30.11.08

GÖZLERİNİ KAPATMAK

Gözlerini kapatmak

Bazen bu ülkede yaşayan insanların gerçekleri görmekten korktuklarını düşünüyorum.
Gerçeğe yaklaştıklarında sanki içlerinde çalan gizli bir alarmla gözlerini kapatıp geri çekiliyorlar.
Büyük bir ihtimalle görecekleri gerçek karşısında ne yapacaklarını bilemediklerinden görmemeyi tercih ediyorlar.
Çünkü bu ülkenin gerçekleri korkunç.
Bunları görerek, bilerek yaşamak ve hiçbir çözüm aramamak, insan vicdanının taşıyamayacağı ağır bir yük herkese.
Ama vicdanları susturan bu körlük sonunda bir vicdansızlığa dönüşüyor.
Her cinayette gözlerinizi kapıyor ve yeni bir cinayetin sessiz ortağı oluyorsunuz.
1993’de Bingöl’de 33 silahsız asker şehit edildi.
Beşi ağır yaralandı.
Ümit Fırat Neşe Düzel’le yaptığı söyleşide, o askerlerin öldürüldüğü gün Bakanlar Kurulu’nun Kürt çözümünü sağlamak üzere toplanmaya hazırlandığını söyledi.
Söyledikleri aynen şöyleydi:
“25 Mayıs 1993 günü Demirel, bakanlar kurulu toplantısına ilk kez cumhurbaşkanı olarak katılacaktı ve o günkü bakanlar kurulu gündeminde af vardı.
PKK’yı dağdan indirebilecek bir barış ortamı doğabilecekti. Öcalan’la pazarlıklar yapılıyordu. Ama olmadı. Çünkü aynı gün Bingöl’de 33 er kurşuna dizildi. Çünkü PKK’lı bir time bir takım istihbaratlar verildi. Dezenformasyon yapıldı.
Gittiler, o askerleri öldürdüler ve o günden sonra bir daha Türkiye’de öyle bir af projesi bakanlar kurulunun gündemine gelmedi. Affın olmasını istemeyen Ergenekon tarzı ilişkilerdi. Derin devletti. Ayrıca İran da, Saddam da, Esat da istemiyordu...
Derin devlet 33 erin öldürülmesini PKK’ye sahte enformasyon vererek yaptırdı. Ve af gündemden kalktı. Aradan 17 yıl geçti Türkiye hâlâ o noktaya gelemedi. Kürt sorununda çözüme en çok yaklaşılan nokta oydu. 1993 mayıs aylarıydı...”
Bu konuşmanın yayınlanmasından sonra Abdullah Öcalan, İmralı’dan yaptığı açıklamada Fırat’ın sözlerini doğruladı.
“O askerleri bize öldürttüler,” dedi.
Üstelik o günlerde PKK tek taraflı ateşkes ilan etmişti.
Derin devlet, PKK’ya bilgi sızdırarak, “silahsız o 33 askerin aslında özel bir birlik olduğunu ve çok kritik bir göreve gittiklerini” söylemişti.
Ve, o askerler hiçbir “koruma” verilmeden yola çıkarıldı.
Önlerinde zırhlı bir araç olması gerekiyordu kurallara göre.
Zırhlı araç yoktu.
Onları götüren otobüste silahlı askerlerin olması gerekiyordu.
Otobüste silahlı asker yoktu.
Askerî bir helikopterin o otobüsü izlemesi gerekiyordu.
Helikopter yoktu.
Şimdi cesaretiniz yetiyorsa gözlerinizi açın ve gerçeği görün.
O çocuklar o otobüse bindirilirken, birileri onların ölüme gittiğini biliyordu.
Onlar ölüme gönderildiler.
O otobüse zırhlı araç vermeyen, silahlı asker bindirmeyen, helikopter göndermeyen her kimse, o çocukları ölüme gönderen de oydu.
“Ölüme gönderilen” o çocuklara koruma vermeyen sorumlunun ismi devlet kayıtlarında var.
Kim olduğu kayıtlara bakar bakmaz görülür.
O sorumluya ne oldu?
O sorumluya kim “koruma göndermeyin” emrini verdi?
Devletin içinden birilerinin bu devletin askerlerini bile bile ölüme göndermesi çok mu doğal?
Bu toplum bunu normal mi karşılayacak?
Sırf savaş devam etsin diye öldürtülen başka askerler de var mı?
Bu ülkenin gerçekleri korkunç
Bu gerçekleri görmemek için direndiğiniz süre bu vahşet bu ülkede sürer.
Çocuklarımız öldürtülür.
Dağlıca baskınındaki tuhaflıkları, Aktütün baskınındaki gariplikleri boşuna sorgulamadık biz?
Otuz üç askerin öldürülmesinin ardındaki gerçek aransaydı belki de Dağlıca baskını olmazdı, Dağlıca baskını soruşturulsaydı Aktütün’de erler şehit düşmezdi.
Siz gerçeklerden kaçtıkça, o gerçekler bu ülkenin çocuklarını yakalayıp öldürüyor.
Yetenekli arkadaşlarımızdan Kurtuluş Tayiz, otuz üç askerin öldüğü otobüsten sağ kurtulan Erdal Özdemir’i bulup konuştu.
Özdemir artık tekerlekli bir sandalyede yaşıyor.
Hayata tutunmuş, tekerlekli iskemleye mahkûm edilmesine rağmen “sağlam” bir insan o, “tüp bebek” yöntemiyle baba olmuş.
Şimdi oturduğu tekerlekli iskemleden bütün sorumlulara soruyor:
“Hiçbir güvenlik önlemi almayacaklardı da neden bizi zorla aynı araca bindirdiler? Biz hepimiz kendi başımıza gitseydik daha güvenli olurduk.”
Özdemir, dönemin Jandarma Asayiş Komutanı Orgeneral Necati Özgen’e de sormuş bu soruları.
Ama cevap alamamış.
Cevap alamamış ama bir televizyon programında bu soruları sorduktan sonra “tehdit” telefonları almış.
Cevap yok, tehdit var.
Çünkü burada, devletin içinden birileri sırf savaş bitmesin diye kendi askerlerini bile öldürtüyor ve bu araştırılmasın istiyor.
Dehşet verici, değil mi?
Bunu görmekten korkuyorsunuz, değil mi?
Görmemeniz ne işe yarıyor, daha ne kadar kör kalabilir, daha ne kadar öldürülen çocukların çığlıklarını duymazdan gelebilirsiniz?
Çocuklar öldürülüyorlar.
AHMET ALTAN TARAF 30 KASIM 2008 PAZAR

Devamını BURADAN okuyun...>>>

34.ASKER TARAF'A KONUŞTU

34. Asker Saldırı Anını Anlattı

Bingöl'deki 33 erin şehit edildiği saldırıda ağır yaralanan Erdal Özdemir, ölüme nasıl gönderildiklerini ve saldırı anını anlattı...

