığından bize Ağca'nın raporunun onaylanmadığına yönelik bilgi 4 yıldan sonra cuma günü bize bildirildi. Hafta sonu olmasından dolayı gerçekten bir onaylamama işleminin olup olmadığını ve gerekçesini, rapordan sonra onaylamama işleminin olmadığı kanaatindeyim. Gerek avukatı olarak bana, kardeşine, cezaevi yönetimine böyle bir bilgi gelseydi onaylamama işlemine itiraz hakkımız olabilirdi. Bizde bu hakkımızı kullanıp kullanmamayı düşünürdür. Varsa böyle bir belgeyi gerekçelerini inceleyeceğiz, Mehmet Ali Ağca ile onları değerlendireceğiz. Ondan sonra da askerlik şubesinde yapılacak işlemleri değerlendireceğiz.''

Özhan, perşembe günü Ağca'ya mavi renkli bir kazak getirdiğini, ancak cezaevi yönetiminin ''mahkumlara mavi renkli bir giysi getirilemeyeceğini'' belirterek almadığını, bugün bir mavi kazak getirdiğini gazetecilere gösterdi.

-KARDEŞİ ADNAN AĞCA'DAN AÇIKLAMA-

Özhan'ın konuşması sırasında Mehmet Ali Ağca'nın kardeşi Adnan Ağca'nın imzasının bulunduğu yazılı açıklama gazetecilere dağıtıldı. Adnan Ağca, avukat Özhan'ın dün yaptığı açıklamalarla ''kardeşinin can güvenliğini tehlikeye düşürdüğünü'' ileri sürerek azlettiğini belirtti. Açıklamada, şunlar kaydedildi:

''10 Ocak 2010 tarihinde tahliye olacak olan kardeşim ve vasisi olduğumu Mehmet Ali Ağca'nın avukat olduğunu iddia eden avukat Hacı Ali Özhan tarafımdan habersiz yaptığı basın toplantılarıyla Ağca'nın can güvenliğini tehlikeye düşürmüş olup, bugün itibariyle tarafımca azledilmiştir. Kendisine bugüne kadarki çalışmalarından dolayı teşekkür ederim. Vasisi bulunduğum Mehmet Ali Ağca'nın avukatlarının Yılmaz Aboşoğlu ve Gökay Çağlaralp Gültekin olduğunu bildiririm.''

Özhan, açıklamayla ilgili sorulara, kendisinin Ağca'nın avukatı olduğunu öne sürdü.

Mehmet Ali Ağca'nın tahliye edilmesi dolayısıyla kardeşi Adnan Ağca'nın yanı sıra cezaevi önünde yerli ve yabancı çok sayıda basın mensubu bekliyor.
samanyoluhaber.com

Devamını BURADAN okuyun...>>>

14.1.10

"ALÇAK"TAN YÜKSEK ÖZÜR

Salak Ayalon Özür Diledi

Türkiye’nin “Büyükelçimizi çekeriz” resti üzerine özür mektubu yazan İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı Ayalon, “Girişimimin yapılış biçimi ve algılanışı nedeniyle özür dilerim” dedi

İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı Danny Ayalon’un, Türkiye’nin Tel Aviv Büyükelçisi Oğuz Çelikkol’a yönelik nezaketsiz muamelesi nedeniyle yaşanan kriz, dün akşam İsrail’den gelen “resmi özür” mektubu ile aşıldı. İsrail yönetimine resmen özür dilemesi için dün akşama kadar süre veren Türkiye “Aksi halde büyükelçimizi çekeriz” resti çekti. İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’in de devreye girmesiyle özür mektubu gönderildi. Ayalon’un mektubunda, “Sizi küçük düşürmek gibi bir niyetim hiçbir şekilde yoktu. Girişimimin yapılış biçimi ve algılanışı nedeniyle özür dilerim. Lütfen bunu büyük saygı duyduğumuz Türk halkına iletiniz” ifadeleri yer aldı.Skandal mizansen
Ayalon, Çelikkol’u, hafta başında görüşmeye çağırmış, ancak kapıda bekletmiş, tokalaşmamış ve kendisininkinden daha alçakta duran bir koltukta oturarak diplomatik bir skandala imza atmıştı. Bu skandalın öncesinde de İsrail, Kurtlar Vadisi dizisinin geçen hafta yayınlanan bölümünde Mossad ajanlarının bebek katili olarak gösterildiği iddiasıyla Türkiye’yi protesto etmişti.
Dışişleri Bakanlığı tarafından sert bir dille ve iki ayrı yazılı açıklamayla protesto edilmesinin ardından, Ayalon önceki gece geç saatlerde bir açıklama yaptı. Ayalon, “Amacım elçilerin onurlarıyla oynamak değildir” diyerek, yaptığı protestonun Türkiye’nin İsrail karşıtı saldırılarına yönelik olduğunu belirtti. Ayalon’un açıklaması, İsrail kamoyunda Türkiye’ye yönelik bir “özür” olarak değerlendirdi. Ancak Dışişleri Bakanlığı bu açıklamayı tatmin edici bulmadı.
Dün sabah İsrail Başbakanlığı’ndan yapılan açıklamada da “İsrail Başbakanı, Ayalon’un özür dilemesinden memnuniyet duymaktadır” denildi. Netahyahu, Ayalon’un açıklamasını “özür” olarak değerlendirdiğini resmi olarak duyurmuş oldu.

