28.8.09

ABD DALANI KOVDU

Dalan Rusyadan konuştu

ABD'den kovuldu, seyyah gibi dünyayı dolaştı. Peki Dalan bu parayı nereden buluyor?

ABD’den kovulduktan sonra Rusya’ya kaçan Ergenekon firarisi Dalan, buradan da Beyaz Rusya’ya geçti. Juravinka Otel, 401 numaralı odada kalan Dalan, karşısında Star Gazetesini bulunca dönüş tarihi verdi

ABD’de yaşadığı vize sorunu sonrası çeşitli ülkeleri dolaşmak zorunda kalan Ergenekon firari şüphelisi Bedrettin Dalan’ın son net adresine Star Gazetesi ulaştı. ABD’nin yeni vize vermediği Dalan, bu ülkede kaçak konumuna düşmemek için ABD’den çıkmasının ardından Türk istihbarat birimlerince adım adım izlenen Dalan’ın, ABD’den Peru’ya, buradan da Finlandiya’nın başkenti Helsinki’ye geçtiği belirlendi.JURAVİNKA OTEL, 401 NOLU ODA

Helsinki’den Rusya’ya geçen Ergenekon firarisi Dalan’ın burada da yakalanmamak için sık sık yer değiştirdiği belirlendi. ABD’nin Ergenekon firarisi Dalan’a vize vermediğini ortaya çıkaran Star, şimdi de Dalan’ı son adresinde buldu. Rusya’dan Beyaz Rusya’ya geçen Dalan’ın, Minsk şehrinde Hüseyin Şahin isimli Türk’e ait Juravinka Otel’in 401 numaralı odasında kaldığı bilgisine ulaştık.

SAVUNMAMI SAVCILARA GÖNDERDİM

Bilgiyi teyit etmek için Juravinka Otel’i arayıp, “Bedrettin Dalan’la görüşebilir miyim” deyince hemen Dalan’ın odası bağlandı. Kendisiyle sürekli irtibattaki ‘Mehmet’ isimli şahsın aradığını sanan Dalan, karşısında Star’ı bulunca şaşırdı. Savunmasını yazıp Ergenekon savcılarına gönderdiğini anlatan firari Dalan “Planlarımı yaptım. 5-10 gün içinde Türkiye’ye dönüyorum” iddiasında bulundu.

KUMARHANE, GECE KULÜBÜ VE TÜRK GECESİ

Çalışanlarının neredeyse tamamının Türk olması nedeniyle Juravinka Oteli’ne Dalan’ın geldiği bilgisinin kısa sürede Türkiye’ye ulaştığı ifade ediliyor. Şehir merkezinde bulunan otel çok büyük bir eğlence kompleksi. Otel’de kumarhane, restoran, gece kulübü ve geniş bir bowling salonu bulunuyor. Otelde Türk geceleri de düzenleniyor.

Çok özel ziyaretçi maddi destek için Juravinka Otel’de

Juravinka Otel’de Ergenekon firarisi Dalan’ı ziyaret eden ünlü Türk’ün, futbol camiasının önde gelen isimlerinden birisi olduğu öğrenildi. Futbol camiasının önde gelen bu isminin, Ergenekon firarisi Dalan’a, bu zor günlerinde maddi destekte bulunduğu bilgisi de elde edildi. Uzun süren görüşmede Dalan’ın sözkonusu ünlü isimden, kontaklarını kullanarak Türkiye’deki durumu konusunda yardımcı olmasını istediği de öğrenildi. Ziyaretin bir karşılaşma olmadığı direkt olarak Dalan’la görüşmek için yapıldığı da elde edilen bilgiler arasında.

‘Mehmet sen misin?’

Star, Ergenekon firarisi Dalan’a Juravinka Oteli’nin 401 numaralı odasındaki telefondan ulaştı. Juravinka Oteli aradığımızda telefona çıkan görevliye “Bedrettin Dalan’la görüşmek istiyorum” deyince kim olduğumuzu bile sormadan Dalan’ın odasına bağladı. Dalan’ın telefonu “Mehmet sen misin?” diye açması dikkat çekti.

Star gazetesinden aradığımızı söyleyince kısa bir şok yaşayan firari Dalan, “Amerika’dan ayrıldığını, Avrupa’ya geçtiğini ve yakında Türkiye’ye geleceğini” söyledi. “Türkiye’ye gelmek için bir takvim belirlediğini” ifade eden Dalan “5-10 gün içinde Türkiye’ye döneceğini” söyledi. Savunmasını hazırladığını ve avukatları aracılığıyla Ergenekon soruşturmasını yürüten savcılara ulaştırdığını anlatan Dalan “ortada işlediği bir suç olmadığını” iddia etti.

İrtibat halinde olduğu “Mehmet” isimli şahsın kim olduğu sorusuna cevap vermeyen Ergenekon firari şüphelisi Bedrettin Dalan’ın, görüşme boyunca sürekli olarak “konu kapanmıştır” diyerek telefonu kapatmaya çalışması ve oldukça heyecanlanması dikkat çekti.Kaynak: Cevheri Güven / Star

Devamını BURADAN okuyun...>>>

ASKERLER VE KÜRT AÇILIMI

'Askeri müdahale' ile 'Kürt açılımı' duramaz

Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un ‘Kürt açılımı’ tartışması denk-lemine 25 Ağustos açıklamasıyla girmesi, bir ‘utanç tablosu’ oluşturdu.

1. Siyasi partilerin siyasi aczini ortaya çıkarttı. MHP ve CHP’nin ‘askerin arkasına saklanarak’ siyaset yapmaya mecbur kaldıkları, ülkenin en temel meselesinde kendi ayakları üzerinde duramadıklarını gördük.2. Ak Parti açısından da benzeri bir durum söz konusu. Grup Başkanvekili Bekir Bozdağ’ın açıklaması, sanki Başbuğ’un sözleri muhalefet partilerini hedef alıyormuş gibi bir ‘cinlik’ ile açıklamayı yorumlaması, Ak Parti’nin de ‘siyasi rüştü’nden duyduğu kuşkunun ve asker konuşunca, kendisini sorgusuz-sualsiz ona endeksleme mecburiyeti duymasının can sıkıcı bir başka tablosudur.

3. Bana Diyarbakır’da rastladığım hemen herkes, Tayyip Erdoğan’ın 11 Ağustos’ta yaptığı konuşmadan birçok kişinin gözlerinin dolduğunu, gözleri yaşaranların sadece Ak Parti grubundaki milletvekilleri değil bölgedeki sıradan Kürt vatandaşlar olduğunu söyledi ve en önemlisi şu ortak değerlendirmeyi yaptı: Tayyip Erdoğan o gün ilk kez ‘Kürtlerin de başbakanı’ olarak konuştu. O konuşmanın devamı gelirse, ‘Kürtlerin de başbakanı’ algılaması güçlenir. Bu algılamanın ‘milli birlik ve bütünlük’ oluşmasındaki rolü apaçık ortada. Ne var ki, Tayyip Erdoğan, İlker Başbuğ’un açıklamasının ardından bildik basmakalıp terminolojiyi daha fazla vurgulamaya kendisini mecbur hissetti. Bu, iyi bir şey değil.

4. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün İlker Başbuğ’un konuşması üzerine otomatik tepkisi ‘çok güzel bir konuşma’ oldu. Böyle bir tepkiye kendisini mecbur hissetmesi, üzerinde durulmaya değer.
Genelkurmay Başkanı’nın açıklaması, hem ‘çok güzel’ değil, hem de doğru değil.
‘Siyasi irade’ ve ‘kararlılık’la ‘Kürt açılımı’nı başlatmış olan hükümetin askerin üzerine vazife olmayan bir konuya ‘müdahele etmesi’ne ilişkin tavrının, 27 Nisan (2007) e-muhtırasına karşı ortaya koyduğu tavra benzemesi gerek. Aksi halde, başlattıkları ‘süreç’in altında kalırlar ve kendileri kalsa neyse, ülke kalır.
***
Radikal’de dün Tarhan Erdem, İlker Başbuğ açıklaması için gayet haklı olarak ‘Doğru yapmadı, iki muhalefet partisi liderinin acımasız ve insafsız tahriklerine kapılmamalı, susabilmeliydi’ diye yazdı. Haklı. Çünkü yine onun satırlarıyla “Böyle tartışmalara katılmaması gereken tek kurum vardır: Ordu ve ordunun komutanları. Silahlı kuvvetlerin mensupları, görevleri gereği katıldıkları resmi ve gizli toplantılar dışında, görüşlerini açıklamamalıdır.”
Siyasi taktik anlamında da Orgeneral Başbuğ’un açıklaması doğru olmamıştır. Eğer hükümet Başbakan’ın ifade ettiği adıyla ‘Kürt açılımı’na devam ederse ki, her ne pahasına olursa olsun, -devamında kararlı olduğunu da beyan etmiştir- ne olacak?
Zira ‘acımasız ve insafsız tahrikler’de bulunan muhalefet partileri, Başbuğ’un o açıklamasından sonra TSK’yı ‘kendi saflarında’ görür oldular. ‘Açılım’ devam eder, Genelkurmay Başkanı suskun kalırsa bir dert, konuşmaya devam ederse başka ve daha büyük bir dert.
Onun için konuşmamalıydı. MGK toplantısında konuşamıyorlar mı?
Kaldı ki, açıklamasının, ‘TSK’nın kırmızı çizgileri’ diye ilan ettiği, bazı hükümet çevrelerinin ‘Tamam, bizimki de zaten aynı’ diye üzerine atladığı içeriğinin doğruluğu, isabeti tartışılmaya muhtaç.
Başbuğ, “TSK, Türkiye Cumhuriyeti’nin ulus-devlet ve üniter devlet yapısının korunmasında taraftır ve taraf olmaya devam edecektir” diyor.
‘Üniter devlet’ten ne anlıyorsunuz? Adeta kutsanan bu kavramın, birçok ülkede farklı biçimleri var. Örneğin, bizim kestirmeden İngiltere dediğimiz Birleşik Krallık da ‘üniter devlet.’ İngiltere’de ‘Birleşik Krallık’ın kurucu ülkeleri olarak İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda, İngiltere’nin yanı sıra yetki devriyle belli ölçüde özerk statüde’ler. İskoçya’da bir yerel İskoç hükümeti ve İskoçya Parlamentosu, Galler’de Gal Meclis Hükümeti ve Gal Ulusal Meclisi, Kuzey İrlanda’da Kuzey İrlanda Yürütmesi ve Kuzey İrlanda Meclisi var.
Birleşik Krallık yine de ‘üniter devlet’ çünkü bu yetkiler merkezden verilmiş ve merkez tarafından kaldırılabilir yetkiler.
Sadece İngiltere değil, İspanya da ‘üniter devlet.’
İşin ilginç yanı, İspanya, tam 17 özerk topluluk bölgesi ve iki özerk şehirden oluşan, resmi dili İspanyolca (Castillan) olmakla birlikte Bask Ülkesi ve Navarro’da Baskça’nın, Katalunya ve Balear Adaları’nda Katalanca’nın, Valencia’da Katalanca’nın bir lehçesinin ve Galicia’da ‘Galego’nun İspanyolca yanında ‘eş resmi dil’ olduğu, Avrupa’nın en ademi merkeziyetçi ülkelerinden biri.
Ve, bu İspanya, yine de ‘üniter devlet.’
Türkiye’nin İngiltere ya da İspanya’ya benzeyen bir ‘üniter devlet’ olmasına var mısınız?
İngiltere ve İspanya’nın ‘toprak bütünlüğü’nün tehlikede olduğunu ve ‘bölünme tehlikesi’yle karşı karşıya olduğunu söyleyebilir misiniz?
***
Gelelim ‘ulus-devlet’e.
Hangi ‘ulus-devlet’ ya da nasıl bir ‘ulus-devlet’? Bunun da tek bir tanımı yok ve Şahin Alpay dün bu konuda Zaman’daki yazısında gayet anlaşılabilir bir dille ‘mesele’yi ortaya koydu:
“... ‘Muasır medeniyet’e uygun ‘ulus-devlet’ anlayışı ise, hiçbir modern devletin kültürel bakımdan homojen-türdeş olamayacağını kabul eder. Burada ‘ulus’, yurttaşların etnisite (soy) ya da kültürel türdeşliğine değil, ulusal topluluğa gönüllü bağlılıklarına dayanır. Yani kültürel değil siyasal bir ulus söz konusudur. Ulus, kültürü değil, yurttaşlığı ve onun getirdiği haklarla yüklediği sorumlulukları paylaşanlardan oluşur.
Bugün Türkiye’de asıl tartışma, ne ‘Türkiye devleti’ kavramı, ne onun ‘üniter yapısı’, ne de ‘resmi dilin Türkçe olması’ üzerine... Tartışma, Türkiye Cumhuriyeti hak ve sorumluluklarda eşit yurttaşlardan oluşan bir ulusa dayanan ‘Türkiye devleti’ olarak yenilenecek mi, yoksa Türklerden ya da Türkleşmiş olanlardan oluşan bir ulusa dayanan ‘Türk devleti’ olarak mı anlaşılmaya devam mı edecek noktasında odaklanıyor. Yani çağdışı bir ulus ve ulus-devlet anlayışında ısrar ederek sonunda bölünmeye mahkum mu olağız, yoksa Türkiye Cumhuriyeti’ni kendi anadil ve kültürlerini koruyan, ancak yurttaşlığın getirdiği hakları ve sorumlulukları paylaşanlardan oluşan modern bir ulusa dayanan, özgürlükçü ve çoğulcu demokratik rejime sahip bir ulus-devlet olarak yeniden mi tanımlayacağız?”
Bu kadar.
İlker Başbuğ’un açıklamasında altını çizdiği hususlar bize tanıdık. Bu, kendisinin etkilendiği ve sık sık referans verdiği Metin Heper’in görüşleri. Ama Metin Heper’in görüşleri doğru değil. Dolayısıyla, Metin Heper’in yanlış görüşlerini ‘Türk Genelkurmay Doktrini’ haline getirmek de doğru değil.
Bu konular öyle açıklamalarla, beyanatlarla önü alınacak cinsten konular değil. Tartışılacak. ‘Açılım’ durmayacak. Duramaz.
Baksanıza, tartışıyoruz zaten...

Cengiz Çandar/Radikal

Devamını BURADAN okuyun...>>>

26.8.09

HER ÖRGÜTTE DÖNMEZ'İN BOMBALARI

Dönmezin bombaları tüm örgütlerde

ETÖ'nün kilit ismi Yarbay Dönmez'in bombalarının örgüt bağlantıları...

Ergenekon tutuklusu Yarbay Mustafa Dönmez'den ele geçirilen bombaların seri ve kafile numaralarının incelenmesinde Hizbullah, MLKP gibi örgütlerle bağlantısı ortaya çıktı. Emniyet Genel Müdürlüğü Kriminal Daire Başkanlığı Bomba Bilgi Merkezi'nin 'ÇOK GİZLİ' raporu Yarbay Mustafa Dönmez'in Sakarya'daki evinden çıkan bombaların değişik bağlantılarını ortaya koydu.