33 erin ölüme gönderildiği Bingöl saldırısında ağır yaralanan Erdal Özdemir onbeş yıl sonra bilmek istiyor: Biz neyin kurbanı olduk. Özdemir henüz 20’sindeyken kendisini tekerlekli sandalyeye bağlayan saldırıyı anlattı: Malatya İl Jandarma Alayı’nda, yerden ve havadan eskort kuralı çiğnenerek korumasız araçlara bindirildik, silahsızdık. Denizli’nin Karakova köyünde günlerini tüp bebek yöntemiyle hayata gelen oğlu Vatan’la geçiren Özdemir Ergenekon’dan şüpheleniyor: Tutuklu komutanlara bakıp yaşadıklarımız çeteyle bağlantılı mıydı diyorum. Hayatını değiştiren Bingöl saldırısında “kurban edildiklerine” inanan Özdemir bu kuşkusunu dile getirip sorular sorunca tehdit telefonları almış: Konuşan gazinin başına dert açarlar...

Erdal Özdemir, 1993’te 33 silahsız erin şehit edildiği Bingöl’deki kanlı saldırıdan ağır yaralı olarak kurtulan beş erden biri. Vücuduna aldığı yedi kurşun yarasıyla altı ay yoğun bakımda kaldı, yaşamla ölüm arasında gidip geldi. Hayatta kalmayı başarabildi ancak, ömrünün geri kalanını tekerlekli sandelyede sürdürmeye mahkum oldu.

Özdemir, Denizli’nin 1000 nüfuslü Karakova köyünde, annesi, eşi ve oğlu Vatan’la birlikte yaşıyor. Vatan üç yaşında. Özdemir, Vatan’ın annesiyle 1999’da evlenmiş. Üç yıl önce de tüp bebek yöntemiyle Vatan’ı dünyaya getirmişler. Özdemir, günün büyük bölümünü akülü sandalyesiyle, dışarıda, köyün içinde dolaşarak geçiriyor. Vatan da, babasının yanından bir an olsun ayrılmıyor. Özdemir’in evinin önünde pamuk tarlaları uzanıyor. Tam karşıda ise Pamukkale görünüyor. Özdemir, bir gününün nasıl geçtiğini şöyle anlatıyor. “Sabah erken kalkarım. Köyde bir kaç bakkal var. Tek tek bu dükkanları ziyaret ederim. Her dükkanın önünde bir kaç saat kalırım. Çünkü en iyi sohbet yeri bakkal önüdür. Oğlum da yanımdan ayrılmaz.

Özdemir, haber izlemiyor. Doğu ve Güneydoğu’daki çatışma haberlerini özellikle takip etmiyor. Gazi arkadaşlarının da aynı şekilde haber izlemediğini anlatıyor. Nedenini ise, “Psikolojik olarak rahatsızlık veriyor” diyerek açıklıyor.Az rüya çok gerçek

15 yıl önceki katliamın izlerini bedeninde taşıyan Özdemir, o günün kanlı sahnelerini rüyalarında tekrar tekrar gördüğünü belirtiyor: “İlk yıllarda sık sık kabus görürdüm. Aslında kabus dediğim zaten kurşuna dizildiğimiz, yani yaşadığımız olayın kendisi. Rüyada bindiğim otobüsün şoförüne ‘geri dön’ diye bağırıyorum. Sonra bizi kaçırdıklarını görüyorum. Ama ben, bizi nasıl öldüreceklerini önceden bilmenin dehşetiyle titriyorum, çıldıracak gibi oluyorum. Uyanıyorum işte, olup biten bir rüya diyorum, ama önceden yaşadığım bir rüya.”

Erdal Özdemir, askerliğe gitmeden önce şoförlük yapıyordu. Arabalara duyduğu sevgiyi, “Şoförlük uçmak gibi” diye tanımlıyor ve sözünü şöyle sürdürüyor: “Askere gitmeden önce servise çıkardım. ‘Benim işim budur’ diyordum, mutluydum. Askerlik dönüşünde dolmuş alacak ve bu işi yapacaktım. Ama gel gör ki işte bu akülü sandalyeye şoförlük yapıyorum şimdi.”

Daha yirmisindeydim

Özdemir, bir daha hafızalardan silinmeyecek olan yakın tarihimizin en kanlı katliamını, 15 yıl önceki günü şöyle anlatttı: “Hatay Serinyol’da acemi birliğin ardından dağıtım izni için köyüme gelmiştim. Usta birliğim Bingöl’e çıkmıştı. Ben 20 yaşındayım, aslan gibi askerliğimi yapıp dönerim diye köyden ayrıldım. Malatya’da er toplanma merkezi vardı.

24 mayıs günü Malatya’ya indim. Sabahtı. Garajda inzabatlar benim gibi oraya gelen erleri alıp Malatya İl Jandarma Alayı’na götürdü. Sivildik, üzerimizde asker kimliği, boynumuzda künyelerimiz vardı. Hemen yola çıkacağımız söylendi, geceyi orada geçirmek isteyenler olunca, ‘sabaha kadar dayak yersiniz, herkes şimdi gidecek’ talimatı verildi. Sevk kağıtlarımız imzalandı. Yol parası için her askerden beşer bin lira toplandı. Yaklaşık elli askerdik. İki midübüs kiralanmıştı. Bunlara Alay’ın kapısından bindik. Koruma olarak hiçbir eskortun olmadığını kısa sürede anladık. Yani ne araba dışında güvenlik vardı ne araba içinde silahlı bir asker; hiçbir güvenlik önlemi alınmamıştı.”

Yol kesilmişti

Özdemir bindikleri otobüsün akşam 18.00’da Bingöl’e yakın bir mevkide yolu kesen PKK’lılar tarafından durdurulduğunu şöyle anlattı: “Hiç anlam veremedim, birden yolun kesildiğini ve etrafta silahlı insanlar gördük. Anladık ki, teröristler yol kesmiş ve tehlikedeydik. Herkeste askeri kimlik vardı, bizi aşağı indirip onarlı gruplar halinde topladılar. Yüzlerce sivil vatandaş vardı. Bizleri bir köye inen patikada yürüttüler.

Biraz yürüdükten sonra çalılıklar vardı, orda durduk. Helikopter sesi gelince bizleri çalılıkların içine soktular. Daha sonra tekrar yürüttüler. Bir köyün içinden geçirdiler, orda teröristlerin sayısı da çoğalıyordu. Üzerimizde ne kadar değerli eşya, para varsa aldılar. Tahminime göre gece üçe geliyordu. Bizi düz bir patika yolun üzerine topladılar.

Bizi öldüreceklerini anladık. Biz kol kola girmeye başladık. Bazılarımız dua ediyor, şahadet getiriyordu. Tarama başlayınca kendimi yere atmıştım. Askerlerin altında kalmıştım. Tarama ne kadar sürdü bilmiyorum. Önce gittiklerini duydum, sonra iki kişi gelip yeniden bizi taradı. Ben yedi kurşun aldım bu taramada. Her yanım kan ve asker arkadaşlarımın parçalanmış bedenleriyle doluydu. Sabaha kadar yarı ayık ve yarı baygın geçti. Daha sonra kurtarıldım.”