‘Bu beklediğimiz özür değil’
Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Burak Özügergin bu açıklamaların bakanlığa resmi kanallar aracılığıyla ulaşmadığını, bunların Ankara’nın beklediği açıklamalar olmadığını söyledi. Özügergin, Ankara’nın İsrail’den resmi bir özür ya da yaşananları telafi edecek resmi bir adım beklediğini kaydetti.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de İsrail’den resmi özür beklendiğini, bunun için akşam saaatlerine kadar süre tanındığını belirttti. Gül, bu sürede resmi olarak özür dilenmemesi halinde Çelikkol’un bugün ilk uçakla Türkiye’ye döneceğini açıkladı.
Yapılan açıklamaların ardından, dün öğlen saatlerinden itibaren, Ankara beklemeye geçerken, akşam saatlerine doğru, İsrail kaynaklarından çelişkili bilgiler geldi. Bazı kaynaklar, İsrail’in resmen özür dilemesinin söz konusu olmadığını belirtirken, kimi kaynaklar da bir özür mektubunun hazırlanmakta olduğunu duyurdu.

Peres devreye girdi
Krizle ilgili gelişmelerin böyle sürdüğü sıralarda, Gül’ün uyarısı üzerine İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’in sessizce devreye girdiği dün gece ortaya çıktı. Verilen bilgilere göre, Peres, önce Ayalon’u aradı ve “Böyle bir davranış güzel olmadı” uyarısında bulundu. Bunun üzerine Ayalon, Kıbrıs Rum Kesimi’nde resmi ziyarette bulunan Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman ile bir telefon görüşmesi yaptı. Lieberman’ın Ayalon’a cevabı da, “Terbiyesizlik ettiysek, özür dilemekte yarar var” oldu.
Dün akşam 20.00 sıralarında, İsrail’in Türkiye’den resmen özür dilediği bilgisi Ankara’ya ulaştı. Aynı saatlerde, Cumhurbaşkanı Peres ile Başbakan Netenyahu’nun resmi özür kararını beraber aldıkları, Netenyahu’nun özür metninin yazımında bizzat katkıda bulunduğu bilgisi de ajanslara düştü.

‘Lütfen Türk halkına iletin’
Dışişleri Bakanlığı, yaptığı basın açıklamasıyla Ayalon’un Çelikkol’a yazdığı mektubu kamuoyuna duyurdu.
Mektupta şu ifadelerin yer aldığı belirtildi: “Şahsınıza ve Türk halkına saygılarımı iletir ve çeşitli konularda farklı görüşlere sahip olmamıza rağmen, sizi temin ederim ki bunların hükümetlerimiz arasında açık, karşılıklı ve saygıya dayalı diplomatik kanallardan ele alınması ve çözümlenmesi gerekir.
Sizi küçük düşürmek gibi bir niyetim hiçbir şekilde yoktu. Girişimimin yapılış biçimi ve algılanışı nedeniyle özür dilerim. Lütfen bunu büyük saygı duyduğumuz Türk halkına iletiniz.”


Türkiye - İsrail arasındaki krize dikkat çeken Reuters ajansı, haberle ilgili servis ettiği fotoğraflarda dün
Türk Büyükelçiliği’nin ön kapısını açan bir İsrail polisinin görüntüsüne de yer verdi.

İŞTE İSRAİL'DEN GELEN O ÖZÜR MEKTUBU


Diplomatlar ve İbranice
Çelikkol’un, “İbranice bilseydim, hemen odayı terk ederdim” sözleri, büyükelçilerin görev yaptıkları ülkenin dilini bilmesinin yararını bir kez daha ortaya koydu. Dışişleri Bakanlığı, bu tür sıkıntıların bir kez daha yaşanmaması için bakanlığın Kuruluş ve Görevleri Hakkındaki Kanun’da değişiklik yapılmasını öngören bir taslak hazırladı. Taslak, Türk diplomatların, İngilizce ya da Fransızca dışındaki dilleri de öğrenmeleri, bu amaçla Dışişleri’ne girdikten sonra eğitim almalarının önünü açıyor. Türk diplomatları genel olarak İngilizce, Fransızca, Almanca ve Arapça biliyor. Yasa değişikliğinin ardından Türk diplomatları, bakanlığın da teşvikiyle İbranice, Rusça, Farsça öğrenme fırsatı bulacak.