Rapor, Yarbay'ın bombalarının onlarca olayla bağlantılı olduğunu gözler önüne seriyor. Ergenekon soruşturmasının ek 43. klasör 292. sayfasında yer alan rapor tüyler ürpertici. Raporun en dikkat çekici bölümü Yarbay'ın bombalarının terör örgütleriyle irtibatları.Emniyetin raporuna göre, Sakarya'da ele geçirilen bombalar, 8 Mart 2000'de Mardin Nusaybin'de Yenituran Mahallesi'nde Hizbullah üyesi Mehmet Kardaş isimli şahsın ikametinde alınan iki el bombasıyla irtibatlı. 3 Kasım 2000'de Malatya Hanım Çiftliği beldesinde Türkiye İslami Hareket Örgütü'ne yapılan operasyonda elde edilen 8 el bombasından biriyle ve 15 Haziran 2003 tarihinde İzmir'in Buca ilçesinde yasadışı MLKP (FESK) terör örgütü mensubu Sami Özbil ve İbrahim Akmazlar'ın ikametinde elde edilen iki el bombasıyla irtibatları da rapora girdi.

Kamuoyuna Süryanilere gözdağı olarak yansıyan Mersin'de Gebro Seven adlı kişinin evinin bombalanmasıyla da Yarbay'ın bombaları arasında bağlantı kuruldu. 30 Ağustos 2006'da Mersin Akçakaya Mahallesi'nde Gebro Seven'in evinde el bombasıyla bir patlama meydana gelmişti.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'nca 6 Temmuz 2007 tarihinde Vatansever Kuvvetler Güç Birliği'ne dönük soruşturmada birliğin genel başkan yardımcısı Ahmet Cinali'den ele geçirilen bombalarla da irtibatlar sağlandı. Emniyet, Yarbay'ın bombalarıyla Cinali'nin bombalarının aynı seriden olduğunu saptadı.

Emniyet Kriminal Daire Başkanlığı, Ergenekon soruşturmasında tutuklanan Fikret Emek, Muzaffer Tekin ve Tuncay Özkan'dan çıkan bombaların da yine Yarbay Mustafa Dönmez'in el bombalarıyla irtibatlı olduğunu saptadı.

Tekin ve Emek'ten ele geçirilen bombalarla bağlantısı var

Yarbay Mustafa Dönmez'in Sakarya'daki evinde ele geçirilen bombaların kafile ve seri numaraları ile irtibatlı olduğu olaylardan bazıları şöyle:

24.5.2008'de Antalya'da Fabrikalar Mahallesi Fikri Erten Caddesi'nde Abdulvehhap Salman isimli şahıstan ele geçirilen el bombalarından biriyle.

17.1.2009'da Fatih ilçesi Sahil Kennedy Caddesi Çatkapı İETT otobüs durağı arkası Sur dibinde buluntu üç el bombasıyla.

13.10.2004'te Mersin Üniversitesi Rektörlük Binası önündeki merdiven üzerine bırakılan bir el bombasıyla.

26.6.2007'de Eskişehir'de Ergenekon zanlısı Fikret Emek'in yer göstermesi sonucu elde edilen el bombalarından biriyle.

18.6.2006 tarihinde İstanbul Kadıköy ilçesi Kuşdilli Caddesi Ekizoğlu İşhanı'nda bulunan Muzaffer Tekin'e ait işyerinde yapılan aramada ele geçirilen iki el bombasından biri ile.

6.7.2001'de İstanbul Avcılar'da Firuzköy'de mezarlıkta altı polisle çatışma sonucu ölen İsmail Kahraman'ın üzerinden ele geçirilen iki el bombasından biriyle.

26.9.2008'de İstanbul'da Küçükçekmece ilçesi Halkalı Dereboyu Caddesi'nde Tuncay Özkan'a ait depoda yapılan aramada ele geçen üç patlayıcıdan biriyle.

7.4.2004'te Adana Ceyhan'da D-400 Karayolu üzerinde NATO Köprüsü civarında bulunan bir el bombasıyla.

7.3.2007'de Adana Seyhan'da Baraj Gölü set üstü civarında bulunan 8 el bombasıyla.

26.4.1999'da İstanbul Eminönü ilçesi Cağaloğlu'nda Tan Han isimli binanın girişine bırakılan dört el bombasıyla.

31.3.2007'de Manisa Salihli Şart kasabasında Şato Gazinosu'na atılan iki el bombasından biriyle.

9.4.2003 tarihinde İzmir Buca ilçesi Gaziosmanpaşa Caddesi'nde faaliyet gösteren Arena İnternet'te elde edilen bir el bombasıyla.
aktifhaber.com

Devamını BURADAN okuyun...>>>

TOZ DUMAN

Toz duman

Genelkurmay başkanı bir devlet memurudur.

Gerekirse, başbakan, çağırıp askerî konularda kendisinden bilgi alır.

Önerilerini de sorar.

Sonra hükümet karar verir.

Genelkurmay başkanı da hükümetin talimatlarını yerine getirir.

Onun dışında genelkurmay başkanı, siyasi konularda fikirlerini kamuoyuna açıklayamaz.

Parlamentoyu ya da hükümeti açıkça eleştiremez.

Eğer böyle bir şey yapmak istiyorsa önce istifasını yazması gerekir.

Dünyanın tüm gelişmiş ülkelerinde sistem böyle işler.Birinci Irak savaşında Amerikan kuvvetlerinin başında “çöl ayısı” denilen çok başarılı bir general vardı.

Savaşı kazanıp Bağdat yolunu açtı.

Gidip Bağdat’ı alabilirdi ve almak istiyordu.

Ona göre askerî açıdan bu gerekliydi.

Amerikan hükümeti ise Ortadoğu dengelerine bakarak Bağdat’ın alınmamasına karar verdi.

Bağdat’ın alınmasının İran’ın bölgedeki gücünü arttıracağını tahmin etmişlerdi.

Meseleye sadece askerî açıdan bakan general, hükümetin hangi nedenlerle böyle bir karar aldığının tam kavrayamadı ve kendi hükümetini eleştiren bir açıklama yaptı basına.

Hemen görevden aldılar.

Doğrusu da budur.

Savaş askerî bir akıl gerektirir ama siyaset için sivil akıl lazımdır.

Biliyorum, gelişmiş dünyanın ölçüleri bizde yadırganıyor.

Türkiye’nin “gelişmemiş” bir ülke olduğunu kabul ediyorlar ve “gelişmesini” de istemiyorlar.

İstiyorlar ki “generaller” konuşsunlar ve siviller onların aklına uysunlar.

CHP ile MHP, Genelkurmay Başkanı’nı “konuşması” ve “kırmızı çizgileri” belirlemesi için çok zorladılar.

Genelkurmay Başkanı da konuştu.

Kürt sorununun nasıl çözüleceği, eğitimin hangi dilde yapılacağı Genelkurmay Başkanı’nın üstüne vazife değil.

O savaşmaktan sorumlu.

Savaş derler, savaşır.

Barış derler, barışır.

Savaşa ve barışa generaller karar veremez.

Savaşa girmeden önce “ordunun hazır olup olmadığını, askerî şartları” hükümete anlatır.

O kadar.

Bizim genelkurmay başkanları maşallah her konuda konuşuyor.

Kendi işleriyle uğraşacaklarına siyasetle uğraşıyorlar.

Kürt meselesini askerin aklıyla mı çözeceğiz?

Bu meselenin çözülebilmesi için yepyeni yöntemler, bugüne dek rastlamadığımız üsluplar ve yaklaşımlar gerekli.

Anlaşılıyor ki barış konusunda Türkiye epey zorlanacak.

Genelkurmay Başkanı konuştuktan sonra iktidar partisinin sözcüsü de “paşaya” hak veren bir açıklama yaptı.

“Siz karışmayın paşam” diyeceklerine, “çok haklısınız paşam” dediler.

AKP, generale ayak uydurmaya çalışırken DTP de öbür uca doğru sertleşti.

PKK zaten bir gün önce esip gürlemişti.

Türkiye’nin siyasi sahnesindeki bütün aktörler, silahlılar da dahil olmak üzere aslında bir “mucize” peşindeler.

Hem barış olsun yeni bir hayat başlasın istiyorlar hem de eski konumlarını sürdürmek istiyorlar.

Bu mümkün değil.

Kürt meselesinin çözümlenmesiyle birlikte her şey değişecek, AKP dünyaya daha hızlı açılmak zorunda kalacak, CHP ve MHP “milliyetçilik ve hamaset” üzerinden oy alamayacak, DTP “tek yönlü politikaları” terk edip halkın refahına yönelik projeler yaratmak zorunda kalacak, ordu kışlasına çekilecek, PKK silahlarını bırakıp dağdan inecek.

Bu aktörler bu gelişmelerden hoşlanmayabilir.

Ama başka çareleri yok.

Bu ülke savaşla gidebileceği yere kadar gitti, bundan sonra ancak barışla ilerleyebilir ya da Avrupa’nın kenarında kör bir apandisit gibi iltihaplı bir fakirliğe teslim olur.

Yeni bir dönem başlıyor.

Yeni laflar gerekli.

Yirmi beş yıldır biz bu ezberlenmiş lafları dinledik, binlerce çocuğumuz öldü.

Bize çocukların ölmeyeceği bir sistem lazım.

Susmayı bilen generaller ve konuşmayı bilen siyasetçiler lazım.

İnsanları öldürmek kolay, bunu herkesin yapabileceğini gördük.

İnsanları yaşatmak zor, bunu becerebileni henüz görmedik.

Ama görmek istiyoruz.

Bunu bütün toplum istiyor.

Bize barışı, huzuru, mutluluğu verecek bir yol görmek istiyor toplum.

Bu eski yollar kan dolu çünkü.

Ve, biz kandan bıktık usandık.
Ahmet Altan - 26.08.2009 TARAF

Devamını BURADAN okuyun...>>>

4 ASKER NASIL ŞEHİT OLDU ?

Pimini çekip bombayı verdi

Elazığ’da tim komutanı, nöbette uyuyan askere ceza olarak pimini çektiği el bombasını tutmasını emretti. Bomba patladı, dört şehit. Koçyiğitler Taburu’nda 10 gün önce meydana gelen patlamanın kaza olmadığı belgelendi. Teğmen Mehmet Tümer, mevzide uyuyan İbrahim Öztürk’e çok kızmış. Ceza olarak da, pimini çektiği bombayı Er Öztürk’e vermiş. Elinde basılı tuttuğu bombayla 45 dakika yardım isteyen er gücü tükenince patlama olmuş


Tarih, 17 Ağustos 2009. Haber ajansları, abonelerine, Elazığ’ın Karakoçan ilçesinde bir askerin elinde bulunan bombanın kazayla patlaması sonucu dört askerin şehit düştüğünü geçiyordu. Haberlere göre Er İbrahim Öztürk’ün elindeki bombanın kazara patlaması nedeniyle kendisi ve yanındaki arkadaşları İbrahim Yaman, Ali Osman Altın ve Mesut Bulut şehit olmuştu.Ancak Taraf’ın ulaştığı ifade tutanakları, olayın, bir kaza sonucu değil, nöbette uyuyakalan Er İbrahim Öztürk’ün, komutanı Teğmen Mehmet Tümer tarafından cezalandırılmak istenmesi nedeniyle yaşandığını gösterdi.
Teğmen, pimini çektiği el bombasını Er Öztürk’e verdikten sonra, “Mandalı bırakırsan ölürsün, bırakmazsan yaşarsın” dedi. Ama pimi almak için çok uğraşan Öztürk, saatler sonra bomba patlayınca üç arkadaşıyla birlikte hayatını kaybetti.
Taraf’ın ulaştığı görgü tanıklarının ifadelerine göre, 17 Ağustos 2009’da devriye görevi yapan Uzman Çavuş Şakir Akçan, 05:00-07:00 devriyesini saat 06.00’da attı.
Öztürk ve arkadaşı Ahmet Şensoy’un nöbet yerinde uyuduğunu gören Çavuş Akçan, askerlerden Öztürk’ün mevzideki el bombasını, Şensoy’un ise silahının alev gizleyenini aldı. Amacı askerlerin uyuduğunu kanıtlamasıydı.
Sabahın erken saatlerinde de nöbetçi askerlerin uyuduğunu söyleyip, komutanı Teğmen Mehmet Tümer’e el bombası ve alev gizleyenini verdi.

Pimi çekti bombayı verdi
Teğmen Tümer vakit kaybetmeden, İbrahim Öztürk’ün nöbet tuttuğu mevziye gitti. Er Öztürk’e el bombasının nerede olduğunu sordu. Er Öztürk, mevziye bakmasına rağmen bombayı bulamadı. Teğmen Mehmet Tümer, “Akşam uyuduğun için alındı” diyerek elindeki el bombasını asker İbrahim Öztürk’e gösterdi. Ardından da pimini çekerek kendisine verdi. “Mandalı bırakırsan ölürsün, bırakmazsan yaşarsın” demeyi de ihmal etmeyerek mevziden ayrıldı.

Komutan pimi geri vermedi
Elinde pimi çekilmiş el bombası bulunan Er Öztürk, Teğmen Tümer’in bulunduğu mevziye giderek, “25 yaşına geldim. 75 gün askerliğim kaldı. Beni öldüreceksiniz” dedi ve pimi kendisinden istedi. Ama Komutan Tümer, “Nöbet yerine git, ben gelip takacağım zamanı biliyorum” karşılığını verdi. Bunun üzerine Öztürk, çevredeki diğer mevzilere, pim aramaya arkadaşlarından yardım istemeye gitti. İkinci kez komutanının yanına geldiğinde yine aynı cevapla karşılaştı.
Tekrar mevziler arasında dolaşmaya başladı. Olayın üzerinden çok geçmeden de arkadaşları Mesut Bulut, İbrahim Yaman ve Ali Osman Altın’ın bulunduğu mevziye geldi. Bu sırada Öztürk’ün elleri terlediği için bomba büyük bir gürültüyle patladı. Öztürk ve üç arkadaşı olay yerinde yaşamını kaybetti.

Böyle bir eğitim yok
Başlatılan soruşturma kapsamında ifade veren Teğmen Mehmet Tümer, fırsat eğitimi kapsamında el bombasının pimini çektiğini, mandalı bırakmadığı sürece bombanın patlamayacağını şehit Er İbrahim Öztürk’e söylediğini ileri sürdü. Ancak ifadesi alınan sekiz tanık, birlik içinde pimi çekilmiş bir şekilde el bombası eğitimi verilmediğini vurguladı.

Görgü tanığı erler olay anını anlattı

Piyade Çavuş Yiğit Acar: Şakir Uzman çantasından alev gizleyen ve el bombası çıkarıp, uyuyan askerlerden aldığını söyledi. El bombası ve alev gizleyeni Mehmet Teğmen’e verdim. O da 15-20 dakika sonra İbrahim Öztürk’ün yanına gitti ve geri geldi. Kütüklüğünden bir el bombası pimi çıkardı. El bombasından çıkarıldığını anlayan Soner Astsubayla Şakir Uzman, ‘ne yaptınız diye sordu. Mehmet Teğmen ‘ona iyi bir ders olsun’ dedi.

P. Uzman Çavuş Şakir Akçan: Devriyede İbrahim Öztürk’ün gözetleme yapması gerekirken uyuduğunu tesbit ettim. Yanındaki el bombasını aldım. Amacım sonradan uyuduğunu inkâr etmesini önlemekti. Ayrıca Emrah Göz’ü de uyurken gördüm ve onun da silahının alev gizleyenini almıştım. Mehmet Teğmen saat 09:30’da uyandığında durumu kendisine bildirdik. Mehmet Teğmen, malzemeleri alıp yanımızdan ayrıldı. 15-20 dakika sonra Mehmet Teğmen ardından da İbrahim Öztürk mevziye geldi. Teğmen, İbrahim’in mevziden ayrılmamasını, birazdan gelip pimi takacağını söyledi. Bombanın piminin çıkartıldığını anladık. 15-20 dakika sonra da patlama oldu.