15 yıldır cevap bekliyorum

Erdal Özdemir, birliklerine kendi başlarına gitmelerine izin verilseydi, böyle bir olayın başlarına gelmeyeceğini söyledi: “Yol parasını bizden aldılar, sivil araçla gönderdiler, yolda yerden eskort, havadan helikopterle güvenlik önlemi alınmamıştı. Oysa zırhlı araçlarla güvenlik eskortu bize eşlik etmesi gerekiyordu. Kurallar böyleydi. Ama yerine getirilmemişti. O halde ne diye bizi kendi başımıza bırakmadılar? Biz birliklerimize daha güvenli teslim olurduk kesinlikle.” Özdemir, dönemin Jandarma Asayiş Komutanı Necati Özgen’e bu soruları yönelttiğini, ancak, ne Özgen’in ne de başka biri bu soruları yanıtlayamadığını söyledi.

Bizi çoktan unuttular

Erdal Özdemir gazilerin çoktan unutulduğunu söylüyor ve ekliyor: “Yılda bir bayramdan bayrama bir tebrik kartı gelir ya da gelmez. Bilim hergün ilerliyor, yeni tıbbi teknikler gelişiyor. Gaziler bu tıbbi gelişmelere göre yeniden rehabilitasyon merkezinde kontrol altına alınabilir, tedavi edilebilir. Ama olmuyor. Hastaneden çıktık, işimiz bitti gibi yaklaşılıyor. Mesela TSK’nın bakım ve rehabilitasyon merkezi var. Ben ailemle gidip orada kalamıyorum. Üç öğün yemek parası kalan kişi ödemek zorunda. Yanında eşi kalamıyor, erkek refakatçi olmak zorunda. Benim eşim bana bakıyor, erkeklerin işi gücü var, ama bunlardan dolayı hizmet alamıyoruz.”
“En son geçen eylül Ankara’ya gittim. Hastanede yer yok, otelde kal dediler. Nasıl kalırım otelde. Ben itiraz edince de ‘Gelirken bize mi sordun’ diye azarladılar. Yani bir yük olarak görülüyoruz her yerde.”

Türlü türlü zorluk

Erdal Özdemir, yaşadıkları pekçok sıkıntıyı artık anlatmak, dile getirmek istemediğini, bundan utandığına da dikkat çekiyor. Ancak, başına gelen akıldışı zorluklara değinmeden de edemiyor: “Üç ayda bir gazi maaşım var. 2 bin YTL alıyorum. Devlet tekerlekli sandalyenin sadece az bir kısmını ödüyor. Yani iyi bir tekerlekli sandalye 5 bin dolardan az değil. Devlet beş yılda bir bin 700 YTL’sini ödüyor tekerlekli sandalyenin. Bana tekerlekli sandalye bu köy yolunda iki yıl ancak dayanıyor. Devlet yapacağı ödemeyi günlerce süren bürokrasinin ardından yapıyor. Yani her yönüyle bir sürü külfet giriyor işin içine.”

Ergenekon şüphesi

Erdal Özdemir, saldırıda yanıtsız kalan soruların aklına Ergenekon’u getirdiğini belirtiyor: “Bazı komutanlar tutuklanmış, adları pekçok karışık işlere bulaşmış. Ben de düşünüyorum acaba yaşadığımız olayla da birgün bunların bağlantısı çıkar mı çıkmaz mı? Biz neyin kurbanı olduk diye aklıma takılır bu sorular.”

Sorular başına dert açtı

Özdemir, katıldığı bir TV programında bu soruları yönelttiği için tehdit telefonları almaya başladığını anlatıyor: “Bana tehdit telefonları geldi. Terörist olduklarını söylüyorlardı. Ben savcılığa verdim. Bişey çıkmadı. Gaziler konuşmaz, konuşamıyor, konuştuğunda başına dertler açıyor. Mesela bazı gaziler konuştukları için hastaneye alınmamıştı.”

Kaynak: Kurtuluş Tayiz/Taraf

Devamını BURADAN okuyun...>>>

27.11.08

DARBE TEŞEBBÜSLERİ 9 MARTIN KOPYASI

'Darbe teşebbüsü' 9 Mart'ın kopyası

Geçmişte '16 Haziran'ın dışında 'Partizan Yolu' isimli sol örgütün de liderliğini yapan Kuray, Ergenekon örgütü için çarpıcı açıklamalar yaptı.

'16 Haziran Örgütü'nü kurarak 'öldürme, yaralama ve bombalama gibi çok sayıda eylemin talimatını verdiği' gerekçesiyle müebbet hapis cezasına çarptırılan Sarp Kuray, Ergenekon'un darbe planlarının 9 Mart'ın kopyası olduğu görüşünde.

Geçmişte '16 Haziran'ın dışında 'Partizan Yolu' isimli sol örgütün de liderliğini yapan Kuray, Ergenekon türü illegal yapılanmanın Türkiye'de 1946'dan beri var olduğunu savunuyor. Kuray'a göre, bu yapılar hem ordu içinde hem de dışında faaliyet gösteriyor. Ergenekon terör örgütünün de darbeye ortam hazırlamak için suç örgütleri kurarak eylem yaptırdığına işaret ediyor. "1971 yılında bizi suç örgütü haline getirdiler. Bomba, dinamit, soygun yaptırdılar, sonra dönüp bizi yargıladılar." diyor. Kuray, "Ulusalcılar ordu ile iktidar kapma hevesindeler. Onun için bu ulusalcılara 'bırakın bu işleri, bunlar eskimiş metotlardır' diyoruz. Bir daha orduyla beraber iktidara gelmenin yolu yoktur." şeklinde nasihatte bulunduklarını anlatıyor.

Sarp Kuray, 9 Mart 1971 yılında yapılması planlanan ancak başarısız olan darbe planı ile 2004'te ortaya çıkarılan 'Ayışığı' ve 'Sarıkız' darbe planlarının birbirinin kopyası olduğunu savunuyor. Kuray, 2004 yılında paşaların darbe yapmak için Genelkurmay'da toplantı düzenlemesinin anayasal düzeni ihlal suçu olduğunu dile getiriyor. Dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek'te ele geçirilen darbe planlarıyla Genelkurmay'da toplantı yapıldığının ortaya çıktığını hatırlatan solcu lider, şunları söylüyor: "Paşalar toplantı yapmış 'darbe yapacağız' diye. Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök'e gelip 'biz ihtilal yapacağız' diyorlar. O da, 'bana bırakın' cevabını veriyor. Bu tablo 1971'de de böyle. O dönem de Faruk Gürler Paşa'ya gidip 'darbe yapacağız' dediler. O da 'bana kalsın' cevabını verdi. Demokratik düzene inanıyorsan, o dakikada zaten suç işleniyor. Bunu nasıl göz göre göre aklarsın? Türkiye, gerçekten darbe planlarını araştırıyorsa ilk önce tepeden başlaması gerekiyor."