KRİZ?MASASI?KURULDU
Türkiye’nin yeni Washington Büyükelçisi Namık Tan ve Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Büyükelçi Feridun Sinirlioğlu dün sabah konuyu çözmek amacıyla bir kriz masası kurdu. Geç saatlere kadar faaliyet gösteren kriz Masası, Londra’da bulunan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile telefonla iletişim kurdu. Kriz masasında Netanyahu, Ayalon ve Lieberman’ın açıklamaları değerlendirildi. Hükümet ve Köşk’le istişare-lerden sonra Ankara, İsrail’e yapılan açıklamaların yeterli olmadığını iletti.



17 İsrailli vekilden özür
İsrail Parlamentosu’nda (Knesset) 17 milletvekili, Büyükelçi Oğuz Çelikkol’a, Ayalon’un tavrından dolayı özür dileyen bir mektup gönderdi. Mektupta, “En zor tartışmalar bile bir kişiyi ya da bir devletin onurunu incitmeyecek şekilde uygar bir havada yapılmalıdır” denildi. Ayalon, Kneset’te kendisine bir milletvekilinin yönelttiği, “Bu planlı bir hareket miydi?” sorusuna, “Herkes bizi görsün, düşmanlarımıza ve rakiplerimize bir sürpriz kapısı bırakmamız gerektiğini düşünüyorum” dedi.
aktifhaber.com

Devamını BURADAN okuyun...>>>

VESAYET MERAKI

Vesayet Merakı

Tartışmanın tutulur tarafı yok. Bir demokrasi hazımsızlığı köpürüyor. "Ben aslında demokrasiyi savunuyorum." diye demokrasiye muhalefet edenlerin, kavramları ters yüz etmekten başka çareleri yok.

"Ben askere de karşıyım demokrasiye de" saçmalığını başka türlü savunamazsınız..

"Vesayet" reşit olmayan yani zihnen olgunlaşmamış biri üzerinde, bir başkasının kontrolü veya denetimi. Kişi doğru ile eğriyi ayırt edemediği için, kendi çıkarlarını gözetemediği için onun adına bir başkası yani vasisi karar veriyor. Hukukta 18 yaş, reşit olma yani vesayetten kurtulma yaşı olarak kabul ediliyor. Bu yaşa kadar kişi birçok hukuki işlemi ve tasarrufu yapamıyor. "Vesayet" (tutelary) deyimini siyaset literatürüne dahil eden kişi, siyasî partiler konusunda 1940'larda yazdıklarıyla hâlâ bir otorite olarak kabul edilen Maurice Duverger. Duverger, siyasî partileri tasnif ederken tek partili sistemleri kendi içinde ayırıyor. Komünist ve faşist tek parti sistemlerinin toplumun ve insan hayatının her alanına müdahale eden totaliter niteliğine karşılık, sadece genel bir modernleştirme hedefi ile toplumu değiştirmeye çalışan tek partileri birbirinden ayırmak için birincisine "totaliter tek parti", ikincisine "vesayetçi tek parti" ismini veriyor. Bu Fransız siyaset bilimcinin, o tarihlerde "vesayetçi tek parti" modeline dünyadan örnek olarak gösterdiği parti ise Cumhuriyet Halk Partisi.Demokrasiye yapılan en yaygın eleştiri "Ya halk yanlış karar verirse" itirazıdır. Güya henüz olgunlaşmamış, kendini yönetecek düzeye gelmemiş bir halka demokrasi bahşedilirse ülke kaosa sürüklenecektir. (Halbuki demokrasinin açık üstünlüğü yanlış kararları düzeltme imkânıdır; bu imkân dikta rejimlerinde yoktur.) O zaman bir vasi tayin etmek gerekecektir. Bu vasiler topluma göre ileri, aydınlanmış ve gerçeği kavramış küçük bir azınlık olacaktır. Örgütlü olan -silahlı- bürokrasi yanına aydınları alıp bir ittifak kurarak toplumun vasisi olunca, demokrasi şekli olarak işlese bile ortaya bir vesayet düzeni çıkacaktır. Şayet zamana uyup çok partili hayata geçilmiş olsa bile halkın tercihi, yani sandıktan çıkarttığı iktidar üzerinde bile bu vesayet düzeni işleyecektir. Milli Güvenlik Kurulu, askerî vesayetin doğrudan aracı, Cumhurbaşkanlığı makamı ise Anayasa Mahkemesi ve YÖK üzerinden bu vesayet düzeninin dolaylı aracı idi. Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanı olması, bu kritik vesayet aracının kaybolması anlamına geldiği için krize yol açmıştı.