Piyade Er Recep Koyuncu: Mehmet Teğmen, İbrahim’in mevzisine geldi. 10 dakika oturdular. Teğmenin elinde el bombası vardı, bombasının pimini çekip, İbrahim’e verdi. “Mandalı bırakırsan ölürsün, bırakmazsan yaşarsın” dedi ve havan mevzisine gitti. İbrahim, teğmenden pimi vermesini istedi. “25 yaşındayım. 75 günüm kaldı, beni öldüreceksiniz” dedi. Mehmet Teğmen mevzisine gitmesini, zamanı gelince pimi takacağını söyledi. İbrahim daha sonra tekrar teğmenin yanına gitti. Pimi istedi. Teğmen yine vermedi. 5-10 dakika sonra da patlama oldu.

Bombayı verdim bekle dedim
Dört askerin hayatını kaybettiği olayla ilgili 8. Kolordu Komutanlığı tarafından soruşturma başlatıldı. Teğmen Mehmet Tümer’in ifadesi şöyle: “17 Haziran 2009 tarihinde de taburun geçici olarak görevlendirildiği Elazığ-Karakoçan Nohuttepe Üs Bölgesi’ne katıldım. 16 Ağustos 2009 tarihine kadar Tim Komutanı olarak görev yaptım. Tabur Elazığ İl Jandarma Komutanlığı’nın harekât ve komutasına verilmişti.
16 Ağustos 2009 tarihinde Nohuttepe Üs Bölgesi’nden timimle birlikte saat 20:30 civarı ayrıldım. Yaya intikalle Düztepe mevkiine gittik. Saat 23:00 civarı geçici üs bölgesi tesis ettik ve sabaha kadar gözetleme yaptık. Saat 09:30’da uyandığımda Uzman Çavuş Şakir Akçan Bixi mevziinde görevli İbrahim Öztürk ve Ahmet Şensoy’un uyuduğunu tesbit ettiğini ve İbrahim Öztürk’ün el bombasını aldığını bildirdi.

İbrahim’e bombasını sordum
Saat 10:30 civarında İbrahim Öztürk’ü mevziinde ayakta gördüm, yanına gidip el bombasının nerede olduğunu sordum. Bu sırada Ahmet Şensoy istirahat için uyuyordu. İbrahim el bombasını mevzii içinde aradı, bulamadı.
Halen el bombasının alınmış olduğundan haberdar değildi. Normalde mevziye yerleştiklerinde el bombalarını mevzi içinde ulaşabilecekleri bir yerde muhafaza etmeleri gerekir. El bombasını bulamayınca beraberimde götürdüğüm bombayı göstererek ‘burada, gece uyuduğun için alındı’ dedim.
Fırsat eğitimi kapsamında el bombasının pimini çekerek ‘mandalını bırakmadığın sürece patlama’ deyip bombayı eline verdim. Bundan maksadım, el bombasının önemini kavraması idi.
Mevziinden ayrılmamasını emrederek mevziime döndüm. İki mevzi arasında yaklaşık 15 metre kadar mesafe vardır.
Mevzide iken İbrahim Öztürk’ün, kendi mevziinin batısındaki roket mevziine gittiğini gördüm. Bu iki mevzii arası takriben 20 metre kadardır. Uyarıp mevziisinde beklemesini emrettim.
Yanıma geldi. Pimi istedi. Gelip takacağımı söyleyip mevziisine gitmesini istedim. Mevziine döndü, bir iki dakika sonra tekrar roket mevziine gittiğini fark ettim. Bu kez yanıma çağırdım, tekrar mevziine gidip oturmasını, pimi gelip takacağımı söyledim. Bu sırada ben kendi mevziimde idim.

Döndüm ve patlama sesi duydum
Yanımda Yiğit Acer, 5 metre kadar yakınımda Soner Süvarı Astsubay ile Şakir Akçan Uzman Çavuş vardı, İbrahim mevziine döndü.
Ben de Şakir Uzman ile Soner Astsubay’ın yanına gittim. Yaklaşık 15 dakika kadar sonra patlama sesi duyuldu. Saati hatırlamıyorum, 11:00- 11:30 arası olabilir. Sonradan duyduğuma göre İbrahim elindeki el bombasıyla benim göremeyeceğim şekilde üç mevzi dolaşmış, üçüncü mevzide patlama gerçekleşmiş. Patlama sesini duyunca koşarak sesin geldiği yere gittim. İbrahim’in mevziinin önünde şiarın üzerine yüzükoyun yığıldığını gördüm...”
Taraf/MEHMET BARANSU - Istanbul

Devamını BURADAN okuyun...>>>

REKTÖR ATAMALARINDA TEZGÂH

Tezgahı ortaya çıkaran telefon

Gül, Dokuz Eylül'e 2. sıradaki adayı rektör atadı. 1. sıradaki aday 15. İdare Mahkemesi'ne dava açtı. Mahkeme yürütmeyi durdurdu. Karardan önce Ergenekon sanığı Aydın'ın devreye girdiği ortaya çıktı
Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Osman Kaçmaz, Anayasanın “Cumhurbaşkanı vatana ihanet suçu dışında yargılanamaz” maddesine rağmen Cumhurbaşkanı Abdullah Gül hakkında ‘yargılanmalı' kararı vermişti. Kaçmaz'ın Ergenekon kapsamında soruşturulduğu ortaya çıkmıştı. Şimdi de Cumhurbaşkanı Gül'ün rektör atamasıyla ilgili ‘cumhurbaşkanı atamaları yargı denetimine tabi değil' Anayasa hükmüne rağmen ‘yürütmeyi durdurma' kararı veren Ankara 15. İdare Mahkemesi'nin Ergenekon kıskacına alındığı ortaya çıktı.BÖLGE İDARE MAHKEMESİ ‘DUR' DEDİ

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Dokuz Eylül Ünvesitesi'ne YÖK'ün kendisine gönderdiği 3 kişilik listede ikinci sırada bulunan Prof. Dr. Mehmet Füzün'ü rektör atadı. Listede ilk sırada yer alan Prof. Dr. Sedef Gidener, Ankara 15. İdare Mahkemesi'ne başvurdu. Başvuruda Füzün'ün, üniversitede sürekli görev yapmadığı için rektör olamayacağı ve atamanın durdurulması istendi. Cumhurbaşkanının kararlarının denetime açmaya yönelik karara imza atan 15. İdare Mahkemesi de atamanın yürütmesini durdurdu. Ancak söz konusu karar, Bölge İdare Mahkemesi tarafından kaldırıldı.

ENGİN AYDIN ‘DURDURMA' İÇİN DEVREDE

Ankara 15. İdare Mahkemesi'nin, Anayasanın 105. maddesini çiğneyerek verdiği bu kararın perde arkasında yaşananlar Ergenekon 3. İddianamesi ek klasörlerinde ortaya çıktı. 3. iddianamede ‘Ergenekon'un yargıya sızma çabalarının organizasyonundan sorumlu kişi' olarak gösterilen Engin Aydın'ın, kritik karar öncesindeki yoğun girişimleri teknik takibe takıldı. Engin Aydın'ın, Gül'ün atama kararını durdurabilmek ve bundan sonraki atamalarını engellemeye dayanak oluşturacak karar çıkarmak için yoğun kulis yapmış.

TELEFON TRAFİĞİ HİÇ DURMAMIŞ

46. ek klasöründe yer alan Engin Aydın ile İbni Sina Hastanesi Acil Servis Dirktörü Prof. Dr. Akın Yıldız arasında 15 Aralık 2008 günü saat 21.17'de gerçekleşen telefon görüşmesi ve devamındaki telefon trafiği oldukça dikkat çekici. Prof. Dr. Yıldız'ın “Sedef Hanım (Gidener) dava açmış. 15. İdare'de birini bulabilir miyiz...” sorusuna Aydın “Danıştay'daki arkadaşlardan öğreniyim” karşılığını veriyor.

İŞTE O TEZGAHIN KANITI TELEFON GÖRÜŞMELERİ

Engin Aydın ile İbni Sina Hastanesi Acil Servis Dirktörü Prof. Dr. Akın Yıldız arasında 15 Aralık 2008 günü saat 21.17'de gerçekleşen telefon görüşmesi özetle şöyle:

Akın Yıldız: Engin abi bi şey soracam ya

Engin Aydın: He he

A.Y: Yani hep böyle şey diyoz ya asılıyoz ya

E.A: He Estağfurullah

A.Y: Ankara İdare Mahkemesi

E.A: Evet

A.Y: 15. daire de

E.A: Evet

A.Y: Birini bulabilir miyiz ya çok önemli

E.A: 15. İdare Mahkemesi öyle mi

A.Y: Bi dava için bi rektörün atamasıyla ilgili

E.A: Rektör atamasıyla ilgili

A.Y: Ha usulsüz yapılmış... bir kişinin Rektör adayı olması için tam gün statüsünde çalışması gerekiyomuş

E.A: Evet

A.Y: Ama adam tam gün statüsünde olmadan Rektör adayı olmuş ve Cumhurbaşkanı seçmiş

...........

A.Y : Sedef hanım diye de bir profesör kadın var o dava açmış

E.A : Onu herkes methediyo...

A.Y : Bu dava şimdi 15 inci şeyde

...........

E.A : Yarın onu Danıştay da ki arkadaşlardan öğreniyim Akın. Orda kim var 15. idare mahkemesinde

A.Y : Sağolasın, abi 1 kişi yeter...

...........

A.Y: O bi yurtdaşlık görevi zaten Akın Yıldız'ın torpili değil.

E.A: Yurtdaşlık görevi ev

A.Y:BU BU EŞŞOĞLU EŞŞEKLERLE BİZ UĞRAŞMAZSAK KİMSE UĞRAŞMIYO

E.A: Evet ne diyo sen yanmazsan biz yanmazsak

MAHKEME BAŞKANI DEVREDE

Engin Aydın ile Ankara İdare Mahkemesi üyesi olduğu belirtilen Sinan isimli şahıs arasında 24 Aralık 2008 saat 14.09'da geçen konuşma ise özetle şöyle:

E.A: Sinancım şimdi senden bi ricam var

Sinan: Estağfurullah

E.A: Bizim Profesör Akın Yıldızı tanıyorsun

S: Evet

E.A: Akın'ın bi ricası var.

Bu on beşinci dairenin kararlarından bir suret edinmek istiyor

yarına kadar.

AKIN'A BİLGİ VERİYOR

Engin Aydın, Sinan adlı kişi ile konuşmasının ardından aynı gün saat 14.14'de Akın Yıldız'a bilgi veriyor.

SEN YANMAZSAN, BEN YANMAZSAM....

Prof. Dr. Yıldız'ın “O bi yurtdaşlık görevi, Akın Yıldız'ın torpili değil” sözlerini Aydın “evet” diye onaylıyor. Prof. Dr. Akın Yıldız “Bu Eş.... Eş...'lerle biz uğraşmazsak kimse uğraşmıyo” diye konuşunca Engin Aydın “Evet ne diyo sen yanmazsan biz yanmazsak...” karşılığını veriyor. Bu görüşmenin ardından İdare Mahkemesi'nde Hakim olduğu belirlenen Sinan isimli bir kişi ile görüşen Engin Aydın, aldığı bilgiyi de Prof. Dr. Yıldız'a aktarıyor.

Birçok tanıdığım için devreye girdim

Engin Aydın'a, YARSAV Başkanı Eminağaoğlu'nun atamasında devreye girmesi gibi başka hangi faaliyetlerde bulunduğu sorulunca şok itiraf geldi. Aydın “kendisinin daha önceden Adalet Bakanlığında yüksek düzeyde görev yaptığı için bir çok tanıdığı için iyi niyetle tavasutta (aracılık etme) bulunduğunu, bunun da olağan bir şey olduğunu” söyledi.

YARSAV Başkanı'na torpil

Engin Aydın'a teknik takibe takılan telefon konuşmasında “YARSAV Başkanı Eminağaoğlu'na yardım sözü verdiği kurul seçimlerinin ne olduğu” ve “hangi sıfatla bu seçimleri yönlendirme çabası içerisine girdiği” soruldu. Aydın, “Ömer Faruk Eminağaoğlu'nun Yargıtay üyeliğine seçilmek için kendisinden yardım istediğini, bu konuda bir görüşme yaptığını hatırlamadığını” söyledi.

Kritik görüşme kritik istek

Yargıda yaz kararnamesi Adalet Bakanlığı tarafından tamamlanıp 15 Haziran'da HSYK'ya gönderildikten sonra HSYK üyesi Ali Suat Ertosun ile Engin Aydın birlikte görüntülendi. Ertosun, bu görüşmenin ardından “Ergenekon savcıları ile faili meçhul cinayetleri araştıran savcıların görevden alınması” için HSYK gündemine korsan bir taslak getirdiği ortaya çıkmıştı.

LÜTFÜ KAPLAN-STAR

26.08.2009

Devamını BURADAN okuyun...>>>

23.8.09

BASKINDAN ÖNCE DELİLLERİ TAŞIDIM

Baskından Belge Aşırmaca

Albay B.Y.'den itiraf gibi ifade: Polisten önce askerlerle evi Tuğamiral E.Ö’nün şifahi emriyle arama yaptık...

Ergenekon sanığı binbaşı Çolakoğlu’nun evinin polisten önce asker tarafından temizlenmesi için talimat verildiği ortaya çıktı. Albay B.Y, “Arama faaliyetini Tuğamiral E.Ö’nün şifahi emriyle yaptık” dedi

Ergenekon’un Deniz Kuvvetleri’ndeki yapılanmasından sorumlu olduğu gerekçesiyle gözaltına alınan Deniz Binbaşı Erbay Çolakoğlu’nun ev ve ofisinden bir takım belgelerin emir üzerine kaçırıldığı iddiası ‘resmi’ ifadeyle kanıtlandı. Çolakoğlu’nun görev arkadaşı albay B.Y., askeri savcılığa verdiği ifadesinde arama kararından bir gün önce ‘Şüpheli’ Çolakoğlu’nun ofisinden bir çanta dolusu belge aldığını şu sözlerle itiraf etti: “6 Ocak 2009’da Tuğamiral E.Ö.’nün şifahi emriyle tüm birliği kapsayacak şekilde arama faaliyeti icraa edildi. Bu sırada Erbay Çolakoğlu’nun çekmecesindeki disk ve evrakları çantaya koydum. Ertesi gün Ergenekon soruşturması kapsamında yapılan aramaya katıldım. 8 Ocak’ta da Çolakoğlu’nun belgelerini Tuğamiral E.Ö.’ye teslim ettim.”POLİS FOÇA’DA ELİ BOŞ DÖNDÜ

Üçüncü iddianamenin 39. delil klasöründe tutuklu sanık Çolakoğlu hakkındaki soruşturma safhalarının detayları yer aldı. Buna göre, 6 Ocak 2009’da İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararıyla İzmir Foça’da ikamet eden Çolakoğlu’nun evinin aranması ve gözaltına alınması için talimat verildi. 7 Ocak 2009’da Çolakoğlunun evine giden İzmir polisine, kendi bölgeleri olduğu gerekçesiyle izin vermeyen askeri yetkililer, arama işlemini gerçekleştirdi. Bunun üzerine soruşturma başlatan Ergenekon savcıları, olay mahallinin askeri bölge olması nedeniyle ‘görevsizlik’ kararı vererek dosyayı Güney Deniz Saha Komutanlığı Savcılığı’na yolladı. Kararda şu ifadeler dikkat çekti:

ÖLÜM LİSTELERİ ARAŞTIRILSIN

“Şüpheli suç delili niteliğindeki belgeleri ve bilgisayarını arkadaşları L.G. ve B.Y. vasıtasıyla gizlemiştir. Bu belgelerin Ergenekon’un Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nda hücre yapılanmasına ilişkin bilgiler içerdiği, ayrıca Erbay Çolakoğlu’nun Veli Küçük ile dostluklarını gösteren belgeler olduğu, yine bu evraklar içinde bazı kişilerin öldürülmesi gerektiğini anlatan ölüm listesinin bulunduğu...”