Paşalar hesabı görünce fenalaşıyor

Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan paşaların sorgu sırasında fenalaşmalarını eleştiren Sarp Kuray, geçmişte gençlere yapılan işkencelerin unutulmamasını istiyor. Sanıkların sorguların işkencesiz yapılmasına rağmen 'kaçacak delik aradığını' ifade eden Kuray şunları kaydediyor: "O paşalara, bize yaptıklarını hatırlatmak isterim. Diyarbakır'da insanlara kendi çişini içirdiklerini, kendi b...nu yedirdiklerini unutmasınlar."

Doğu Perinçek'in Kuvayı Milliye ve ulusalcılık söylemlerinin Dr. Hikmet Kıvılcımlı'ya (1 Ocak 1925'te İstanbul Beşiktaş Akaretler semtinde toplanan illegal Türkiye Komünist Partisi delegesi) ait olduğunu söyleyen Kuray, ulusalcıların ordu ile ittifaka girerek iktidarı kapma hevesinde olduğunu belirtiyor.

Yargıtay'ın kendisi hakkında verdiği kararları siyasî bulan Sarp Kuray, Türkiye'deki solcuların vefasızlığından yakınıyor. Tek başına anayasayı ihlal suçundan 146. maddeye göre yargılandığını hatırlatan Kuray, "146. maddenin fıkralarında anayasayı ihlal etmek için aynı zamanda yeterli güce de sahip olmanız gerektiği maddesi de yer alıyor. Ben nasıl tek başıma anayasayı ihlal ve tehdit edebilirim?" diyor. Kuray, solun 69 gruba ayrıldığını ve birbirlerinin açığını arayarak menfaat peşine düştüklerini sözlerine ekliyor.9 Mart darbe girişimi

Doğan Avcıoğlu'nun başını çektiği ve kendilerine 'Milli Demokratik Devrim'ci adını veren ve Yön Dergisi etrafında toplanmış bir grup, ordunun tepesindeki generalleri ayartıp darbe planlamışlardı. Grup içerisinde bazı üst düzey askerler de yer alıyordu. Plan başarılı olsaydı zamanın Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler'in başkanlığında (Bazı Arap ülkelerindeki Baas benzeri bir rejim) askerî bir yönetim kurulacaktı. Darbe plan, Milli İstihbarat Teşkilatı tarafından Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç ve 1. Ordu Komutanı Faik Türün'e haber verilmesiyle akamete uğratıldı. 12 Mart Muhtırası'nı veren Memduh Tağmaç, orgeneral rütbesindekiler hariç 9 Mart 1971 Milli Devrim'e adı karışan başta Tümgeneral Celil Gürkan olmak üzere tüm subayları re'sen emekliye sevk etti. 1. Ordu Komutanı Faik Türün de bu darbeye adı karışan tüm Devrim yazarlarını Ziverbey Köşkü'nde MİT vasıtasıyla sorguya çekti. Sorgularda Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler ve kod adı olarak 'Yavuz Bey'i kullanan Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur'un da darbe teşebbüsüne önce destek verdikleri, sonra istihbarat bilgileri Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç'a ulaşınca desteklerini geri çektikleri ortaya çıktı.

Devamını BURADAN okuyun...>>>

HİNDİSTANDA BÜYÜK SALDIRI

Hindistan kan gölü : 101 ölü

Hindistan'ın Mumbai kentinde silahlı kişilerce düzenlenen saldırılarda 9 yerin hedef alındığı bildirildi. Ölenlerin sayısı 101... Yaralı sayısının da 287...

Olay yerindeki üst düzey polis yetkililerinden Ramesh Tayde Reuters'a yaptığı açıklamada, ölenlerin en az 6'sının yabancı olduğunu belirtti. Ölenlerin birinin Japon, diğerinin Avustralyalı olduğu bildirildi. Ölenler arasında 12 de polis var. Bu 12 polis arasında, eyalet anti-terör polis gücü şefi Hemant Karkare de bulunuyor.

Press Trust of India adlı haber ajansının hastane kaynaklarına dayanarak verdiği haberde, Japon vatandaşının 41, Avustralya vatandaşının ise 49 yaşında olduğu belirtildi. Ajans, yaralıların Avustralya, ABD, İspanya, Norveç, Kanada ve Singapur vatandaşı olduğunu duyurdu.

Mumbai'nin başkenti olduğu Maharashtra eyaletinin Kıdemli Bakanı Vilaşrao Deshmukh düzenlediği basın toplantısında ''durumun hala kontrolleri dışında olduğunu, her iki otelde bulunan teröristleri dışarıya çıkarmaya yönelik gayretlerin sürdüğünü'' belirtti. Otelleri saran polis güçlerinin ilerleme çabasına teröristlerin el bombaları atarak yanıt verdiği bildiriliyor. Hindistan İç Güvenlik Bakanı Shivraj Patil de, iki oteldeki toplam terörist sayısını söylemenin güç olduğunu kaydetti.

Öte yandan, Japonya Dışişleri Bakanlığı en az 1 vatandaşlarının öldüğünü, 1 vatandaşlarının da yaralandığını açıkladı. Güney Kore makamları da saldırılar sırasında 26 Güney Kore vatandaşının kurtulmayı başardığını bildirdi.

POLİS, MUMBAİ'DEKİ TRIDENT OBEROI OTELİNDEKİ TERÖRİSTLERE KARŞI OPERASYON BAŞLATTI

Hindistan polisinin, Mumbai kentindeki Triden Oberoi otelinde ellerinde çok sayıda rehine bulunan teröristlere karşı operasyon başlattığı bildirildi. Yerel televizyon istasyonlarından verilen haberde polis ve komandoların, teröristlere karşı operasyona başladığı belirtildi.

Öten yandan, Hindistan'ın Maharashtra eyaleti üst düzey yetkilisi R.R Patil, konuya ilişkin yaptığı açıklamada, pek çok kişinin kendilerini odalarına kilitlemiş olmaları nedeniyle otelde tam olarak kaç kişinin bulunduğunu söylemenin zor olduğunu belirtti. Otelde 10 ile 20 arasında terörist bulunduğunun düşünüldüğünü kaydeden Patil, ''teröristlerle hiçbir görüşme yapılmıyor" diye konuştu.SALDIRILARI "DECCAN MÜCAHİDİN" ADLI DUYULMAMIŞ ÖRGÜT ÜSTLENDİ

Hindistan'ın Mumbai şehrinde meydana gelen seri saldırıları "Deccan Mücahidin" adlı duyulmamış bir örgüt üstlendi. Televizyon kanallarının verdiği bilgiye göre ismi ilk defa duyulan örgüt, 2 yerel kanala mesaj göndererek saldırıları üstlendiğini açıkladı.