Demek ki doğrudan halkın veya halkın belirlediği temsil organlarının üzerindeki sivil-asker azınlığın denetimine "vesayet" adı veriliyor. Laiklik, cumhuriyet değerleri ise aslından uzaklaştırılıp bu vesayetin gerekçesi ve dayanağı olarak kullanılıyor.

Halkın, yani çoğunluğun yetkin olmadığı iddiasına dayalı asker-sivil yönetici elitlerin halkın seçtikleri üzerindeki kontrolüne "vesayet" adı verildiğine göre, "sivil vesayet" sözünün ne anlama geldiğini, bu tabiri kullananların açıklaması lâzım. AK Parti iktidarı bu tabir ile kimin üzerinde vesayet kurmuş oluyor? "Askerî vesayete karşıyım, ama sivil vesayete de karşıyım." dikotomisi, bu vesayetin asker üzerinde kurulmasını ihsas ediyorsa orada durmak lâzım. Her şeye burnunu sokan ve sürekli yanlış yapan askerin sivil vesayet altına alınması kadar doğal ve doğru bir şey olamaz.

"Sivil vesayet düzeni"ne örnek olarak Mısır'ı gösteren birinin bu durumda Mısır'la Türkiye'yi aynı kalıba dökmesi lâzım. Nasıl başaracak?

Bu uçuk tartışmanın bize gösterdiği yalın bir gerçek var. Türkiye'de vesayet düzeni artık yerle bir oluyor. Kışlasında emir subayının kapısında beklediği makamında oturan komutanın veya bir gazetenin yazı işleri toplantısında manşet tartışan gazetecilerin iktidar üzerinde vesayet denklemleri kurmak ve icra etmek imkânları artık yok. "Sivil vesayet"ten şikâyet edenlerin tamamı, "vasi" pozisyonunu kaybedenler değil mi?

Demokrasiyi artık herkesin içine sindirmesi lâzım. Bu iktidardan memnun değilseniz CHP'nin veya MHP'nin kapısını çalacaksınız, askerin değil.
14 Ocak 2010 Perşembe Mümtaz'er Türköne
Zaman Gazetesi

Devamını BURADAN okuyun...>>>

27 MAYIS ÖZLEMCİLERİ VAR

27 Mayıs Senaryosu Tedavülde

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, AK Parti grup konuşmasında 'tek parti diktası' tartışmalarına "Menderes ve Özal'a da aynı oyunu oynadılar." sözleriyle tepki koyarken Adnan Menderes'in oğlu Aydın Menderes'ten de benzer bir çıkış geldi.

Oğul Menderes, ülkede 'sivil vesayet' olduğu iddialarına kesin bir dille karşı çıkarken, "Sayın Başbakan yerden göğe kadar haklıdır. Bu aynı kirli oyun 1950-60 arasında Demokrat Parti ve Adnan Menderes için de oynanmıştır." dedi. Menderes, iddianın amacını ise şöyle izah etti: "Bunların amaçları 27 Mayıs'ta olduğu gibi demokrasi yerine yeni bir askerî müdahaleyi davet etmektir. Bu iktidara ve Başbakan Erdoğan'a 'Eğer bu yolda devam edersen sizin de başınıza DP'nin ve Menderes'in başına getirdiklerimizi getiririz' diye tehdit etmek istiyorlar. Amaçları demokrasi değil tam tersine demokrasiyi işlemez kılmaktır. Ancak bu sefer kesinlikle başarılı olamayacaklardır." Zaman'a açıklamada bulunan Aydın Menderes, 'sivil faşizm' tartışmasına Türkiye'nin yabancı olmadığını söyledi. İktidarın köşeye sıkıştırıldığı her vakit bunun yapıldığını belirten Menderes, "Aslında millet bu oyunu çok yakından bilmektedir. Başbakan'ın konuşmasında geçmişle örnek vererek bunlardan bahsetmesi, bu niyetlerin açığa çıkartılması için çok faydalı olmuştur." değerlendirmesini yaptı. Menderes darbe ihtimaliyle hükümetin tehdit altında tutulmak istendiğini savunarak, "Bunlar, (Demokrasi elden gidiyorsa o takdirde demokrasiyi kurtarmak için bu iktidarın önünü kesmenin her yolu haklı olacaktır) anlamına gelen sözlerdir. İyi niyetli görmek mümkün değildir." diye konuştu.

Aydın Menderes, tartışmayı gündeme getirenler için şu yorumu yaptı: "Türkiye'de iktidar olmayı kendileri için anadan doğma bir hak olduğunu varsayıp bütün milleti ikinci sınıf vatandaş olarak gören küçük bir azınlık, ne zaman milli iradenin önünün açılması için adımlar atılmışsa bunu demokrasi için bir tehlike olarak göstermeye yeltenmişlerdir. Sayın Başbakan yerden göğe kadar haklıdır. Bu kirli oyun 1950-60 arasında DP ve Adnan Menderes için de oynanmıştır. Türkiye'de demokrasiyi tehdit eden tek unsur ve onu engelleyen tek unsur, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu kabul edemeyen, bugün de 'tek parti yönetimi kuruluyor' diye karışıklık çıkartmak isteyen bu aynı zümredir. Ancak bu sefer kesinlikle başarılı olamayacaklardır."