İTİRAFA RAĞMEN TAKİPSİZLİK

Soruşturmayı kısa sürede tamamlayan askeri savcılık, albay B.Y.’nin itirafına rağmen ‘takipsizlik’ kararı verdi. Şüpheli Albay B.Y.’nin klasörlere giren itirafı şöyle: “6 Ocak 2009’da Tuğamiral E.Ö.’nün şifahi emri ile tüm birliği kapsayacak şekilde arama faaliyeti icra edildi. Çolakoğlu’nun çekmecesinde ve kullandığı mahallerde çok sayıda yoğun diskin bulunduğunu gördüm. Yoğun disk ve sair evrakı bir çantaya koydum. Tutanakla imza altına aldum . Ertesi gün Çolakoğlu’nun evinin aranacağı söylendi. Arama işlemine emir doğrultusunda nezaret ettim. 8 Ocak’ta resmi arama kararından önceki gün aldığım belgeleri Tuğamiral E.Ö.’nün talimatıyla üsteğmen H.S.’ye teslim ettim. 22 Ocak’ta yine Tuğamiral E.Ö.’nin talimatıyla belgeleri, Çolakoğlu’na teslim ettim.”

İhbar mektubu olayı aydınlatmıştı

Ergenekon operasyonun 9. dalgasında Çolakoğlu’nun evini basan polis ei boş dönmüş, sonradan gelen bir ihbar mektubu olayı aydınlatmıştı. Sözkonusu ihbar mektubunda Çolakoğlu’nun ofisinin Alb. L.G. ve B.Y. tarafından temizlendiği ve toplanan belgelerin Tuğamiral E.Ö. ile Tümamiral H. S.’ye verildiği anlatılmıştı. Hakkında ‘takipsizlik’ kararı verilen Albay B.Y.’nin itiraflarının ihbar mektubunu doğrular nitelikte olduğu görüldü.

aktifhaber.com

Devamını BURADAN okuyun...>>>

ASKERLE TERÖRİST GÖRÜŞTÜ İDDİASI

Sınırda general terörist buluşması

Gizli tanık İlk Adım, Ergenekon tutuklusu tuğgeneral Ersöz’ün PKK yöneticisi Bayık ile görüşüp birbirlerine zarf verdiklerini anlattı

HEZİL ÇAYINDA BAŞBAŞA GÖRÜŞTÜLER
ÜÇÜNCÜ Ergenekon İddianamesi’nin ek klasörlerindeki gizli tanık ifadesine göre Ersöz-Bayık buluşması 1999-2000 arasında Kuzey Irak sınırındaki Hezil Çayı’nın kıyısında gerçekleşti. Bayık görüşmeye 10 adamıyla birlikte geldi.
ZARF ALIŞVERİŞİ ÜÇ DAKİKA SÜRDÜ
ERSÖZ’ÜN yanında eski Bolu Dağ Komando Tugay Komutanı Yavuz Ertürk de vardı. Bayık ile Ersöz, çayın kenarında başbaşa üç dakika görüştü. Birbirlerine karşılıklı birer zarf veren ikili, daha sonra ayrıldı.Ergenekon’un Üçüncü İddianamesi’nin gizli tanıklarından İlk adım, eski Jandarma İstihbarat Dairesi Başkanı Tuğgeneral Levent Ersöz ile PKK’nın liderlerinden Cemil Bayık’ın 1999-2000 arasında Hezıl Çayı kenarında başbaşa görüşerek birbirlerine zarflar verdiklerini söyledi. İlk adım, ikili arasındaki ikinci görüşmenin ise Türkiye, Kuzey Irak ve Suriye üçgeninde telsizle gerçekleştiğini belirtti. İkili arasındaki görüşmeler, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye teslim edilmesinin hemen sonrasına rastlıyor. 1993 yılında Silopi ilçesi Verimli köyünde geçici köy korucusu olarak görev yaptığını belirten İlk adım 1999-2000 yıları arasında Şırnak İl Jarndarma Alay Komutanı Levent Ersöz ile birlikte Tümen Komutanı Yavuz Ertürk Paşa ile görüştüklerini, ardından helikopterle Habur Bölük Komutanlığı’na gittiklerini, orada transit araçla Ersöz’ün ekibinden olan adamları da alarak Kuzey Irak sınır kapısında Eren Karakolu’na vardıklarını belirtti.

Birbirlerine zarf verdiler
Gizli tanık İlk adım, Cemil Bayık ile Ersöz’ün karşılıklı buluşmasını ise şöyle anlattı: “Karakola yaklaşık olarak 3 km. mesafedeki türbeye konuşlandık. Bu esnada Kuzey Irak tarafından 8-10 kişilik bir grubun ortadaki Hezil Çayı’na doğru geldiğini gördük. O esnada Cemil Bayık ve Fatma Kurtalan’ın kocası olarak bildiğim kişi diğer gruptan ayrıldılar ve Hezil Çayı’na Bayık tek başına geldi. Levent Ersöz de Bayık’ın yanına gitti. Burada Cemil Bayık ile Levent Ersöz birbirlerine birer tane zarf verdiler, Ersöz’ün verdiği zarf küçük (A5 ebatlarında) Bayık’ın verdiği zarf ise daha büyüktü (A4 ebatlarında). 3-4 dakika kadar orada görüştükten sonra ayrıldılar. Biz oradan tekrar Silopi İlçe Jandarmaya geldik” dedi.
İstanbul’dan geldikten 15-20 gün sonra Silopi İlçe Jandarma Komutanlığı’nda Levent Ersöz’ün yanında iki şahısla olduğunu gördüğünü, Bölük Komutanı İsmail Cömert ile diğer rütbeli askerlerin de burada bulunduğunu anlatan İlk adım, sözlerini şöyle sürdürdü: “Ben oraya gittiğimde Levent Ersözü’ü gördüm ancak elinde herhangi bir cihaz yoktu. Bir süre sonra İlçe Jandarma’ya Abuzer Oruç geldi ve Ersöz’ün yanına gitti. Oruç geldikten sonra Ersöz’ün elinde telsiz olduğunu fark ettim. Bu telsizi Abuzer Oruç’un verdiğini düşünüyorum. Daha sonra hep birlikte Levent Ersöz’ün yanında bulunan ve ağabey diye hitap ettiği iki sivil şahıs da dahil olmak üzere üçgen olarak adlandırılan Kuzey Irak Türkiye ve Suriye sınırlarının birleştiği noktaya gittik. Biz oraya vardıktan bir iki dakika sonra Cemil Bayık da oraya geldi. Yanında Fatma Kurtalan’ın kocası da vardı. Daha önceden olduğu gibi Levent Ersöz ve Cemil Bayık Irmak kenarına geçtiler. Orada ellerindeki telsizlerle görüşme yaptılar. Yaklaşık 10 dakika kadar görüştüler daha sonra her ikiside ellerindeki telsizlerin pillerini ve kablolarını çıkarıp çaya attılar. Cemil Bayık Kuzey Irak sınır tarafındaydı. Bu görüşme yapıldıktan sonra Cemil Bayık geldiği Toyota marka beyaz renkli pikap ile Kuzey Irak yönüne gitti. Bizde Silopi İlçe Jandarmaya geçtik.”

PKK’nın derin adamı
Cemil Bayık, 1951 Elazığ-Hazar doğumlu. PKK’nın 18 kurucusundan biri. Abdullah Öcalan’dan sonra örgüt içinde yıllarca ikinci adam olarak bilindi. Öcalan’ın 16 şubat 1999’da yakalanarak Türkiye’ye getirilmesinin ardından örgüt içindeki etkisi daha da arttı. Ancak Öcalan, örgüt içinde Murat Karayılan’ı lider olarak işaret edince Cemil Bayık geri plana düştü. Geri planda olmasına rağmen Cemil Bayık, PKK’nın silahlı kanadı olan HPG ile örgütün Avrupa, Rusya, Ortadoğu ve Türkiye’deki kadroları üzerindeki etkisini daha da arttırdı. PKK’nın Koma Civaken Kurdistan (KCK) adlı örgütlenmesi içinde Murat Karayılan’ın yardımcısı konumunda olan Cemil Bayık, örgütü takip edenler tarafından da ‘derin adam’ olarak biliniyor. Örgütün liderlerinden Duran Kalkan ve Mustafa Karasu’yla birlikte şahin kanadından olan Cemil Bayık’ın PKK’nın silah bırakmasına da karşı çıktığı iddia ediliyor. Ergenekon’un kilit ismi Tuncay Güney, 2001’de verdiği ifadesinde Habur Sınır Kapı’sından Veli Küçük tarafından geçirilen 12 bin silahın Kuzey Irak’lı Kürt liderlere verildiğini, bu silahlardan bir kısmının ise Talabani’nin adamları ve Binbaşı Tamer ile birlikte Kale Dizar isimli Komünist Parti binasında PKK’lı Cemil Bayık’a teslim edildiğini söylemişti.
Taraf/BAHAR KILIÇGEDİK - Istanbul - 22.08.2009

Devamını BURADAN okuyun...>>>

22.8.09

PROVAKATÖR ŞEMASI

Provokatör Askerlerin Şeması

Ergenekon sanığı Vural'da ele geçirilen belgede, 1 Mayıs ve Gazi olaylarında aktif rol oynayan askerleri personelin adları şema halinde çizilmiş. işte o şema...

Ergenekon sanığı eski MİT’çi emekli Albay Hüseyin Vural Vural’da ele geçen bir belgede, 1 Mayıs ve Gazi olaylarında aktif rol aldıkları öne sürülen bazı askeri personelin adlarının şema halinde çizildiği görüldü.

39. nolu klasörde yer alan ve sanık emekli Albay Vural’da ele geçen belgede, Sol örgütlerin yer aldığı olaylara katılan subayların adı şema halinde yazılmış.’1 Mayıs, Gazi ve benzeri aşırı Sol örgütlerin aktif yer aldığı olaylara katıldığı tespit edilen Astsubaylar’’ başlığı altında 14 kişinin adı yer aldı.

Şemadaki isimler şöyle:

Kd. Üçvş. K.K. 28 Mkn. Tugayı Ankara, Üsçvş. Z.S. MEBS Başk. Kripto.B1 Diyarbakır. Bşvş. T.V. Malatya, Üsçvş. M.A. Eskişehir. Şemada Eskişehir başlığı altında Üsçvş. M.A.’nın adının altında (DHKP-C bağlantılı) ifadesi yer aldı. Bçvş. M.B., Bçvş. M.Ö., Üçvş. D.U., Bşçv. M.E., Bşçv.S.S., Üçvş. M.G., Üçvş. S.D., Bşçv.M.K.
aktifhaber.com

Devamını BURADAN okuyun...>>>

21.8.09

POSTANELER ETÖ'NÜN ELİNDE

Ergenekon PTTye sızmış

Deniz Kuvvetleri'ndeki yapılanmayla ilgili ihbar mektubu savcıya uluşmadan yok edilmiş. Yazarımızın gündeme getirdiği ETÖ'nün postane kontrolü de doğrulandı.


Deniz Kuvvetleri'ndeki Ergenekon yapılanmasıyla ilgili ihbar mektubunun Ergenekon savcılarına ulaşmadan kaybedildiği ortaya çıktı.

3. iddianamenin delil klasörlerindeki bilgilere göre Ergenekon'la ilgili şok bilgilerin yer aldığı ihbar mektubu, savcıya ulaşmadan yok edildi. İhbarcıyı tespit için postanedeki görüntüler tehditle alındı...

Deniz Kuvvetleri'ndeki Ergenekon yapılanması ve kayıp bombalarla ilgili gönderilen ihbar mektubunun Ergenekon savcılarına ulaşmadan kaybedildiği ortaya çıktı. Mektubun nasıl kaybolduğu ihbarı yapan kişinin Ergenekon savcılarına yazdığı ikinci mektupta bir bir anlatıldı. Ergenekon savcılarına ulaşması üçüncü şahıslarca engellenen ihbar mektubunun gönderildiği postanenin görüntü kayıtlarının da tehditle alınarak incelemeye tabi tutulduğu iddia edildi.El bombaları örtbas edildi

Ergenekon'un 3. iddianamesinin delil klasörlerinde yer alan belgeler Ergenekon soruşturmasını engellemeye yönelik çabaları gözler önüne serdi. Ergenekon'un 10. dalga operasyonunda İzmir'de gözaltına alınan Deniz Piyade Binbaşı Erbay Çolakoğlu'nun birliğinde görevli olduğu tahmin edilen bir asker tarafından nisan ayında Ergenekon savcılarına ihbar mektubu gönderildi.

Ancak bu ihbar mektubu savcıların eline ulaşmadan yok edildi. Ülkenin birçok yerinde çıkan cephaneliklere atıf yapılan kayıp mektupta Güneydeniz Saha Komutanlığı'na bağlı Çıkarma Gemileri Komutanlığı'na ait TCG Ertuğrul gemisinde kayıp el bombalarının nasıl örtbas edildiği anlatıldı.

Lot numaralarıyla oynandı

Ertuğrul gemisinde 5 el bombasının kayıp olduğu ve bu el bombalarının Ergenekon aramalarında ortaya çıkarılan el bombalarının seri numaralarından olduğunun aktarıldığı mektupta, "Bunun farkında olan Deniz Kuvvetleri Komutanlığı kontrol amaçlı 19 Ocak tarihli mesajda el bombası ve el bombası tapalarının varlığı hakkında bilgi istemiştir. Komutanlığın 19 Ocak tarihli mesajı öncesi ve sonrasında, gerek el bombası tapalarının gerekse taarruz tipi el bombalarının lot numaralarında oynamalar olduğu gözükecektir" denildi.

“Yakında beni de içeri alırlar”

İhbar mektubunda, envanterde görünen el bombası sayısına ulaşılabilmek için farklı numaradaki el bombası tapalarının TCG Ertuğrul gemisinin envanterine dahil edilerek kayıtların mevcutlarla örtüştürüldüğü iddia edildi. Yok edilen ilk mektupta Erbay Binbaşı'nın yakın arkadaşı Yüzbaşı Ümit Özbek'e özel bir sohbet esnasında Ergenekon soruşturmasıyla ilgili olarak "Yakında beni de alırlar" şeklinde bir beyanda bulunduğu da yer aldı.

Ümit Sayın’ın gizli belgesi

İhbar mektubunda Binbaşı Çolakoğlu'na ait suç belgelerinin nasıl kaçırıldığı anlatıldı. Çolakoğlu'nu aramaya giden Cumhuriyet savcısı nizamiyede bir süre bekletildi. Bu sırada Çolakoğlu'nun ofisi Albay Levent Gülmen ve Bahadır Albay tarafından temizlendi. Belgeler Tuğa. Ekmen Özdengil ve Tüma. Halit Özkoç'a verildi. Komutanlar bu belgeleri Güney Deniz Saha Komutanı Kora. Erdal Bucak'tan gizledi.