Hindistan Hükümeti adına konuşan İçişleri Bakanı Shivraj Patil ise polisin olay yeri incelemesi yapmasından ve ayrıntıların incelenmesinden önce açıklama yapmak istemediğini ve konuşmanın erken olduğunu dile getirdi. Saldırıları lanetleyen Hint hükümeti, Bombay'da çatışmaların olduğu yerlere komando birliklerini gönderdi.

Oberoi, Taj ve Trident hotellerine operasyon düzenleyen komandolar, teröristlerle çatıştı. Tak ve Trident otellerinde yangın çıktı. Teröristlerin elinde hala rehineler bulunurken 100 kişi Taj Hotel'den çıkarıldı. Polis, 2 teröristin ölü 9 teröristin ise canlı olarak ele geçirildiğini bildirdi.

Hindistan'ın Mumbai kentindeki saldırıları düzenleyenlerden biri, olayın sorumluluğunu üstlenen Deccan Mücahidin adlı aşırı dinci örgütün üyesi olduklarını söyledi ve hapisteki Müslümanların serbest bırakılmasını istedi.

Güvenlik güçleri tarafından etrafı sarılan Oberoi otelinden İndia TV adlı televizyon kanalına açıklama yapan kişi, kendini bu örgütün üyesi olarak tanıtarak, Hindistan'da hapsedilen tüm Müslümanların serbest bırakılmasını istedi. Saldırgan açıklamasında, "Hindistan'daki Müslümanlara zulüm edilmemelidir. Biz bu ülkeyi seviyoruz, ancak annelerimiz ve kız kardeşlerimiz öldürüldüğü zaman bizi kim koruyacak?" şeklinde konuştu.

REHİN TUTULANLAR ARASINDA BİR TÜRK ÇİFT DE BULUNUYOR

Hindistan'ın Mumbai şehrinde meydana gelen saldırılarda rehin alınanlar arasında, iki Türk'ün de bulunduğu öğrenildi.

Edinilen bilgiye göre, turistik amaçla Hindistan'da bulunan Seyfi ve Meltem Müezzinoğlu çifti, kaldıkları otele düzenen saldırı sırasında rehin alınanlar arasında bulunuyor.

AVRUPA BİRLİĞİ VE DÜNYA LİDERLERİ SALDIRILARI KINADI

Avrupa Birliği, Hindistan'ın Mumbai kentinde düzenlenen ve onlarca kişinin ölümüne neden olan saldırıları kınadı. Avrupa Birliği dönem başkanı Fransa adına yapılan açıklamada, dönem başkanlığının, saldırıları ve çok sayıda kişinin rehin alınmasını kınadığı ifade edildi. Bir AB kaynağı da, saldırılar olduğu sırada Mumbai'de bir Avrupa Parlamentosu milletvekili grubu olduğunu bildirdi.

Dünya liderleri, Hindistan'ın Mumbai kentinde düzenlenen ve şu ana kadar 101 kişinin öldüğü, 287 kişinin de yaralandığı bildirilen terör saldırılarını kınadı.

Beyaz Saray'dan konuya ilişkin yapılan açıklamada, ABD Başkanı George W. Bush'un Hindistan halkına ve Mumbai'deki saldırıda hayatlarını kaybeden ve yaralanan masum insanların ailelerine başsağlığı ve geçmiş olsun dileklerini ilettiği ifade edildi.

ABD başkanı seçilen Barack Obama'nın ulusal güvenlik sözcüsü Brooke Anderson da yayınladığı mesajda, "Seçilmiş başkan Obama'nın, Mumbai'deki saldırıları şiddetle kınadığı" belirtildi. Mesajda, "masum insanlara yönelik bu koordineli saldırılar terörizm tehdidinin büyüklüğünü ve aciliyetini gözler önüne sermiştir. ABD olarak, Hindistan ve tüm dünyadaki devletlerle birlikte terörist şebekeleri çökertmek ve yok etmek için ortaklığımızı güçlendirmemiz zorunludur. Hindistan halkıyla beraberiz" ifadeleri yer aldı.

Pakistan hükümetinden yapılan açıklamada da, Başbakan Yusuf Rıza Gilani'nin Mumbai'deki olayı şiddetle kınadığı, ''son derece değerli insanların hayatlarını kaybetmiş olmasından duyduğu derin üzüntüyü dile getirdiği ifade edildi.

İngiltere Başbakanı Gordon Brown da yayınladığı mesajda, "Mumbai kentindeki bu menfur saldırılar sert bir karşılık görecektir. Hindistan Başbakanı (Manmohan) Singh'e İngiltere'nin teröristlere karşılık verirken tamamen yanında olduğunu ve her türlü yardımı sağlamaya hazır olduğumuzu belirten bir mesaj gönderdim. Bölgedeki İngiliz vatandaşlarına mümkün olan her türlü korumayı sağlamak amacıyla derhal harekete geçildi" dedi.

İngiltere'den bir kınama mesajı da İngiltere Dışişleri Bakanı David Miliband'dan geldi. Miliband, İngiliz Dışişleri Bakanlığı internet sitesinden yayınladığı mesajda, şunları kaydetti: "Mumbai'de bugün düzenlenen ve çok sayıda masum kurbanın hayatına malolan saldırı bize, saldırgan aşırılık yanlılarından gelen tehditle karşı karşıya bulunduğumuzu bir kez daha hatırlatmıştır. Bu saldırıları kesinlikle kınıyorum. Düşüncelerimiz saldırıda ölen ve yaralanan ailelerle beraberdir. İngiltere ve Hindistan, teröristlerin eylemlerini karşı koymak konusundaki çabalarını birleştirmeyi sürdürecektir."

Venezuela'da bulunan Rusya Devlet Başkanı Dimitri Medvedev de yaptığı açıklamada "yaşanan can kaybından kaygı duyuyoruz. Bu terörist eylemleri, tüm uluslararası düzen için zararlı ve insanlığın önündeki aşılması zor bir sorun olarak görüyoruz" ifadelerini kullandı.

Japonya Başbakanı Taro Aso da Mumbai'deki saldırıları kınayan devlet adamları arasında yer aldı. Taro, konuya ilişkin yaptığı açıklamada "bu çeşit terörizm affedilemez. Bundan derin rahatsızlık duyuyorum ve şiddetle kınıyorum. Japonya, terörizme karşı savaşan Hindistan halkıyla beraberdir ve Hindistan hükümetiyle işbirliği yapacağız" diye konuştu.