SADECE KENDİ İKTİDARLARINI İSTİYORLAR

Birtakım insanların Türkiye'de demokrasiden anladığının sadece kendi iktidarları olduğunu vurgulayan Menderes, "Eğer iktidarda değillerse, kendi dışındaki partilerin millet adına yapacaklarını yine de yapamamalarıdır. Kısacası bunların derdi, demokrasi değil iktidarda olsalar da olmasalar da kendilerinin vesayetinin milletin iradesi üzerinde devamıdır. Demokrasiye olan bağlılıklarından değil, bilakis demokrasinin özü olan milli iradeye karşı oldukları için söylüyorlar. " dedi.

Aydın Menderes, Başbakan Erdoğan'ın önceki günkü açıklamalarıyla ilgili olarak da "çivi çiviyi söker" nitelemisini yaptı. Erdoğan'a, 'aynı şekilde kararlı ol' mesajı gönderen Menderes, "Dileğimiz Başbakan Erdoğan'ın ve iktidarın demokratikleşme yolunda ısrarlı ve kararlı adımlarını bundan sonra da sürdürmesidir. Çivi çiviyi söker. Demokratikleşme yolunda ve milli iradenin üzerindeki asker ve sivil bürokrasinin vesayetinin tamamen kaldırılması yolunda kararlı adımlar atılmaya devam edilmelidir." tavsiyelerinde bulundu. aktifhaber.com

Devamını BURADAN okuyun...>>>

12.1.10

DİPLOMATİK TERÖRİST İSRAİL

İsrailden küstahça tavır

11 OCAK

SAAT 15:30 - İLK AÇIKLAMA - Başbakan Erdoğan, Lübnan Başbakanı Saad Hariri ile düzenlediği basın toplantısında, "Bakın dün Gazze dün yine bombalandı. Ne oldu da Gazze bombalandı? Ne var?" diyerek, İsrail'in son operasyonlarına tepki gösterdi.

SAAT 16:40 - KURTLAR VADİSİ KRİZİ - İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı Danny Ayalon, “Kurtlar Vadisi” dizisine ilişkin olarak diplomatik girişimde bulunarak, Türkiye'nin Tel Aviv Büyükelçisi Oğuz Çelikkol'u çağırdı.

SAAT 21:00 - İsrail'in rahatsızlığını dile getirmesinin ardından Kurtlar Vadisi'nin yapımcısı Pana Film, “Dizi doğruları söylemeye ve yanlışları teşhir etmeye devam edecektir” açıklaması yaptı.

SAAT 22:15 - İsrail Dışişleri Bakanlığı, Erdoğan'ın açıklamalarına yanıt verdi ve "Türkler İsrail devletine vaaz verecek en son kişiler" dedi.

12 OCAK

SAAT 08:00 - Haberler ve görüntüler, Ayalon'un büyük bir diplomatik ayıba imza attığını ortaya koydu. Ayalon, Bakanlığa davet ettiği Çelikkol'u bir süre kapıda bekletti, görüşme sırasında da daha alçak bir kanepeye oturttu ve bunu görüntülemek üzere medyayı çağırdı. Çelikkol'a yiyecek veya içecek herhangi bir şey ikram edilmezken, Ayalon, İbranice olarak da “Bizim altımızda oturduğunu ve burada sadece bir bayrak bulunduğunun görünmesini istiyoruz” dedi. SAAT 08:30 - Bu diplomatik ayıp, sadece Ankara'nın değil İsrail basınının ve askeri yetkililerin de tepkisini çekti. İsrail ordu yetkilileri, Ayalon'u sert dille eleştirdi. İsrail'de koalisyonun şahin kanadını temsil eden Avigdor Lieberman önderliğindeki Dışişleri Bakanlığı Türkiye'ye karşı sert tutumu savunurken, daha ılımlı kanattan Ehud Barak'ın Savunma Bakanlığı ise Türkiye'yi kaybedilmemesi gereken bir müttefik olarak görüyor.

SAAT 08:45 - İsrail basını, Ayalon'un büyük ayıbının Lieberman'ın bir planı olduğunu öne sürdü. İddialara göre, Lieberman önderliğindeki şahinlerin amacı Barak'ın Pazar günkü Türkiye ziyareti iptal ettirerek iki ülke ilişkilerini iyiden iyiye koparmak.