Mektupla Erbay’a ait 173 belgenin listesi de savcılara gönderildi. Çolakoğlu'ndan çıkan, ancak savcıdan gizlenen Ümit Sayın'a ait "GİZLİ" damgalı bir belge de mektubun ekinde yer aldı. Genelkurmay'a yönelik 2004'te hazırlanan belgede Sayın, "Bu örgütlenme TSK'nın gizli bilgisi ve kontrolü altında yapılmalıdır" ifadesine yer verdi.

Görüntüler tehditle alındı

Skandal iddiaların bulunduğu ihbar mektubunun Ergenekon savcılarına ulaşmasının nasıl engellendiği ikinci ihbar mektubuyla aydınlandı. Yeniden ihbar mektubu yazan asker, ilk ihbar mektubunun Güney Deniz Saha Komutanlığı'nda görevli üst düzey bazı subaylarca ele geçirildiğini bildirdi. Karargahta görevli bazı üst rütbeli subayların tüm mesailerini bu işe ayırdığının belirtildiği ihbar mektubunda şunlara yer verildi:

3. şahıslar ele geçirdi

"Gösterilen çabalar ne yazık ki adalete yardımcı olmaya çalışılması ve sorumlular hakkında işlem yapılmasıyla ilgili değildir. Aksine tüm çabalar bu bilgileri kimin sızdırdığı ve konunun nasıl kapatılabileceği ile ilgilidir." Şok bir iddaya da yer verilen mektupta, "Makamınıza gönderilen mektup, tarafıma ve size özel olması gerekirken iletişim özgürlüğü engellenerek tarafların rızası olmadan 3. şahıslar tarafından ele geçirilmiştir. Gönderenin tespit edilmesi maksadıyla, yasadışı ve korkutma yolu ile postaneden kamera kayıtları alınmıştır" denildi.

KONUYLA İLGİLİ YUSUF GEZGİNİN YAZISI

Ergenekoncular Postaneleri Kontrol Ediyor

Ergenekon çetesinin işlediği pek çok karanlık eylem, cinayet, ilgili mercilere gönderilen mektuplarla ve ihbarlarla ortaya çıkarılmıştı. Süren Ergenekon davasının derinleştirmesinde, yeni belge ve bilgilere ulaşılmasında, gönderilen mektuplar-ihbarlar-belgeler önemli bir yere sahipti.



Ancak Ergenekon davasının açılması sonrası, PTT şubelerinde ve posta kutularında tuhaf şeyler olmaya başladı. Şehirlerde, özellikler Kayserinin ötesindeki şehirlerde, faili mechullerin karanlık eylemlerin organize şekilde işlendigi doğu-güneydoğu yerleşkelerinde, memurlarla muhatap olmadan mektup atmaya yarayan posta kutuları tedricen azaltıldı, çevreye posta kutularını görecek şekilde kameralar yerleştirildi. Gelişmiş ülkelerde her sokak başında bulunan posta kutuları Türkiye’de tuhaf bir sekilde kaldırılıyor. Bu uygulamalarda posta idaresini aşan bir iradenin etkili olduğu anlaşılıyor.



Faili meçhullerin, gece yarısı adam kaldırmaların yoğun olduğu bölgelerimizde, insanlar önceleri derdini sinesine gömmekte ve susmakta iken; Ergenekon davası sonrası memurlarla, devletle muhatap olmadan derdini mektupla, ihbarla anlatma yolunu tercih eder hale geldi. Nitekim Ergenekon davası dâhil, pek çok konunun yargıya intikalinde, karanlık pek çok olayın ortaya çıkmasında vatandaşın gönderdiği bilgiler-ihbarlar etkili olmustur. Ancak bu şikâyetlerden ve ihbarlardan rahatsız olan, işledikleri suçların ortaya çıkmasından ve yargılanmaktan korkan paramiliter güçler, ihbar ve bilginin akacağı yerlerde “kurumsal savunma sistemleri” geliştirdiler, tedbirler aldılar. Postanelerde çalışan memurlardan bazılarını kendi hesaplarına devşirdiler. Böylece, özellikle Doğu-güneydoğuda karanlık çetelerin, suç örgütlerinin, faili meçhuller ve işkencelerin kontrolsüz(!) şikâyet edilememesi için bazı memurlar bu tür mektuplara-ihbarlara karşı duyarlı hale getirildi. Devşirilen bu görevliler özellikle askeri birimleri-yargıyı, önemli makamları muhatap alan mektuplarda harekete gectiler, kimlik tespiti yaptılar ve bu ihbarları-mektupları yazanları kendilerini devşiren kolluk güçlerine ihbar ettiler, sorgulattılar. Zaman içinde insanlar ihbar ve sikayetleri yapmaz, yapamaz hale getirildiler. Postaneler dışındaki posta kutuları da kaldırıldığı için, kendini riske atmadan Ergenekon türü örgütlerin şikâyet edebilmesinin yolları kapatılmış oldu. Yaklaşık 3 yıldır uygulanan bu engelleme, yıldırma yöntemi özellikle Doğu-güneydoğuda epeyce başarılı olmuş ve ihbar bilgi akışı engellenmiştir.



Okuyucudan gelen bilgilerde problemin posta idaresi dâhil pek çok yere bildirildiği halde tedbir alınmadığı, bu nedenle özellikle faili meçhuller, cinayetler, karanlık işler konusunda vatandaşın bilgi verme yolunun tıkandığı belirtilmektedir. Bu durum her şeyden önce anayasal bir suçtur. Zira haberleşme ve iletişim özgürlüğü anayasal bir haktır ve devletin görevi bu özgürlüğün kullanılmasını temin temektir. Bu hakkı kullandığından dolayı, postanelerden devşirilmiş memurların şikâyeti üzerine alınıp sorgulandığını, ırgalandığını ifade eden kimseler vardır.



Önce doğu-güneydoğu da başlayan kontrol ve tarassut, bu gün batıda da yaygındır. Batıda ve büyük şehirlerde de pek çok posta kutusu kaldırılmış, atılan mektuplar “kime ve nereye gönderiliyor?” diye mercek altına alınmaya, kişiler attıkları mektuplardan dolayı kolluk güçleriyle muhatap edilmeye başlanmıştır.



Anlaşılan Ergenekoncular ihbar yoluyla ve mektuplar üzerinden kendileri aleyhine gelişebilecek olayları kontrol ediyorlar.

TBMM, Hükümet bu hak ve özgürlük ihlallarinden haberdar mı?

Haberdarsa haberleşme özgürlüğünü engelleyen bu uygulamalara mudahale edecekmi? Bir araştırma veya soruşturma yaptıracak mı?



“Ergenekon ve derin örgütleri şikâyet edenler açık kimlikleriyle bunu yapsınlar, niye gizlenerek, bilinmemeye çalışarak bunu yapıyorlar?” diyenler olabilir. Türkiye’de Ergenekon gibi derin örgütleri kendi adıyla şikâyet edebilecek kaç delikanlı çıkar? Diyelim çıktı o kimselerin akibeti sonra ne olur? Onları Ergenekon ve derin örgütlerin şerrinden kim koruyabilir?

Ergenekonda gizli tanıklık yapanlar, suçüstü edilip suçunu itiraf edenler bile zaman icinde çark etmeye başladılar. Profesyonel katillerin, suça bulaşmış insanların ifadelerini geri aldığı, yan çizdiği bir durumda sıradan vatandaş böyle bir örgütü nasıl karşısına alabilecek?



Diyelim ki gelen ihbar ve mektupların önemli bir kısmı eften püften, aslı olmayan şeyler. Bunun yolu mektup ve ihbar kanalını tıkamak değildir. Eğer konuları ciddiyetten uzaksa zaten ilgili merciler dikkate almazlar. Ama mektup ve ihbarların gönderilmesini engelleme çabasında hiç bir iyi niyet görünmüyor. Posta kutularının kaldırılması, postanelere mektup atanların gözlenip tespit edilerek inzibatlara teslimi bir şeyleri örtme çabasını gösteriyor. Mektup atanları gözleyecek “gardiyanlar” dikme; mektup atma, ihbarda bulunma yollarını tıkama hiçbir hukuk devletinde ve demokraside olmaz, olamaz.



Bu tür bir durum demokratik bir ülkede olduğunda, başta PTT Genel Müdürü olmak üzere, ulaştırma bakanına kadar sıralı sorumlular görevden alınır. Zira bu durum, temel bir hakkın, özgürlüğün engellenmesidir.

Birileri kirli ve karanlık işleri-ilişkileri ortaya çıkmasın diye, halka açık kamu kurumlarını tarassut altında tutuyor ve anayasal bir hak olan haberleşme özgürlüğünü engelliyor. Demokrat hükümet ise bunu seyrediyor…

07 Ağustos 2009 Cuma Yusuf GEZGİN

Devamını BURADAN okuyun...>>>

OKKAN'I PAŞA ÖLDÜRTTÜ

Gaffar Okkanı pşa öldürttü iddiası

Gizli tanıktan şok itiraf! Gaffar Okkan'ın suikastı emrini paşa verdi.. İşte o paşa:

Gizli tanıktan şok itiraf! İşte Gaffar Okkan'ın suikastı emrini veren paşa...
3'üncü Ergenekon davasının eklerinde vahim iddialar var.

Ergenekon soruşturması kapsamında hazırlanan 3’üncü iddianamenin ek klasörlerinde, 4 gizli tanığın ifadeleri ayrıntılı bir şekilde yer alıyor.

İfadelerine imza yerine parmak izi basan İlkadım, Anadolu, Gurbet ve Mehmet kod adlı gizli tanıklar, Okkan suikastından Gazi olaylarına kadar Türkiye’yi sarsan birçok olayla ilgili vahim iddialarda bulunuyor

Ek klasörlerdeki gizli tanık ifadeleri arasında en çarpıcı olanı olağanüstü hal döneminde köy koruculuğu yaptığını söyleyen İlkadım’a ait. İlkadım ifadesinde, o dönemde bölgede yakalanan terör örgütü mensuplarına ve yöre halkına korkunç işkenceler yapıldığını öne sürüyor. İşte gizli tanığın dilinden vahim iddialar:

KULAK KESTİLER: 1993-1994 yıllarında Cudi’de düzenlenen bir operasyon sonrasında yakalanan 7 PKK’lının sorgusu sırasında, Uzman Çavuş Cengiz Sonay teröristlerden birinin kulağını kesti. Örgütün yönetici kademesinden olan bu teröristler daha sonra kum ocağına götürülerek kurşuna dizildi.6 KÖYLÜYÜ TABURA GÖMDÜLER: 1994-1995 yılları arasında Görümlü’de düştüğümüz pusuda 2 askerin şehit olması üzerine, Görümlü Bölük Komutanı olan Mehmet Zekeriya Öztürk, köy halkından 6 kişiyi gözaltına aldı. Sonra da köylüleri öldürtüp, taburun içerisindeki boş alana gömdürdü.

YEŞİL’LE TUNCAY GÜNEY BİR ARADA: Silopi’de görev yaptığım sırada Tuncay Güney, İlçe Jandarma Komutanlığı’na geldi. Daha sonra Güney’e Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım da katıldı. Yeşil buradan sınırı geçti ve Kuzey Irak’a gidip peşmerge komutanıyla buluştu.

SUİKAST TALİMATI ERSÖZ’DEN: 2001 yılında Diyarbakır’a gittim. O zaman Levent Ersöz İl Jandarma Alay Komutanı’ydı. Levent Ersöz bazı uzman çavuş ve astsubayları makamına çağırdı ve ’Diyarbakır’da çok önemli bir göreve gidiyorsunuz’ dedi...

4 araçtan birini ben kullandım. Şehirde 3’ü asker 7 kişi lav silahı ve tüfeklerle bizden ayrıldı. 20 dakika sonra silah sesleri duydum. Geriye gelenlerle buradan ayrıldık. O gün Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan’ı öldürdüklerini sonradan öğrendim. Korkumdan konuşamadım. Levent Ersöz o zaman çok kudretli bir adamdı... “

Okkan ve 5 polis suikasta kurban gitti

DİYARBAKIR Emniyet Müdürü Ali Gaffar Okkan, 24 Ocak 2001 günü Emniyet Müdürlüğü binasından ayrıldıktan hemen sonra Şehitlik Semti Sezai Karakoç Bulvarı’nda makam aracının içinde uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti. Saldırıda Okkan’ın yanı sıra Sağlık Bakanı Osman Durmuş’un yeğeni Atilla Durmuş, Mehmet Sepetçi, Mehmet Kamalı, Sabri Kün ve Selahattin Baysoy adındaki beş polis memuru da yaşamını yitirdi.

HİZBULLAHÇILAR MAHKUM OLDU: Suikastın ardından, 26 Hizbullah militanın olayı gerçekleştirdiği iddia edildi. Bu isimlerden bazıları yakalanabildi. Yapılan yargılamada, Hizbullah liderlerinden Mehmet Beşir Varol, 18 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırıldı. Aynı davada yargılanan, örgütün Diyarbakır sorumlusu Mehmet Çiçek’in de ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılması kararlaştırıldı.

aktifhaber.com

Devamını BURADAN okuyun...>>>

28 ŞUBAT BÇG H.ÖZKÖK KALDIRMIŞ

28 Şubattaki BÇG yi Ben Kaldırdım

Eski Genelkurmay Başkanı Özkök tanık sıfatıyla çok önemli bilgiler verdi..

Ergenekon soruşturması kapsamında hazırlanan 3. iddianamenin ek klasörleri açıklandı. 185 dosya ve binlerce belgeden oluşan ek klasörlerde eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök'ün tanık sıfatıyla verdiği ifadenin tamamı da yer aldı.

Özkök 182. klasörün 197. sayfasındaki ifadesinde 28 Şubat döneminde irtica ile mücadele için kurulduğu ileri sürülen Batı Çalışma Grubu(BÇG)'nu kaldırttığını söyledi. Böylece varlığı inkar edilen BÇG, bir Genelkurmay başkanı tarafından da tanınmış oldu.3. Ergenekon iddianamesinin giriş bölümünde yer alan ifadelerinde Hilmi Özkök, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı emekli Oramiral Özden Örnek ve Cumhuriyet Gazetesi yazarı Ergenekon sanığı Mustafa Balbay'a ait günlüklerde geçen birçok toplantı ve olayı doğruluyordu.

Şener Eruygur başkanlığında Jandarma Genel Komutanlığı bünyesinde kurulan 'Cumhuriyet Çalışma Grubu' hakkında bilgisi olmadığını söyleyen Özkök, BÇG'nin varlığını ise doğruladı.

"Genelkurmay Başkanlığı bünyesinde irticai faaliyetlerle mücadele eden bir birim var mıdır? Var ise bu birimin görev ve sorumlulukları nelerdir?" şeklindeki soruya Özkök, "Bilindiği gibi Batı Çalışma Grubu gibi bazı uygulamaların yapıldığı iddiaları vardı. Emekli Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu paşa zamanında, ki ben 2. başkan idim, uygulamaların bazılarına gerek kalmadığı gerekçesi ile terk edildiği ve benim zamanımda da aynı düşünce ile bu tür uygulamaların sonlandırılması gerektiğini düşündüm ve uygulamadan kaldırttım." cevabını verdi.