Avustralya Başbakanı Kevin Rudd da yaptığı açıklamada saldırıyı şiddetle kınadı. Rudd, "bu saldırıyı hangi grup düzenlemiş olursa olsun bu kişiler korkaktırlar ve katildirler. Hindistan'da istikrar, barış ve demokrasiye yönelik bu korkakça saldırı bize uluslararası terörizmin yenilmekten çok uzak olduğunu ve her an tetikte olmamız gerektiğini hatırlatıyor. Şu an Hindistan'a gereken her yardımı sağlamak için hazır bekliyoruz" dedi.
OLAYLAR

Mumbai kentinde dokuz farklı yerde silahlı saldırılar düzenlendi. Saldırganlar, turistlerin kaldığı beş yıldızlı Tac Mahal ve Oberoy otellerinin yanı sıra, ünlü Leopold restoranının bulunduğu binaları bastı. Görgü tanıkları, saldırganların, İngiliz ve Amerikan pasaportlu turistleri istediklerini söyledi. İki otelde çok sayıda yabancı rehin alındı.

Hindistan'ın Mumbai eyaletinde, Yahudi bir yardım kuruluşunun merkezine de saldırı düzenlendiği bildirildi. Hindistan medyasında yer alan haberlere göre, aşırı Yahudi Chabad Lubavitch grubunun Mumbai merkezinden silah sesleri geldi.

Merkezi New York'ta olan grubun internet sitesinde yer alan açıklamada ise, İsrail Konsolosluğunun yardım merkezinde yaşayan hahamla daha önce telefon görüşmesi yaptığı, "ancak görüşme yapılırken hattın aniden kesildiği ve ondan sonra bir daha temas kurulamadığı" belirtildi.

AJANSLAR


26.Kasım.2008

Devamını BURADAN okuyun...>>>

KILIÇDAROĞLU, KATİLLERLE ZAMPARALIKTA

POLİS KATİLLERİYLE ZAMPARALIKTA

CHP'li Kılıçdaroğlu'nun polis katili iki teröristle geneleve gittiğinin belgesi...

CHP’li Kılıçdaroğlu’nun ve Kılıç’ın Deniz Feneri e.V. davasını takip için gittiği Almanya’da 2 PKK’lı ile aynı araçta yakalandığına ilişkin iddia belgelendi. Frankfurt trafik ekiplerinin tutanağında Kılıçdaroğlu ve Kılıç’ın adı bulunuyor.

CHP Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu'nun Almanya'da PKK'lılarla aynı araçta yakalandığı iddiası belgelendi. Bir dönem Alman istihbaratında görev yapan gurbetçi Talip Doğan Karlıbel, katıldığı bir televizyon programında skandalın belgesini ortaya çıkardı. Karlıbel'in iddiasına göre Deniz Feneri e.V. davasını takip etmek üzere partisince görevlendirilen Kılıçdaroğlu ve CHP MKYK üyesi Ali Kılıç, Eylül başında Almanya'ya gitti.

Kılıçdaroğlu ve Kılıç, 2 PKK'lının içinde bulunduğu HH DP 934 plakalı bir araçla genelev tarzı bir saunadan çıktı. Alman polisince uyuşturucu ticareti yaptıkları gerekçesiyle takipte tutulan bu 2 PKK'lı yine izlemeye alındı. Bu sırada Frankfurt trafik ekibi fiziki takip yapan polis aracının önüne geçerek 2 CHP'li ile 2 PKK'lının içinde bulunduğu aracı arka lambası yanmadığı gerekçesiyle durdurdu. Düzenlenen ceza tutanağına 4 kişinin ismi yazıldı.

PKK'lılar polis katili

Karlıbel, Rıdvan ve Güler'in 14 Haziran 1980'de Başkomiser Osman Tekin ile 16 Aralık 1979'da polis memuru Hilmi Kaya'nın şehit edilmesi olayına karıştıkları iddiasıyla arandıklarını ileri sürdü.SSK’daki iddialar

Kılıçdaroğlu’nun SSK Genel Müdürlüğü döneminde, birçok yakınını işe yerleştirmesi, SSK telsizinin PKK'dan çıkması, PKK'lı eski hükümlünün kuruma alınması ve Batman'da SSK'dan tahsil edilen fazla paranın PKK'ya aktarılmasına ilişkin iddialar ortaya atılmıştı.
Kaynak: Bugün Gazetesi

Devamını BURADAN okuyun...>>>

TÜRKİYEYİ SARSAN İDDİALAR NELERDİ

Tuncay Güney'in En Ağır İddiaları

Tuncay Güney'in MİT adına Ergenekon'a sızdığını gösteren belgeden sonra, Güney'in ortaya attığı ağır iddialar iyice ciddiyet kazandı. İşte ilk altısı...

Tuncay Güney 2001'de polise verdiği ifade ve kendisinde ele geçirilen belgelerle Ergenekon soruşturmasına yön veren isim olarak gündeme geldi.

Güney soruşturma sürecinde de örgütün faaliyetleriyle ilgili şok açıklamalarda bulundu. Güney'in bir dönem MİT adına Ergenekon'un içine sızarak bilgi topladığının ortaya çıkması bu açıklamaları da da önemli hale getirdi:


JİTEM bünyesindeki bazı subaylar, TSK'nın 6 bin silahını PKK'ya sattı. Silah kaçakçılığını öğrenen eski Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis ve JİTEM'ci binbaşı Cem Ersever öldürüldü. Kaçakçılık ortaya çıkmasın diye, Kırıkkale Silah Fabrikası patlama süsü verilerek bombalandı.
Başbakan Erdoğan'a, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı sırasında suikast planı yapıldı ama Ergenekon örgütünün 1 numarası, suikastı onaylamadı.
Sabancı suikastını, bilindiği gibi, DHKP/C'li 3 genç değil, bir yüzbaşı işledi. Uyuşturucu yüzünden işlenen cinayetlerden önce, gençler kameranın önünden geçirilerek, kameralara yakalanmaları sağlandı.
Susurluk kazası gerçekte bir senaryoydu. Aslında orada Mehmet Ağar da ölecekti.Mafya yeniden yapılandırıldı, başa Sedat Peker ve Sami Hoştan getirildi. Kürt işadamları, Sakarya'da örgüt tarafından sorgulandıktan sonra öldürüldü ve cesetleri TEM Otoyolu'na atıldı.
PKK'yı Ergenekon yönlendiriyor
aktifhaber.com

Devamını BURADAN okuyun...>>>

TUNCAY GÜNEY MİT AJANI MI.?

ERGENEKON'A 'SIZMA' YAPMIŞ

Tuncay Güney'in "İpek" kod adlı MİT mensubu olduğu ve Ergenekon'a sızdırıldığı ortaya çıktı.

Ergenekon örgütünün ortaya çıkmasına neden olan Tuncay Güney'in 'İPEK' kod adlı MİT elemanı olduğu ortaya çıktı. Güney, Türkiye-İran Masası'nda çalışıyordu..


2001 yılında poliste verdiği ifadelerle ilk kez Ergenekon terör örgütünün ortaya çıkmasına neden olan Tuncay Güney'in MİT elemanı olduğu, üstelik MİT'teki kod adının da "İPEK" olduğu ortaya çıktı.