SAAT 10:30 - AYALON'DAN SAVUNMA - Ayalon, kendisine yönelik tepkilere sosyal paylaşım sitesi Twitter üzerinden yanıt vererek, dizide gösterilen sahnelerin, İsrail karşıtlığının "anti-semitizmin yeniden paketlenmiş" haline dönüştüğünü kanıtladığını iddia etti. Ayalon ayrıca özür dilemeyeceğini ifade etti.

SAAT 12:00 - İSRAİL ELÇİSİ ÇAĞRILDI - İsrail'in Ankara Büyükelçisi Gaby Levy, dışişleri bakanlığına çağrıldı ve "Herkes haddini bilecek" mesajı iletildi.

SAAT 14:30 - İsrail Sanayi Bakanı Ben-Eliezer, diplomatik ayıbı "yakışıksız" olarak nitelendirdi.

SAAT 14:45 - Dışişleri Bakanlığı'ndan konuyla ilgili ilk açıklama yapıldı. Açıklamada, İsrail Dışişleri Bakanlığı'nın Erdoğan'ın sözlerine yönelik değerlendirmesinin "iç siyasi mülahazalarla yapılan ve amacını aşan" ifadeler olduğuna inanıldığı belirtilerek, "şiddetle" kınadı.

SAAT 16:45 - Başbakan Erdoğan, İsrail'deki mevcut yönetimin bir koalisyon hükümeti olmasının yapılanları mazur göstermeyeceğini söyledi.

SAAT 16:45 - ÖZÜR BEKLENTİSİ - Dışişleri Bakanlığı'ndan bu kez de Ayalon ayıbıyla ilgili açıklama geldi. Ayalon'un Oğuz Çelikkol ile yaptığı görüşme sırasında takındığı tavır ve bunu yansıtış biçimine ilişkin izahat ve özür beklendiği bildirildi.
samanyoluhaber.com

Devamını BURADAN okuyun...>>>

SİVİL VESAYET (!)

‘Sivil darbe’yle askere davetiye...