DARBE GÜNLÜKLERİNİ DOĞRULUYOR

İddianamede, Hilmi Özkök'ün tanık sıfatıyla verdiği ifadesinde belirttiği bazı konuların, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı emekli Oramiral Özden Örnek'e atfedilen günlük ile gazeteci Mustafa Balbay'dan ele geçirilen günlükte yer alan bazı hususları doğrular nitelikte olduğu kaydedildi.

Cumhuriyet başsavcılığınca ifadesinin alınması sırasında Özkök'e, "3 Mart 2004 tarihinde Ankara'da ATO tesislerinde düzenlenen 'Hilafetin İlgası' isimli panel hakkında bilgisi olup olmadığı da soruldu. Hilmi Özkök de 'toplantının yapıldığı tarihte İsveç'te resmi bir ziyarette olduğunu, döndüğünde böyle bir toplantının yapıldığını ve bu toplantıda AB aleyhine bazı konuşmaların olduğunu öğrendiğini anlattı.

Savcılar, eski Genelkurmay Başkanına Özkök'e, "Genelkurmay başkanlığı yaptığınız dönem içerisinde görev yapan kuvvet komutanlarından hükümete yönelik muhtıra verilmesi yönünde telkin ya da teklifte bulunan oldu mu?" sorusunu yöneltiyor.

Ek klasörlerde yer alan ifadelerinde Özkök, "Şûra toplantıları öncesinde âdet gereği orgenerallerin Ankara'ya geldiklerini ve orada çeşitli toplantılar yapıldığını, iktidara gelen parti ile ilgili olarak geçmişteki bazı söylemleri sebebiyle çekincesi olanların açık açık fikirlerini beyan ettiklerini' anlatıyor. Kimsenin, kendi yanında muhtıra verme şeklinde bir teklifte bulunamayacağını söylüyor.

ERSÖZ'Ü, DİNLEMELERLE İLGİLİ UYARDIM

O günlerde, özellikle kamuoyunda Jandarma İstihbarat'ın yasal olmayan dinlemeler yaptığına ilişkin değerlendirmelerin olması ve bu yönde gelen duyumlar üzerine eski Jandarma Genel Komutanı emekli Orgeneral Mehmet Şener Eruygur'a istihbarat daire başkanı ile teknik daire başkanını yanına göndermesini söylediğini anlatıyor.

İstihbarat Daire Başkanı Tuğgeneral Levent Ersöz ile Teknik Daire Başkanı Albay Hasan Atilla Uğur'a makamında jandarma teşkilatının teknik takip ve dinlemeler konusunda ciddi imkan ve kabiliyetlere sahip olduklarını, bu işlemlerin yasal çerçevede yapılması gerektiğini söyleyerek, bu konuda uyarıda bulunduğunu kaydettiği vurgulanıyor.

SORUŞTURMA BAŞLATACAK DELİL BULAMADIM

Hilmi Özkök, genelkurmay başkanlığı yaptığı dönemde kuvvet komutanlarının bir araya geldikleri ve toplantı yaptıkları yönünde kendisine bilgiler geldiğini anlatıyor.

Ancak doğrudan soruşturma yapılmasını gerektirecek mahiyette bilgilerin elinde bulunmaması nedeniyle bu konuda herhangi bir yasal işlem başlatmadığını söylüyor. Hilmi Özkök ayrıca, '2004 yılı bahar aylarında gelen ve 'Ayışığı' ve 'Yakamoz' olarak isimlendirilen planlarda Yaşar Büyükanıt'la ilgili değerlendirmeleri gördüğünü' anlatıyor.

Ayışığı'nı Eruygur'a sordum

Ergenekon savcılarına 'tanık' sıfatıyla 8 saat ifade veren eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök'e 'Sarıkız', 'Ayışığı', 'Yakamoz' ve 'Eldiven' isimli darbe planları hakkında bilgisinin olup olmadığı da soruluyor. Özkök, sadece 'Ayışığı' ve 'Yakamoz' kod isimli darbe planlarından 2004 yılı bahar ayları içerisinde haberinin olduğunu anlatıyor.

Özkök'ün bu bilgilerin kendisine bir slayt sunumu şeklinde geldiğini, geldiği zamanın da söylentilerin azaldığı zamanlar olduğunu ifade ediyor. Hilmi Özkök, darbe planlarından haberdar olduktan sonra iddiaları dönemin Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur'a sorduğunu anlatıyor.

Özkök, "Özellikle 'Ayışığı' ve 'Yakamoz' olarak isimlendirilen darbe planları yapıldığı yönünde gelen duyum üzerine Şener Eruygur'a genelkurmay makamında olduğu bir sırada böyle bir plan ve çalışma olup olmadığını sordum. Eruygur, böyle bir çalışma olmadığını söyledi.

Buna rağmen özellikle sık sık gazetecilerin, rektörlerin Jandarma Genel Komutanlığı'na çağrılarak görüşülmesinin yanlış anlaşılmalara neden olacağını söyledim. Kendisini uyardım." diyor. Emekli Genelkurmay Başkanı, 'Eldiven' kod isimli darbe planını ve 'Cumhuriyet Çalışma Grubu'nu duymadığını ifade ediyor.

aktifhaber.com

Devamını BURADAN okuyun...>>>

19.8.09

ATA EVLERİ VE SUİKATÇİ TEĞMENLER

Seks Partilerinin Hatırlattığı Evler

Deniz Kuvvetleri'ndeki suikast hazırlığı 'özel' evlerde verilen uyuşturucu ve seks partilerini de ortaya çıkardı. Peki bu evler size birşeyi hatırlattı mı?

Temmuz ayının son haftasında kamuoyu yedi teğmenin tutuklanması haberiyle sarsıldı. Teğmenlerin tutuklanmasına yol açan suçlama yenir-yutulur cinsten değildi.

Yedi teğmen Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Metin Ataç ve Donanma Komutanı Oramiral Uğur Yiğit'e suikast düzenlemekle suçlanıyordu... Genç subayların kaldığı evler başka bir olayı akla getirdi. Geçtiğimiz aylarda Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nin Kadıköy Şubesi'nde yakalanan belgede de benzer bilgiler vardı. "Ata Evleri" ve "Cumhuriyet Evleri" yapılanmasından söz ediliyor, Deniz Yıldızı Operasyonu'nun bugüne kadar başarı ile uygulandığı vurgulanıyordu. Yedi teğmenin evlerinde ele geçirilenler ve Ergenekon sanıkları ile bağlantıları, şimdi soruşturmanın bu yönde derinleştirilmesine neden oluyor... Denizciler "Bismillah, Vira" sözleriyle seyire çıkar. Gemi komutanının ağzından bu sözler döküldüğünde gemi demir alır, kampana çalar ve motorlara tam gaz verilir. Rıhtımda kalanlar ise gidenleri "Denizlerin sakin olsun" cümlesiyle yolcu eder. Okul komutanları için bu cümlenin ayrı bir anlamı vardır. Onlar da Deniz Harp Okulu mezuniyet töreninde, yeni yemin etmiş çiçeği burnunda teğmenleri aynı cümleye bir kelime ekleyerek uğurlar; "Denizleriniz sakin olsun teğmenlerim".

Ancak bu iyi niyet temennisi her zaman yerini bulmuyor. Temmuz ayının son haftasında kamuoyu yedi teğmenin tutuklanması haberiyle sarsıldı. Teğmenlerin tutuklanmasına yol açan suçlama yenir-yutulur cinsten değildi. Yedi teğmen Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Metin Ataç ve Donanma Komutanı Oramiral Uğur Yiğit'e suikast düzenleme suçlamasıyla cezaevine kondu. Yedi teğmeni İstanbul Emniyet Müdürlüğü, Narkotik Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü'ne gelen bir e-mail yaktı. Bu e-mail'e göre Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'nda görev yapan bazı subaylar uyuşturucu ticareti yapıyor ve kaldıkları bekâr evlerinde bu maddeleri kullanıyordu. Ancak bu olay sadece Denizcilerle sınırlı değildi. îşin ucu askeri liselere kadar uzanıyordu. Gelen e-mail'de özellikle Kuleli Askeri Lisesi'nin adı zikrediliyordu.

Hem genç subayların kaldığı evler, hem de Kuleli Askeri Lisesi bağlantısı başka bir olayı akla getirdi. Geçtiğimiz aylarda Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nin Kadıköy Şubesi'nde yakalanan belgede de benzer bilgiler vardı. "Ata Evleri" ve "Cumhuriyet Evleri" yapılanmasından söz ediliyor, Deniz Yıldızı Operasyonu'nun bugüne kadar başarı ile uygulandığı vurgulanıyordu. Yedi teğmenin evlerinde ele geçirilenler, Ergenekon sanıkları ile bağlantıları, şimdi soruşturmanın bu yönde derinleştirilmesine neden oluyor. İsterseniz yakın geçmişe dönelim, Ata Evleri ve Cumhuriyet Evleri belgesine göz atalım ardından da teğmenlerin iddia olunan Ergenekon Terör Örgütü ile bağlantılarına bakalım...

Hatırlarsınız Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) Genel Başkanı Prof. Dr. Türkan Saylan'ın evi Nisan ayında, sabahın erken saatlerinde basılmıştı. Ömrünün son demlerini yaşayan Saylan'ın evinde belge aranmıştı. Kamuoyu da bu baskın karşısında büyük tepki vermişti. Ancak bu tepkiler arasında bir başka baskın gözlerden kaçtı.

"Mektubu imha edin"

Aynı gün ÇYDD'nin Kadıköy Şubesi'nde de arama yapılmış, bilgisayarların hard-diskleri kopyalanmıştı. Bu hard-disklerden birinde de daha önce silinmiş bir bilgiye rastlandı. Şimdi tuğamiral olan Serdar Okan Kırçiçek, muhatabı belli olmayan bir "Hanımefendi"ye mektup yazmıştı. Bu mektupta Deniz Kuvvetleri Eğitim ve Öğretim Komutanlığı çerçevesinde yerine getirilen birtakım çalışmalardan bahsediliyor, bunların devam ettirilmesi gerektiği hususu vurgulanıyordu.

Tuğa. Serdar Okan Kırçiçek'in "Saygıdeğer Hanımefendim" sözleriyle başlayan mektubunda skandal ifadeler vardı. Buna göre ÇYDD aracılığıyla askeri okullara çok sayıda öğrenci giriyordu. Ancak bu öğrencilerin bazı sağlık problemleri vardı. Yani askeri okullara giriş için gerekli sağlık koşullarını aslında taşımıyorlardı. Kırçiçek bu konuya dikkat edilmesi gerektiğini söylüyordu.

Askeri okullara giren öğrencilerle ilgili Kırçiçek'in bir diğer şikâyeti öğrencilerin sözlü sınava iyi hazırlanmamasıy-dı; "Bu listelere alınacak öğrencilerin, sizlere yardımcı olacak personel aracılığıyla mülakattan geçirilmesi ve eksiklerin mülakat aşamasından önce tesbit edilerek tarafımıza bildirilmesi gerekmektedir."

ÇYDD'nin gönderdiği listelerde ismi geçen öğrencilerle okula girdikten sonra da bağlantı kesilmiyordu; "Liste-mizdeki öğrencilerin dava (Ergenekon davası kastediliyor) başladıktan sonra konferans ve toplantılara katılımlarında aksamalar olduğu tesbit edilmiştir. Öğrencilerin psikolojisinin düzeltilmesi için toplantıların arttırılması ve grupların üç kişiyi geçmemesine dikkat edilmesi gerekmektedir."

Aynı skandal mektupta, "Cumhuriyetin geleceği ve korunması için, Deniz Eğitim ve Öğretim Komutanlığf na bağlı okullarda okuyan öğrencilerin önemi" vurgulanıyor. Bu komutanlıkla, ÇYDD'nin birlikte yürüttüğü "Deniz Yıldızı ProjesF'nin başarısının altı çiziliyordu. Kırçiçek imzalı mektupta, "Saygıdeğer Hanımefendiden, "öğrencilerle tanıştırılan kızların, öğrencilerle olan irtibatının aksatılmaması, bu öğrencilerin morallerinin düzeltilmesi için tanıdık gazeteci, bürokrat ve akademisyenlerle görüştürülmesi" tavsiyesi de yer alıyordu. Kızların, teğmenlerin evlerine sık sık giderek, onları kontrol altında tutması isteniyordu. Mektubun son kısmında ise, Tuğamiral Kırçiçek, muhatabından özür dileyerek, bir hatırlatmada bulunuyordu: "Söz konusu dosyaların, her zamanki gibi ne kadar gizli ve özel olduğunu biliyorsunuz, özeninize teşekkür ederim."

Talimat Levent Pektaş'tan

Kırçiçek'ten gelen mektup dikkate alınmış olacak ki ÇYDD'nin Kadıköy Şubesi'nde ele geçirilen "2008 yılı toplantı tutanağı özeti"nde yeralan en son madde Silahlı Kuvvetler mensuplarının kızlarla ilişkisine ayrılmış; "Askeri okullara yakın çevrelerde oluşturulan kız evlerine, en uygun kızlar seçilerek bu evlere aktarılacak. Çalışmanın hassasiyeti sıklıkla vurgulanacak. Kızlara her türlü fedakârlık yapmaları için yönlendirmede bulunulacak. Kuleli'deki rehberlik derslerinden yararlanılacak."

Askeri öğrencilerin ve genç subayların kendileriyle "ilgilenen" kızlarla buluşmak için gittikleri evlere ise "Ata Evleri" ya da "Cumhuriyet Evleri" adı verilmiş. Benzeri bir yapılanma ile Hava Kuvvetleri Komutanlığı bünyesinde de karşılaşılmış, Milli İstihbarat Teşkilâ-tı'nın uyarısı ile "Karargâh Evleri" yapılanması ortaya çıkarılmıştı. Bu çalışmanın askeri sorumlusu olduğu iddia edilen havacı Kurmay Albay Cengiz Köylü tutuklanmış ve Ergenekon Terör Örgütü'ne yönelik davada yargılanmaya başlamıştı. Karargâh Evleri'ndeki yapılanmanın sivil ayağını ise îşçi Partisi içinde başını parti genel başkanı Doğu Perin-çek'in çektiği bir grubun oluşturduğu iddia ediliyordu.

Serdar Okan Kırçiçek'in ismi de Ergenekon Davası'na bakan savcılar tarafından 9 Temmuz 2008'de Genelkurmay Başkanlığı'na bildirilen isimler arasında yeralıyordu; "Ergenekon yapılanması içinde aktif rol oynamak ve Ergenekon örgütünün hedefleri doğrultusunda bir cuntaya zemin hazırlamak için icra edilmesi gereken faaliyetleri içeren plan ve raporları bizzat hazırlamak"...

Yedi teğmenin tutuklanmasına neden olan operasyonu yapan yetkililere göre ilk defa Ata Evleri ile ilgili somut bilgilere ulaşılmış; "Bu subayların yapılanma ile bağlantıları 2003 yılına kadar uzanıyor. 2003'te Kadıköy'de gittikleri evle ilgili bazı bilgiler bize ulaşmış. Ancak ya dikkate alınmamış ya da çok masum görülmüş, gençliklerine verilmiş. O yüzden işlem yapılmamış. Eldeki veriler ışığında bakıldığında kesinlikle bir örgütlenme ile karşı karşıyayız ve soruşturma bu yönde derinleştiriliyor."