Sabah Gazetesi'nin elde ettiği çok gizli bilgiye göre Tuncay Güney, İPEK kod adıyla MİT'in Türkiye-İran Masası'na bağlı olarak görev yapıyordu. Ancak sonradan MİT, Tuncay Güney'i JİTEM ve Ergenekon'un içine sızdırdı. Güney polisteki sorgusunda deşifre olunca, dönemin MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun tarafından ABD'ye gönderildi. Tuncay Güney'in MİT elemanı olduğunu eski MİT Kontrterör Daire Başkan Yardımcısı Mehmet Eymür de üstü örtülü biçimde yazmıştı. Eymür, Atin.org adlı sitede Aydınlık dergisi ve avukat Ceyhan Mumcu'ya yazdığı yanıtta "Tuncay Güney'den bahsetmişsin. Bir istihbarat elemanı. Yetenekli birisi. Sizin ekibe başarılı bir şekilde sızmış. İpliğinizi pazara çıkarmış. Zokayı fena yemişsiniz" demişti.TUĞCU MİT'E SOKTU
Güney MİT'e çok genç yaşlarda, MİT İstanbul Bölge Başkanı Galip Tuğcu tarafından kazandırıldı. 1990'lı yıllarda önce "Gerici Faaliyetler Şubesi" sonra da İran Masası'na bağlı çalışan Güney, bu amaçla genç bir gazeteci kimliğiyle, Ortadoğu'daki liderlerle yüzyüze görüşmeler yaptı. Ancak 1992 yılında MİT Güney'in görevini değiştirdi. JİTEM ve Ergenekon'a sızma görevi verilen Güney, ilk kez bu tarihte albay rütbesiyle Ağrı'da görev yapan Veli Küçük ile tanıştı. 1996-97 yıllarında Susurluk skandalı sırasında MİT için önemli bir bilgi kaynağı olan Güney, hem Susurluk hem de 28 Şubat sürecinde elde ettiği bilgileri, MİT'in çalışma merkezi olarak kullandığı İstanbul Dolmabahçe Sarayı Harem Dairesi'ne götürüyordu. Ancak Güney'in kimliği 2001 yılında dönemin İstanbul Organize Suçlar Şubesi Müdürü Adil Serdar Saçan tarafından yapılan sorguda deşifre edildi. İddiaya göre Güney'in JİTEM kimliğinin deşifre olmasını istemeyen Veli Küçük, Güney'in serbest kalmasını sağladı. Tam bu noktada MİT de devreye girdi.

ABD'YE BÖYLE KAÇIRILDI
Bizzat MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun, CİA ile temas kurarak Güney'e 10 yıllık ABD vizesi aldı. Güney kendi adına pasaport ile MİT İstanbul Bölge Başkanı Kubilay Günay'ın ekibi eşliğinde THY'nin New York tarifeli uçağıyla ABD'ye gönderildi. New York'ta Güney'i karşılayanlar, Güney'i Manhattan 301 East 94 Street adresindeki The Marmara Oteli'ne yerleştirdi. Bir hafta sonra Manhattan Postanesi'nin yanındaki gökdelende, Türk istihbaratının kullandığı bir daireye geçti ve 1 yıl boyunca burada yaşadı. Elemanı Güney vasıtasıyla Ergenekon'u bildiği halde yetkili mercileri haberdar etmeme suçlamasıyla karşı karşıya kalmamak için MİT tam da bu tarihten bir yıl sonra ilk kez resmi bir rapor hazırladı. MİT'in 2003'te Başbakanlık'a gönderdiği yazıda, "2002'de postayla ulaşan 6 adet CD ve 2 sayfalık isimsiz mektupta Ergenekon ile ilgili istihbarat alındığı" belirtildi. MİT'in Güney'le ilgili ilk kez Tuncay Güney İPEK olarak bahsetmesi savcı Zekeriya Öz'ün de dikkatinden kaçmadı. Savcı Öz, Tuncay Güney'den elde edilen, "MİT Müsteşarlığı" başlıklı gizli ibareli 1996/114 sayı numaralı Yusuf Balbay ve Dinçer Bozak imzalı belge nedeniyle, MİT'ten Güney'le ilgili bilgiyi resmi olarak istemişti.

BELGEDE KOD İSMİ GEÇİYOR
MİT'in 07.02.1997 tarih ve 10.251.01.011(IST00736) sayılı belgesinde Tuncay Güney'in kimliği ortaya çıkıyor. Belgede "AOM (Ait Olduğu Masa) : Türkiye İran" "Konu: Tuncay Güney (İPEK)" "HAT (Haberin Alınış tarihi): 07.02.1997" "VOT (Vakanın Oluş Tarihi): Metnin içinde" "KYN (Kaynak): 610/264 (MİT'in illegal dinleme kodu)" ve "T/K (Tali Kaynak): (Tali kaynak yok)" ibareleri görülüyor. Son geçilen mesajın içeriğinde ise Tuncay Güney'in başka bir gazeteciyle konuşmasından bahsediliyor. Konuşmada Güney, kendisinin de komutanı olan tuğgeneral Veli Küçük hakkında, Abdullah Çatlı ile bağlantılı olduğu yolunda birçok haberin kamuoyunda yer aldığını, Hanefi Avcı'nın ifadesi ile de Veli Küçük'ün zor durumda kaldığını, adı geçen generalin yaptıklarının ortaya çıkması halinde kendisinin de bu durumdan etkileneceğini, zira Cem Ersever'in öldürülmesi olayının da 'vuzuha kavuşacağını' anlatıyor.

GAZETECİ KİMLİĞİYLE GİTTİ
Veli Küçük, MİT elemanı olduğundan habersiz Tuncay Güney'i gazeteci kimliği adı altında Mesud Barzani, Celal Talabani ve Hizbullah lideri Fadlallah ve Hasan Nasrallah'a istihbarat edinmesi için ve JİTEM'in imkânlarıyla göndermişti. Ancak Tuncay Güney, Kuzey Irak ve Lübnan'da JİTEM adına yaptığı tüm istihbaratı önce MİT'e gönderiyor, daha sonra MİT'in bilgisi dahilinde JİTEM'e istihbarat bilgisi veriyordu.


GÜNEY'İN GÖRÜŞME KASEDİ İSTENDİ

Ergenekon davasının dünkü duruşmasında, Tuncay Güney ile ilgili görüşme kasetinin Fatih Cumhuriyet Başsavcılığı'ndan istenmesine karar verildi. Başsavcılığa yazılan yazıda bu kişiye ait olduğu bildirilen ve başsavcılık emanetinde olduğu anlaşılan görüşme VHS kasetinin bir örneğinin dijital ortamda çıkartılarak, mühürlü zarf içinde mahkemeye gönderilmesinin istenmesine karar verdi. Yazar Ergun Poyraz ise savunmasında "Bütün senaryolar Ümraniye üzerine yazıldı. Onların haberi olmadan Ümraniye'ye oyuncak bomba bile sokulmaz" dedi.