Hasan Bülent Kahraman dünkü yazısında sivil darbe söylemini tehlikeli bulduğunu, bunun askere davetiye çıkarmak olduğunu yazıyordu. Bu açıdan, 27 Mayıs ve 12 Mart darbelerini örnek olarak veriyordu.
Şu satırları ilginçti:
“Sivil darbe söylemini tehlikeli buluyorum. Siyasetin kendisi darbe olarak telakki ve zikrediliyor. Bu yapılabilecek en vahim hatadır. Bu anlayış özünde askerle ittifaka dayanır. Tıkanan siyaseti askerin çözeceğine ve daha da beteri askerin demokratikleştirici bir eleman olduğuna inanır. Bu çağrı siyasete değil askere inanmanın bir uzantısıdır.
Sistem, demokratik bir mekanizma içinde kendi kendisini sürdürüyor ama onların istemediği şekilde işliyorsa, ‘sivil darbe’ oluyor derler ve askere davetiye çıkarırlar.
Bu kavram kelime kelime aynen 27 Mayıs öncesinde kullanılmıştır. Gerek o darbenin yılmaz savunucuları, gerekse 9 Mart darbe girişiminde yer alanlar görüşlerine tek hukuksal dayanak olarak da ‘manevi cebir’ kavramını seçerler.” (*)
Bir siyaset bilimci olarak Hasan Bülent Kahraman’ın bu satırları düşündürücü..‘Sivil darbe’ derken, konunun bu tarafını düşünmek istemeyenler elbette var. Onların bir bölümü kararını çoktan vermiş durumda, kimi diyor ki:
“Türkiye’de İslamcı bir iktidar var. Yeşil faşizm devletin bütün kalelerini içeriden zaptetmeye devam ediyor.”
Kimi diyor ki:
“Ak Parti sandıktan çıktı ama demokrasiye inanmıyor, adım adım sivil dikta yolunda ilerliyor.”
Kimi diyor ki:
“Demokrasi 2010’da güme gidecek!”
Vaziyet eğer bu kadar vahimse, ne yapmalı?..
1950’lerde Demokrat Parti iktidarının anti-demokratik baskı politikalarına karşı muhalefet ve basın askere davetiye çıkarmıştı.
27 Mayıs darbesi böyle gelmiş, idam sehpaları böyle kurulmuştu.
1960’ların Adalet Partisi iktidarına karşı 9 Mart darbecileri ve bazı muhalefet odakları, irtica ve Nurculuk ve de demokrasi düşmanlığı diye diye askere davetiye çıkarılmıştı.
12 Mart darbesi böyle gelmiş, Demirel böyle devrilmiş, idam sehpaları, Ziverbey Köşkü işkencehaneleri böyle kurulmuştu.
Şimdi yanlış anlaşılmasın.
Bundan sonra da bunlar olur demiyorum. ‘Sivil darbe’ diyen ya da böyle düşünen herkesi ‘darbecilik’le veya ‘darbecilerin yol arkadaşlığı’yla da suçlamıyorum. Onların bazı kaygı ve tedirginliklerini de anlıyorum.
Ama bir an durun.
Burası Türkiye!
Bir Cumhurbaşkanı var.
12 Eylül’de hapis yatmış, 28 Şubat’ta iki partisi kapatılmış, Cumhurbaşkanı olmasın diye asker muhtırası yemiş...
Bir Başbakanı var.
Bugüne kadar tam 15 tane suikast girişimine hedef olmuş, bir şiir okudu diye hapis yatmış, siyaset yasağı yemiş, halkın oyuyla seçildiği Büyükşehir Belediye Başkanlığı’ndan yargı kararıyla düşürülmüş, yüzde 47 oy alan partisi kapatılmaktan kıl payı kurtulmuş...
Bir Meclisi var.
411 milletvekilinin verdiği oyla üniversitelerde kaldırdığı türban yasağına ilişkin kararı yargı tarafından iptal edilmiş, seçmek istediği Cumhurbaşkanı yargının ‘367 kararı’yla engellenmiş...
Bir ordusu var.
1960’da darbe yaparak Meclisin kapısına kilit vurmuş, başbakanları, bakanları asmış, iktidar milletvekillerini hapse atarken siyaset yasakları koymuş, kendi başına anayasa yapmış...
Bir ordusu var.
1971’de darbe yapmış, seçim sandığından çıkan başbakanı devirmiş, idam sehpaları kurmuş, kendi başına anayasa yapmış...
Bir ordusu var.
1980’de darbe yapmış, partilerin, meclisin kapısına kilit vurmuş, başbakanları, bakanları, milletvekillerini hapsetmiş, idam sehpaları kurmuş, kendi başına yaptığı anayasa ve yasalarla, hâlâ sırtımızdan atamadığımız bir rejimin deli gömleğini giydirmiş Türkiye’ye...
Bir ordusu var.
28 Şubat’ta, 1980’lerle 1990’larda, Susurluk’lardan Ergenekon’lara, faili meçhul cinayetlere kadar uzanan hukuksuzluk, kanundışılık süreçlerinde demokrasi, hukuk ve insan hakları açısından en olmadık kapıları açmış bu ülkede...
Bir ordusu var.
2003-2004 döneminde kuvvet komutanları düzeyindeki ‘darbe tertipleri’yle, sonra andıçlarıyla, lahikalarıyla, fişlemeleriyle ya da ‘kafes eylem planları’yla seçim sandığından çıkan bir iktidara karşı demokrasi ve hukuk açısından olmadık işlere kalkışmış...
İşte burası Türkiye!
Böyle bir ülkede yaşıyoruz.
Ve bütün bu belirttiklerim tarih olmuş değil.
Daha dün yaşandı, dün...
Benim dediğim şu:
Demokrasi, hukuk ve özgürlükler adına utanç verici olan bütün bu kepazeliklerin yaşanmış olmasında öncelikli payın sahibi olan bir devlet yapısı var bu ülkede. Bu yapının çekirdeğinde de asker var, asker...
Bunu belirtmek, kaç kez yazdığım gibi, ne ‘asker düşmanlığı’dır, ne de ‘askeri yıpratmak’...
Anlatılmak istenen şudur:
Devletin bu yapısı değişmeden, devleti daha çok hukukla tanıştırmadan, askeri otoriteyi seçim sandığından çıkmış olan sivil otoriteye tabi kılmadan Türkiye’de demokrasiyi yerli yerine oturtamayız.
Bu açılardan AKP’nin 2003’den bu yana, özellikle AB’ye uyum sürecinden beri iyi işler yaptığını düşünüyorum. Gül’ün Cumhurbaşkanı olmasıyla birlikte de, devletin tepesinde yüzü demokratik hukuk devletine dönük bir zihniyet değişikliğinin yaşanmaya başladığı kanısındayım.
Kısacası:
Artılar hâlâ ağır basıyor.
Erdoğan’ın, hükümetin eksileri yok mu? Elbette var. Bunları da bazen sert biçimde eleştirmekten hiç kaçınmadığımı bu köşenin ciddi takipçileri bilir zaten...
—————————
* Hasan Bülent Kahraman, ‘Sivil darbe’ demenin vahameti, Sabah, 11 Ocak 2010

hasan cemal 12 Ocak Salı 2010

Devamını BURADAN okuyun...>>>

10.1.10

İ.SELÇUK YALANCI MI AYMAZ MI?