Yedi teğmenin iddia olunan Ergenekon Terör Örgütü ile bir başka bağlantısı ise kaldıkları evlerin basılması ile ortaya çıktı. Teğmenlerin evlerinde 500 gram TNT ile bir plan bulundu. Bu plana göre Deniz Kuvvetleri Komutanı Ora. Metin Ataç ile Donanma Komutanı Ora. Uğur Yiğit'e suikast düzenlenecekti. Bununla ilgili talimat SAT Komando Binbaşı Levent Pektaş'tan alınacaktı. Pektaş ile irtibatı ise Kurmay Albay Tayfun Duman sağlayacaktı. Levent Pektaş, istanbul Poyrazköy'de ortaya çıkartılan cephanelik ile ilgili olarak tutuklanmıştı. Duman'ın ise sekiz kurmay albayla birlikte Ergenekon Davası'na bakan savcılar tarafından ifadesi alındı.

21 Temmuz'da S. Efe Noyan, Alperen Erdoğan, Faruk Akın isimli teğmenlerin gözaltına alınması ve tutuklanması ile başlayan operasyon 23 Temmuz'da Yakup Aksoy, Burak Düzalan, 28 Temmuz'da Tarık Ayabakan, 29 Temmuz'da ise Ülkü Öztürk'ün tutuklanmasıyla son buldu. Haklarındaki hiçbir iddiayı kabul etmeyen zanlılar şimdi yargılanmak için gün sayıyorlar...

Kaynak: Yeni Aktüel

Devamını BURADAN okuyun...>>>

18.8.09

BİR FATİH ALTAYLI OPERASYONU

Haberturk neden H.Özkök'e saldırıyor

Org. Özkök'e yönelik Habertürk Grubu'nun operasyonunun deşifresi.

Habertürk Gazetesi, tüm gücüyle emekli Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök’ü hedefine oturtmuş durumda. Hem de “saçmalıyor” “kimler genelkurmay başkanı olmuş” “Öcalan’ı aratmayan” gibi nitelemelerle.



Özkök’e yüklenen metinler gazetede hem haber olarak yer alıyor hem de Yayın Yönetmeni Fatih Altaylı ve Ankara Temsilcisi Muharrem Sarıkaya’nın köşelerinde.



Terör Örgütü Elebaşısı Abdullah Öcalan’ın açıklamalarını en büyük gören gazete Habertürk oldu. Bu durum büyük tepki de çekti. Çoğu gazete, hatta örgütle işbirliği içinde olmakla suçlanan Hükümete yakın, “yandaş” gazeteler bile açıklamaları iç sayfalarda, küçük ve sıradan verdiler.Habertürk Öcalan’ı çok önemsedi ve açıklamaları manşete çekti. Altaylı köşesinde bugün, “İstanbul’daki Kürt çalıştayına katılanlar okusun diye koyduk” gibi saçma sapan bir açıklama getirse de, kimse bunu yemedi. Habertürk bu konuda açığa düştü.



Gelelim viraj alıp Org. Özkök’e savaş açma boyutuna. Altaylı köşesinden ve gazetesinden Org. Özkök’e, Kürt sorunuyla ilgili yaptığı açıklamalar nedeniyle yükleniyor gözükse de olay farklı.



Altaylı, Org. Özkök’ün “Türkiye” ismini tartışmaya açtığını iddia ediyor ve buradan yükleniyor. Oysa Özkök’ün Milliyet’ten Fikret Bila’ya yaptığı açıklamalara bakan orta düzey okur yazar kişi, Türkiye ismini tartışmaya açmadığını anlardı. Altaylı da anladı elbet ama uzun süredir Org. Özkök’ü dövecek bir fırsat aranıyordu.



Bunun sebebi de Ergenekon Savcıları’na yaptığı açıklamalar. Özkök’ün her şeye rağmen savcılara “üç maymunu” oynaması hesaplanıyordu. Ancak öyle olmadı, Özkök bildiklerini “devlet adamlığı sınırları içinde” ve delilsiz suçlayıcılık noktasına kaymadan anlattı. Bu ipi koparan noktaydı.



Madem Org. Özkök konuştu, o halde klasik olarak ve mecburen ikinci aşamaya geçildi. Daha önce pek çok örneğinde en çok da Ergenekon Davasında gördüğümüz aşamaya. “Konuşanı itibarsızlaştırma” aşamasına.



Org. Özkök konuşmuştu ve artık yapacak bir şey yoktu. İlk fırsatta sözleri itirabsızlaştırılmalıydı. İddianamenin didik didik edilip, sözlerinde bu yönde bir açık bulunamadığı aşikar. Beklenen fırsat, çarpıtma yöntemiyle Fikret Bila’ya yaptığı açıklamalarda bulundu.



Saldırı en ağır ve hiçbir paşaya yapılmadık ölçüde suçlayıcıydı:



“Belli ki, artık PKK’dan gelecek öneriler doğrultusunda bir açılım yapmak mümkün değil. Öcalan’ın sözleri bunu ortaya koyuyor. Zaten onu aratmayan eski Genelkurmay Başkanı’mız var”



Tırnak içi cümleler Fatih Altaylı’nın “Kimler Genelkurmay Başkanı Olmuş” başlıklı köşesinden. Kimler bu ülkede yayın yönetmeni oluyor, dedirtecek kadar ölçüsüz ifadeler.

Özkök’ün herkesi eşek yerine koyup kendisini uyanık zannettiği gibi edep sınırının altında nitelemeler de var yazıda.



Karşısında bir çavuş görse, donunun bağının çözüldüğünü 28 Şubat’ta ve 27 Nisan Muhtırası’nda canlı olarak yaşadığımız Fatih Altaylı nasıl oldu da eski bir Genelkurmay Başkanı hakkında sınır tanımaz noktada?



Ne demiş eskiler; Söyleyene değil söyletene bak!



M. Ertuğrul YÜCEL / Aktif Haber


Devamını BURADAN okuyun...>>>

SİNCAN HAKİMİ'Nİ YAKAN DİYALOG

Osman Kaçmaz'ın Kaçamadığı Diyalog

''Dinleniyorum'' diyen Hakim Kaçmaz hakkında başlatılan incelemenin asıl nedenine ulaşıldı
'Dinleniyorum' diyen Hakim Osman Kaçmaz hakkında başlatılan incelemenin asıl nedenine ulaşıldı. Kaçmaz', Ergenekon sanığı Mehmet Haberal'ın yeğenini beraat ettirirken çetenin ayarladığı sabıkalı şahidini dikkate aldığı ortaya çıktı. Davaya müdahale de dinlemeye takıldı.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Recep Tayip Erdoğan'ın yargılanabileceği yönünde karar veren Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Osman Kaçmaz hakkında Adalet Bakanlığı müfettişlerinin, başlattığı soruşturmanın nedenine Yeni Şafak gazetesi ulaştı. Yasadışı dinlendiğini iddia eden Osman Kaçmaz'ı, cinayete karışan Ergenekon sanığı Mehmet Haberal'ın yeğeni Alev Haberal'a beraat kararı verdiği davayı yönlendiren çetenin dinlemeye takılan konuşmaları yaktı.HABERAL'IN AKRABASINA BERAAT

Ankara Emniyet Müdürlüğü Organize Büro Amirliği ekipleri, liderliğini amatör boksör Hamdi O.'nun yaptığı çeteyi 'Silgi' operasyonu ile çökertti, 44 kişiyi gözaltına aldı. Polis, çete elemanlarının Ferdi Arıkan isimli kişinin Etimesgut'ta sokak ortasında öldürülmesi olayına karıştığını da tespit etti. Çete üyelerinden Savaş Yağmurlu'nun tetiği çektiği, Yener Cengiz ve sevgilisi Alev Haberal'ın da azmettirdiği belirlendi. Cinayete azmettirmekten tutuklanan Haberal ve sevgilisi hakkında Hakim Osman Kaçmaz, 9 suçtan sabıkalı Aydın Kırgözler'in tanıklığını dikkate alarak önce tahliye ardından beraat kararı verdi.

SAVCIYA 10 MİLYAR RÜŞVET

Polisin yaptığı teknik takipte çete üyelerinden Zafer Ç'nin mahkeme kararından bir gün sonra Hamdi O'yu arayarak, "He aynı benim dediğim gibi gardaş, 15 yılı patlattı. O şahit vardı ya, Aydın, gelmesiydi bunlar yanmıştı. O savcıya verilen 10 milyar vardı ya. Caner'i Ankara'ya çağırdı. 10 milyarını aldı. Savcıyla görüştüm ayağı yaptı. Savcıyı tanıyabilir kardeşim" dediği belirlendi. Hamdi O'nun da Zafer Ç'ye, "Hep düşündüğümüz gibi, dediğimiz gibi, bunlar dosyayı açtılar incelediler baktılar şöyle olursa böyle olur. Evet şahit gelmese bunlar daha hala ceza aldılardı la dua etsin o şahit geldi" dediği tespit edildi.

CİNAYETİN TANIĞI YALANCI ÇIKTI

Soruşturmayı derinleştiren polis, Sincan 1. Ağır Ceza Hakimi Osman Kaçmaz'ın Ergenekon sanığı Mehmet Haberal'ın akrabası Alev Haberal hakkında beraat kararı verdiği davada şahitlik yapan Aydın Kırgözler'in de olay yerinde bulunmadığını, yalancı şahitlik yaptığını tespit etti. Kırgözler, olayla ilgili gözaltına alındıktan sonra serbest bırakıldı. Kırgözler'in hırsızlık dahil 9 suçtan sabıkası bulunuyor. Sincan Adliyesi'nde incelemelerde bulunan Adalet Bakanlığı müfettişlerinin ise bu skandalı tespit ettiği öğrenildi. 5 ayda sonuçlanan cinayet davasında çetenin, tetiği çeken Savaş Yağmurlu'nun eşi Filiz Yağmurlu'ya Sincan'da bir ev aldıkları, yine Yağmurlu'nun sevgilisi Aslı Pevlivanlıoğlu'na da yaklaşık 3 bin TL para verdikleri de polis tarafından tespit edildi.


Dosyayı Osman'a veriyor

Sincan 1. Ağır Ceza Hakimi Osman Kaçmaz'ın Ergenekon sanığı Mehmet Haberal'ın yeğeni Alev Haberal hakkında beraat kararı vermesinden bir gün sonra, 28 Aralık 2007'de, çete üyeleri Zafer Ç ile Hamdi O. arasında geçen görüşme şöyle:

ZAFER: 15 sene yedi abi. Şahidi getirdim. Ula akşam saat sekiz buçukta savcıyla yemeği yiyon, sabah nasıl dosyayı Osman'a veriyo da inceliyo bunu. Sana söyledim. Savcı çıkarttı ayağı yapıyo, daha ben adama 300 milyon verdim, evine bıraktım, onu daha niye verdin diyo.

HAMDİ: Hiç ya onlar dua etsinler yatıp kalkıp da sana.

ZAFER: Abi gene ya gene şeyapacaklar... Savcı abileri kurtardı bunları işte... Bak o şahidin ifadesi karı kız olayından çıkarttı esrar olayına soktu biliyor musun.

HAMDİ: La her zaman diyom bunları da bunlar inanıyorlar bana ne biliyim ya bunlar kafa çalışmıyor başka şeye.

ZAFER: Tabi ya bunun yapacağı bir iş vardı. Araba vardı sekiz liralık bir araba vardı. O arabayı alacaktı. Bunlar neye aldandı biliyon mu? Avukatın 10 milyarı biz savcıyı verip hallediyoz deyince, anam dedi bu bunu çıkarttı bu savaşı da beş sene yatırır dedi. Arkadaş o savcı çıkarmadı ki bunları. Sunları çıkartan Cahit aslında. O bebeye verilecekti o para

HAMDİ: Şahit olmasa töbe çıkamazdı.

ZAFER: Tabi. Savcı ne dedi savcı olay mahallinde olduğundan silaha dedi alev verdiğinden dolayı dedi bak ya olay esrar olayına karı kız olayından çıkıyor esrar olayına giriyor.

aktifhaber.com

Devamını BURADAN okuyun...>>>

ZENGİNLERE ACINIR MI...

Zengine acınır mı, acıyorum işte...

Artık bu hale geldiğimiz için hiç şaşırmadım; oysa insan tanıştırıldıktan sonra muhatap kalacağı ilk sorunun “Sizin bilmeniz lâzım: Ne dersiniz, doların değeri yükselmeyecek mi?” olmasını beklemiyor. Eskiden hiç değilse önce havadan sudan konuşulur, sonra siyasete, ardından da ekonomiye sıra gelirdi.

Yeni tanışımın ABD'de benzin istasyonları varmış; orada kazandıklarını yazın burada yediğinden doların değeri onun için olağanüstü önemliymiş... Çok bilmiş bir tavırla, sorusuna, “Sanmıyorum, '1 dolar = 1,5 TL' denklemi daha uzun bir süre bozulmaz” cevabını verdim...

Nasrettin Hoca'nın çömlekçi ve çiftçi iki damadından biri yağmur yağmasın diye dua ederken diğeri yağmur duasına gidiyormuş ya, o hesap, bizde de birileri kendi cebini ülke ekonomisinden daha önemli sayıyor. Oysa ikisi birbirine sımsıkı bağlıdır ve ülkede işler iyi gitmiyorsa tek tek kişiler de bunun zararını çeker...

Zenginlerimiz olmasa bile halkımız bu gerçeğin farkında bereket...“Kriz çıktı” haberi manşetlerden duyurulduktan sonra neler yaşandığını hep birlikte gördük. Bazı tipler ısrarla bu krizi de kendilerini zenginleştirme amacıyla kullanmaya kalktı. Daha ilk günden duyurduğum için haberdarsınız: Birileri kendi ülkesine yatırım yapmak yerine, parasını hiçbir güvencesi olmayan yabancı fonlarda değerlendirmeye kalktı; o fonlar batınca bizimkilerin parası da buharlaşıverdi...

Forbes dergisinin her yıl açıkladığı dünya zenginleri listesinde yer alan bizden bazılarının durumunun bir yıldan ötekine müthiş gerilemesinin en belirgin sebebi budur.

Parasını krizde batan yabancı fonlarda kaybedenler, yabancı fonların batmasından kaynaklanan global kriz sırasında, “Hükümet IMF ile anlaşmalı; ne veriyorlarsa, hangi faizle ve şartlarla veriyorlarsa bakmadan IMF'den kredi kullanmalı” yaygarasını seslendirdiler...

İstedikleri, elini-kolunu bağlayacak şartlarla aldığı yüksek faizli kredileri, hükümetin, 'krizden zarar gördükleri' için kendilerine aktarmasıydı. 2001 krizi sonrasında 'İstanbul Girişimi' türü yollar denenmişti ya, işte o tür yollarla...

“IMF'den para gelmezse Türkiye batar” diye yazdı kalemlerini 'kriz lobisi' adına kullanan tetikçiler...

“Tuzağa düşmeyelim” diye haykırırken yalnız değildim elbette; yaygaracıların tuzağına düşmeyen pek az ekonomistten biri olan Süleyman Yaşar da, Taraf'ta, 'kriz lobisi' çalışmalarını gün-be-gün izledi... “Dış borçlarımızı ödeyemeyiz, mutlaka IMF'yle anlaşmalıyız” diyen bazılarının, vadesi geldiğinde borçlarını paşa paşa ödediğini de ondan öğrendik.

“Zaten bunlar 'back-to-back' kredilerdi, sağ ceplerindeki parayı sol ceplerine borç vermişlerdi; şimdi sol cepten çıkarıp sağ ceplerine ödüyorlar” diyor Süleyman Yaşar...