Aymazlık ile yalan arasında bir İlhan Selçuk

Bazı okurlar, başlıktaki kelimenin anlamını bilmeyebileceği için oradan başlayayım. "Aymaz", Türk Dil Kurumu Sözlüğü'ne göre, "çevresinde olup bitenlerin farkına varamayan" kişiye denir.
BİR AÇIDAN BAKILDIĞINDA... Bu kelime, Cumhuriyet yazarı İlhan Selçuk'un, 1925'ten 2010'a, 85 yıllık ömrünün, 84 yılını özetliyor.
Niye 85 değil de 84?
Onu anlatmadan önce, Selçuk'un son durumunu kısaca özetleyeyim: Çok hasta. Hastanede yatıyor.
Gazetenin yazarları da onu sık sık ziyaret edip söylediklerini köşelerinde yayımlıyorlar.
Bakın Selçuk, geçen hafta, Hikmet Çetinkaya'ya neler demiş:
"Türkiye'ye şeriat meriat gelmez. Yılbaşında televizyonları izleyince gördüm. Şeriatçılar artık sermaye ve medya sahibi oldu..."
Şu sözler de yine İlhan Selçuk'un: "Artık askeri darbeler dönemi kapanmıştır.
Kimse darbecilik üzerinden siyaset yapmasın. Sandıkla gelen sandıkla gidecektir."

***

Vaziyete bakar mısınız?
Abartarak ifade edersek, 85 yıllık ömrünün 84 yılını "Şeriat geliyor" diyerek geçirmiş bir kişi... Yılbaşı gecesi TV'leri izledikten sonra, sermaye ve medya sahibi olan dindar kesimin, şeriat peşinde koşmayacağına karar vermiş.
Hükümet koltuğunun kimsenin malı olmadığını... Halkın oyuyla oraya oturanın, yine halkın oyuyla kalkacağını anlamış.Şimdi birkaç noktaya değinelim:
1) İlk sözüm Hikmet Çetinkaya başta olmak üzere, Cumhuriyet gazetesinin ilgili zevatına:
Bu lafların tıpatıp aynısını yıllardır söyleyenleri; "liboş", "dönek", "numaracı", "cemaatçi" filan ilan ettiniz.
Biz deyince "satılmış" oluyoruz; İlhan Selçuk deyince "ilginç analiz" oluyor...
Öyle mi?
Belki artık biraz utanırsınız. "Döndük, dolaştık, adamların dediğine geldik, haksızlık etmişiz" dersiniz, belki!

***

2) Eğer bu düşünceye ulaşmak için yılbaşı gecesi TV kanalları arasında dolaşmak yeterliyse... Sorarım size: İlhan Selçuk, 31 Aralık 2009 akşamına dek hiç mi TV izlemedi?
Hadi o izlemedi; siz de mi izlemediniz a Çetinkayagiller? Birkaç saatliğine olsun çıkaramadınız mı at gözlüklerinizi?
Soruyorum çünkü "o" kanallar yıllardır böyle.
Defalarca yazdık... "Muhafazakârlaştığımız filan yok. Bunu anlamak için TV'leri izlemek yeter" dedik.
Bu halkın çoğunluğu; bol göbekli sabah programlarını, pop starları, gelinim olur musunları, çöpçatanlık zımbırtılarını, öpüşmeli koklaşmalı, bolca aldatmalı yerli dizileri izlemekte...
Böyle bir ülkeye şeriat gelir mi yahu?
Kafayı mı yediniz siz? (Not: "Tehlikenin farkında mısınız" kampanyalarına harcadığınız para ve emeğe acıyor musunuz?)

***

BİR DE ÖTEKİ AÇI VAR: Siyaset uğruna yalan ve yalancılık!
İlhan Selçuk gibi zeki bir kişinin, Türkiye'nin bu basit ve bariz gerçeğini onca yılda anlamaması mümkün mü?
Nedir bu, son nefesinde kelime-i şahadet getirerek Müslüman olan dinsizler gibi, giderayak demokrasiyi yüceltmeler?
Bence olayın esası şudur: Türkiye'ye şeriatın gelemeyeceğini İlhan Selçuk zaten biliyordu.
Ama bunu söylemek işine gelmiyordu. Çünkü onun amacı "asker/sivil aydın zümrenin" yönettiği, halkın sopayla modernleştirildiği bir rejimdi.
"Şeriat imkânsız" ve "Sandıkla gelen, sandıkla gider" dediği anda hiçbir siyasi işlevi kalmazdı.
Bu yüzden insanları şeriatla korkuttu ve demokrasiyle dalga geçti.
Kararı okurlarımız versin: İlhan Selçuk koca bir yalancı mı, yoksa su katılmamış bir aymaz mı?

EMRE AKÖZ SABAH 10012010

Devamını BURADAN okuyun...>>>



Snap Shots

Get Free Shots from Snap.com
 
^

Powered by BloggerAK Medya Haber Yorum Analiz by UsuárioCompulsivo
original Washed Denim by Darren Delaye
Creative Commons License