İşin ilginç tarafı şu: Müzakereler sonuç verseydi, Türkiye'ye 11 milyar dolarlık kredi açacaktı IMF; oysa IMF kredisi için müzakerelerin devam ettiği süre içerisinde Türkiye'ye 18,5 milyar dolar yerli-yabancı kaynaklı para girdi. Türkiye'ye ve ekonomisine güvenenler, IMF bağının olmayışını dert etmeden, parasını getirip ekonomiye soktu.

'Kriz lobisi', işi, “Biri parayı TIR'a yükleyip İran'dan getirdi” safsatasını haberleştirmeye kadar vardırdı.

Bir bölümü TÜSİAD üyesi 'kriz lobisi' içinde yer alanların; üyesi oldukları derneğin kendi menfaatları yönünde gayret göstermesini teşvik ettiler doğal olarak, TÜSİAD da -eksik olmasın- olağanüstü bir çaba gösterdi. Ancak IMF ile anlaşma da dahil taleplerinin hiçbirini kabul ettiremedi.

TÜSİAD olacaksın ve taleplerini hükümete kabul ettiremeyeceksin... Bu Türkiye tarihinde ilk kez oluyor. 1980 öncesinde gazetelere verdikleri birkaç ilânla Ecevit hükümetini devirmişti TÜSİAD'çılar... 2002 yılında üçlü-hükümet âcilen erken seçime gitme kararı aldıysa, bunda TÜSİAD çevrelerinin dolaylı parmağı vardı.

Şimdi TÜSİAD'ın başında ülkemizin en büyük medya grubunun bir yöneticisi bulunuyor ve TÜSİAD sonuç alamıyor...

İşittiğim doğruysa, Arzuhan Doğan Yalçındağ TÜSİAD başkanlığını zamanından önce bırakacakmış... Bir 'ilk' de bu.

Ülkemizin en zenginlerini çatısı altında toplayan kulübün başında, böylesine kritik bir dönemde, ülkemizin en büyük medya grubundan biri bulunmasaydı acaba TÜSİAD açısından daha mı iyi olurdu? Arzuhan Hanım'ın işbaşından gitmesini getirebilecek süreçte bu soru soruluyormuş: “Medya grubu bu denli büyük olduğu halde sorunlar yaşıyor ve bunları çözemiyorsa, TÜSİAD'ta toplananların yaşadıkları sıkıntıların bir sebebi de bu olmasın?”

ABD'de her tarafından ter akıtarak kazandığı dolarlarıyla Türkiye'de daha rahat yaşamayı düşleyen kişiyle TÜSİAD üyelerinin beklentileri aynı değil elbette... Ben yine de hem yeni tanışığıma, hem de işleri eskisi gibi gitmeyen ülkemizin en zenginlerine acıyorum.

Ne yapayım, acıyorum işte.
Taha Kıvanç/Yeni Şafak

Devamını BURADAN okuyun...>>>

BİR TUHAF SOLCULUK

Tuhaf Solculuk

Tarhan Erdem, Neşe Düzel’le yaptığı o harikulade konuşmada herkesin bildiği bir durumu, çok net ve unutulmaz bir şekilde formüle etmiş.

“Bu ülkede kişisel özgürlüklerden yana olanlar, siyasi özgürlüklerden yana değil.”

Kadın erkek eşitliğini savunan, kadın haklarına saygılı, bireysel yaşamın sınırlanamayacağına inanan bu insanlar, düşünce ve inanç özgürlüğüne karşı çıkıyor.

“İnsanlar özgürce yaşasın ama düşüncelerini ve inançlarını özgürce açıklamasınlar” diyen bir tuhaflık.

Batı kültürüne uygun bir yaşam biçimini savunan ve böyle bir yaşama biçiminin bu ülkede demokrasiyle olamayacağına inanan bir insan türü.

Dans etme ve içki içme özgürlüklerini ancak askerî darbelerle güvence altına alacaklarını düşünüyorlarÜstelik, “yaşam biçimi özgürlüğünü” savunmayı da “solculuk” sanıyorlar.

Anlayabildiğim kadarıyla onların mantık silsilesi şöyle kuruluyor, “laiklik insanların içki içme, dans etme, sevişme özgürlüğünü güvence altına almaktır, bunu savunmak laikliği savunmaktır ve böyle bir laikliği savunmak da solculuktur.”

Bu “solcular”, Kürtlerin ve başını örten dindarların kendileriyle “eşit” olmasını da kabul etmiyorlar.

Onlara göre Kürtler ve dindarlar onlarla eşit olursa ülke ya bölünür ya da şeriat gelir.

Biliyorum inanması çok zor ama bunun “solculuk” olduğuna samimiyetle inanacak kadar cahil insanlar var gerçekten.

Zaten bu düşüncelerinde “samimi” olmalarını sağlayan cahillikleri yüzünden fevkalade cüretkâr açıklamalar yapıp “darbeyi savunduklarını” bile söyleyebiliyorlar.

Darbeyi de Ergenekon’u da savunanlar bu gruptan çıkıyor, Kürt açılımını engellemek isteyenler, başını örtenlerin üniversiteye alınmamasını isteyenler de bunlar.

CHP’nin her türlü demokratik gelişmenin önüne set çekmesini sağlayan “destek” de bu insanlardan geliyor.

Şah’ın İranı’nda, Franco’nun İspanyası’nda, Salazar’ın Portekizi’nde, Kral Zahir Şah’ın Afganistanı’nda, Pinochet’nin Şilisi’nde “bu özgürlükleri” aynen bu şekilde savunan insanlar vardı.

Onlara “solcu” denmiyordu.

Onlara “faşist” deniyordu.

Belli bir kesimin “yaşam özgürlüğünü” güvence altına alabilmek için toplumun diğer kesimlerini silahla baskı altında tutmanın bir tek adı var çünkü, o da faşizm.

Bizimkilerin önemli bir kısmının aslında sadece” cahil” olduklarına inanıp, –ki onların iki yüzlü değil de cahil olduklarına inanmak ciddi bir komplimandır onlar için-, onlara işin gerçeğini anlatmaya çalışmalıyız.

Birincisi, laiklik belli bir “grubun yaşam özgürlüğünü” savunmak değildir.

Laiklik, devletin hiçbir inanca sahip olmaması, hiçbir inanca ve yaşam biçimine müdahale etmemesi, her inancı ve yaşama biçimini güvence altına almasıdır.

Ve, laikliğin en önemli teminatı demokrasidir.

Laik olmayan bir demokrasi yoktur.

Demokrasiyi savunduğunuzda laikliği de savunursunuz.

Ama demokrasi olmayan bir laikliği savunmaya kalktığınızda sadece faşizmi savunmuş olursunuz.

“Eşitliği” inkâr eden bir solculuk yoktur.

Hiçbir zaman olmamıştır.

Hiçbir zaman da olmayacaktır.

Solculuk, eşitliği ve değişimi savunur.

Sol mücadelenin iki ana meselesi budur.

İnsanlar eşit olsunlar ve insanlığın yaşadığı değişimin önü, çıkarların bozulacağından korkanlar tarafından kesilmesin.

Ayrıca, solculuk, 19. ve 20. yüzyılda sanıldığı gibi “işçi sınıfının” mücadelesi de değildir, geçmiş yüzyıllarda “üretim araçlarının sahiplerinin” kendi çıkarları için eşitliği ve değişimi engelleyeceği düşünüldüğü için, “eşitliği ve değişimi”, hiçbir malı olmayan işçi sınıfının sağlayacağına inanılmıştır.

İşçi sınıfı, solculuk için bir “amaç” değildi, eşitlik ve değişim için bir “araçtı”.

İşçi sınıfıyla “solculuğu” özdeşleştirmeye kalkanlar, solculuğu her türlü felsefi temelinden koparıp siyasallaştırırlar ve işçi sınıfının yok oluşuyla birlikte solculuğun da yok olacağını kabul etmek zorunda kalırlar.

Halbuki gerçek bu değildir.

Bugün işçi sınıfı tarih sahnesinden çekiliyor ama eşitlik ve değişim mücadelesi sürüyor.

Onun için bir kesimin “yaşam biçimini” demokrasiyi reddederek savunurken, bugün artık iyice tutuculaşan ve sistemin destekleyicisi haline gelen sendikaları da savunmak, insanı “solcu” yapmaya yetmez, en fazlasından bir “neo-Peronist” yapar.

Bugün faşizmin kucağına savrulurken aslında “solcu” olmak isteyen insanlar varsa, eşitlik ve değişim konusunda bir düşünsünler.

Biraz okusunlar.

Gerçekten samimi olanları “cahilliklerinin” üstesinden gelirlerse, Kürtlerin, dindarların, Alevilerin bu toplumun “egemen kesimiyle” eşit olmasını savunmaları gerektiğini, demokrasiyi savunmadan laikliği savunamayacaklarını, toplumsal değişimin önünü açacak her hamleyi desteklemenin herkesin ortak çıkarına olduğunu anlayacaklardır.

Faşist olmak istiyorlarsa olsunlar, hayatla ve değişimle dövüşür, kaçınılmaz yenilgiye de katlanırlar.

Ama solcu olmak istiyorlarsa, eşitlik ve değişim için verilen mücadelede “ezilenlerin” yanında yer almak zorunda kalacaklar.

Muhafazakârların gerisinde kalarak solcu olamazlar çünkü.
Ahmet Altan / Taraf

Devamını BURADAN okuyun...>>>

17.8.09

YARGI DAĞILIRKEN

Yargı dağılırken

Artık çürüyüp son günlerine gelmiş eski sistemin görevlilerinde, müflis bir kumarbaz hali var.

Masadan kalkmaları gerektiğini bildikleri halde bunu yapamıyorlar ve en değerli şeylerini, kaybedeceklerini bile bile yeşil çuhanın üstüne atıyorlar.

Bütün kumarbazları mahveden o korkunç beklenti, “belki bu eli kazanır, sonra bütün kaybettiklerimi geri alırım” umudu, onların da çöküşünü getiriyor.

Türkiye yavaş yavaş bir değişim noktasına doğru geliyordu.

Avrupa Birliği üyeliği için atılan adımlar ülkeyi değiştiriyordu.

Bazen durarak, bazen ağırca kımıldanarak, bazen hızlanarak o yolda yürüyor, sistemini değiştiriyordu ülke.

Değiştirmek de zorundaydı.

Düşünsenize bir tür “masal çağına” giriyor, binlerce kilometre uzaklıktan birbirimizi görerek konuşuyorduk, bir kumaşa sarınarak görünmez olabiliyorduk.

Bunlar “bilim kurgu” dizilerinde, eski zaman masallarında anlatılan hayallerdi ve şimdi gerçek oluyorlardı.

Böyle bir çağda, geçmiş yüzyılın başlarındaki bir sistemi aynen yürütmeye çalışmanın bir anlamı yoktu.

Değişen dünya, Türkiye’yi de önüne katmış bir başka zamana doğru yol almaya başlamıştı.

Ama eski sistemin “efendileri” bunu anlamamak için çok direndiler.

Ve, asıl büyük ve hızlı değişim 22 Temmuz’da başladı.27 Nisan muhtırasıyla “topluma” meydan okuyan ordu, toplumdan çok ağır bir tokat yedi.

Aslında 22 Temmuz’un kazananından çok kaybedeni önemliydi.

AKP’nin kazanması değil, ordunun kaybetmesi değişimi hızlandırdı.

O büyük kaybın etkisiyle ordu arka arkaya hatalar yaptı.

Ordu, siyaset sahnesindeki ağırlığını önemli ölçüde yitirdi.

Etkisi ve inandırıcılığı azaldı.

Sorunları çözmeyen, baskıcı, yasakçı, halkı küçümseyen yönetim biçimini sürdürebilmek, asker-sivil bürokrasiyi iktidarda tutabilmek için “sistemin” elinde bir tek güç kaldı.

O da yargıydı.

Ve, yargıyı cepheye sürdüler.

Yargı, hukuk adına utanılacak işler yaptı.

367 kararını çıkardı.

Anayasa Mahkemesi, anayasayı çiğnedi.

Ergenekon çetesiyle ilgili soruşturmanın kararlılıkla sürmesi, “sistemin” hukuksuzluğa alışmış vurucu gücünün yakalanması, yargılanmaya başlaması sanırım büyük bir paniğe neden oldu.

Devletin ve yargının, toplumla işbirliği yapan, değişimin ve hukukun gereğini anlayan kesiminin tavizsiz durması, eski sistemin ajanlarını iyice sıkıştırdı.

Kaybeden kumarbaz, en değerli varlığını masanın üstüne koydu.

“Yargının güvenilirliği ve saygıdeğerliği” kayboluyor şimdi.

Daha önce, Şemdinli iddianamesi nedeniyle Van savcısını meslekten atan Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, durumun değişmediğini sanarak aynı oyunu bir daha oynamaya kalktı.

Ergenekon savcılarıyla, Fırat’ın doğusundaki faili meçhulleri soruşturan savcıları görevden almaya niyetlendi.

Ama hükümet, Şemdinli olayından bu yana epey değişmiş, “sisteme verdiği her tavizin aslında kendi felaketini hazırladığını” anlamıştı.

Hükümet direndi.

Kurul, deşifre oldu.

Kurulun, Ergenekon konusunda en çok direnen üyesinin, Sabancı cinayetinin katilinin konuşmasını engelleyen adam olduğu ortaya çıktı.

Aynı üyenin “Ergenekon sanıklarıyla” çekilmiş resimleri yayınlandı.

“Aile dostu” olan Ergenekon sanıklarıyla görüşmeyi sürdüren yargıç, “o sanık” hakkında iddianame yazan savcıyı görevden almaya çalışıyordu.

Tam anlamıyla bir suçüstü oldu.

Hükümet direnince, “Ergenekon sanıklarıyla aile dostu olan” yargıçlar ve destekçileri birşey yapamadılar ama Adalet Bakanlığı’nı suçlayan bir bildiri yayınladılar.

Daha da sert bir bildiriyle cevaplandırıldılar ve Adalet Bakanlığı, dünyanın “en saygıdeğer” mesleklerinden birinin sahibi olan yargıçlara, “yasaları çiğnediniz, hakkınızı aşmaya kalktınız ve yalan söylediniz” dedi.

Sanırım yeryüzünde ilk kez “yargıçlar” böyle açıkça “yalancılıkla” suçlandılar.

Bu arada, Cumhurbaşkanı’nı “mahkemeye” çağırmak isteyen bir yargıç hakkında soruşturma yürütmek için Adalet Bakanlığı iki müfettiş gönderdi.

Yargıç “müfettişlere güvenmediğini” söyledi.

Adalet Bakanlığı yargıça, yargıç da Adalet Bakanlığı’na güvenmiyordu.

Sonra başka bir yargıçlar ve savcılar kuruluşu bir açıklamayla Adalet Bakanlığı’nı suçladı.

Böylece yargı karpuz gibi ortadan ikiye çatladı.

Yargının bir yanında Ergenekon soruşturmasını durdurmak isteyenler var, bir yanında ise o çeteyi yargılamak isteyenler.

O çeteyi koruyacağız derken “saygıdeğerliklerini” kaybettiler.

Ellerinde kalan tek şey de oydu zaten.
Ahmet Altan - 01.08.2009

Devamını BURADAN okuyun...>>>



Snap Shots

Get Free Shots from Snap.com
 
^

Powered by BloggerAK Medya Haber Yorum Analiz by UsuárioCompulsivo
original Washed Denim by Darren Delaye
Creative Commons License