Devamını BURADAN okuyun...>>>

21.11.08

"BAŞBAKAN TECAVÜZCÜYLE NİKAH MASANINDA"

Başbakan nerede duruyor?
Son dönemde her gittiğim yerde “bu başkana neler oluyor?”, “ne olacak bu hükümetin hali?”, “Başbakan neler söylüyor?” gibi sorgulamalarla karşılaşıyorum. Başbakanın zamansız, ölçüsüz, söz ve yorumları toplumda, ama daha çok kendi tabanında rahatsızlıklar oluşturuyor.

Başbakana son zamanlarda bir haller oluyor. Daha önce militer güçlere, aristokratik azgınlara, karşı kullandığı Kasımpaşalı ağzını vatandaşa ve demokratik kesimlere yöneltmeye başladı.

Başbakanın değişmesinin birkaç temel sebebi olabilir; ya başbakan son dönemde dillendirildiği gibi egemen elitlerle ve aristokratlarla anlaştı veya başbakanın ciddi sağlık problemleri var.

Başbakanın ve hükümetin en büyük artısı halka dayanması; karar ve uygulamalarında demokrasiden, özgürlüklerden yana tavır almasıydı. E-muhtıralardan, Y-darbelerden, türlü provokasyonlardan, mühendislik çalışmalarından paçayı kurtarabilmesinin, “dik” durabilmesinin nedeni halka dayanması ve güvenmesiydi. Hükümetin, özellikle başbakanın son zamanlarda “eğik” durmaya başlaması; askere, egemen güçlere dayanması, güdümlü medyayla uzlaşı pozları vermesi, millete sırtını döndüğü ve demokrasi kriterlerinden vazgeçip birileriyle anlaşmaya vardığı şeklinde yorumlandı.

Doğudaki provokasyonlar sonrası, tam da arzu edildiği üzere; bölge halkını da incitecek, PKK’nın kucağına itecek açıklamalar yapması; Vecdi Gönül’ün beyanları, TARAF’ın yayınları karsısında sorumlulara hesap sormak yerine askeri kutsar hava içine girmesi ve Taraf Gazetesini tehdit etmesi, kadim dostu Fehmi koruyla bile kavgaya tutuşması anlaşma tezine kuvvet veren verilerden bazılarıdır. Dün AKP’ye destek veren önemli bir kesim şu anda başbakanın milleti sattığı ve birileriyle anlaştığı kanaatini taşımaktadır. Mağduriyetiyle milletten oy alan AKP, şu sıralar tecavüzcüsüyle nikâh masasına oturmuş gibi algılanmaktadır. Bu durum bir avuç beyaz Türk ve onların kontrolündeki ulusalcı kesim hariç kimseyi memnun etmemektedir. AKP hızla taban kaybetmekte, başbakan ses tonunu yanlış kesimlere yükselterek karizmasını çizdirmektedir.Sayın başbakan!

Sizi Türkiye’de kahraman haline getiren ve dünyada itibarlı bir siyasetçi kılan; yıllardır memleketin ümüğünü sıkan, beynini kemiren egemen elitlere ve kan emici şişman kedilere karşı bir duruş sergileyebilmenizdi(r). Eğer şu sıralar koltuğu kurtarma veya bazı tehditlerden kurtulma umuduyla bir anlaşmaya vardı ve bazı cenahlara sevimli görünmek için millete sırt çevirdi iseniz; bilin ki, hem umduğunuzu bulamayacaksınız, hem de itibarınızı, karizmanızı, geleceğinizi yitireceksiniz. Zira şimdiye kadar bu kesime teslim olup da köteğini yemeyen, kurtulabilen yoktur. Demirel gibi kendi kumaşlarından bir adam bile, bunların defalarca kazığını yemiştir. Bunlara “şirin görünme” ümidiyle ve acaba “paçayı kurtarabilir miyim?” diye düşünen üstadınız Erbakan, hem koltuğunu, hem itibarını, hem tabanını kaybetmiştir. Üstelik 30 yıldır söylediği şeylerin tam aksini yaptırmışlar, sözlerini adeta yalatmışlardır. Erbakan’ın uzlaşma çabası, başörtüsü probleminin hortlamasıyla, İHL’lerin kapatılmasıyla, K.K öğrenmenin yasaklanmasıyla, kısacası 28 Şubat’la sonuçlanmıştır. O’nu koltuğundan etmekle kalmamışlar, bütün dindarlara memleketi dar etmişlerdir.

Sayın başbakan!

Dün size hayranlık besleyen pek çok kimse son yaptıklarınızdan ve açıklamalarınızdan sonra özetle “bu adam ruhunu satmış” diyorlar. Yaşanan kirlenmeyle, eski mücahitleri müteahhitleştirme ile hükümeti ne kadar sürdürebilirsiniz bilemem. Ama hükümet zaafa düşse, Parti erozyona uğrasa, siz koltuğunuzdan olsanız bile, en azından itibarınızı, onurunuzu, ruhunuzu kurtarmak için vaktiniz ve fırsatınız var.

Bu millet affedicidir. Eğer sizi bir tarafınızdan yakalamışlar ve bunu kullanma mukabili bir şeylere zorluyorlarsa, hatanızı siz itiraf edin ve milletten özür dileyin!(bunu Clinton bile yapabildi) Ama ülkeyi bunlara ipotek ettirmeyin! Ellerinde bazı dosyalar varsa, kendinizi kurtarma adına memleketi ve milletin geleceğini tehlikeye atmayın!

Başbakanın son dönemde kendisiyle ve politikalarıyla çatışan söylemlere girmesine ve dağıtmasına neden olan ikinci ihtimal, Tayip beyin zehirlenmesi veya bir ilaçla etki altına alınması durumudur.

Bu durumda en büyük görev Emine hanıma düşmektedir. Başbakana göre daha uyanık, temkinli bir kişiliğe sahip olduğunu bildiğimiz Emine hanım First Leydi olmanın sarhoşluğundan kurtulup kocasını ve ülkenin başbakanını koruyabilir. Zehirlenmesine veya muhakeme yeteneğini yitirmesine neden olan ilaçlara, müdahalelere maruz kalmasına engel olmalıdır. Kocasının Ecevit’in durumuna düşürülmesine fırsat vermemelidir.

Başbakan karizmasını terk etmeli, tek adam olmaktan vazgeçmeli, çevresindeki yamuk yumuk adamlardan kurtulmalı ve beklentisiz, güvenilir danışmanlar bulmalı kendisine. Geçmiş başarıları ve yaptıkları ayağını yerden kesmemelidir.

Sayın başbakan! sizin hitabetiniz konusunda bir şüphemiz yok. Siz iyi ve heyecanlı bir hatipsiniz. İrticalen konuşma kabiliyetinizi yeterince ispat ettiniz. Ama ne olur eğer metinlere bağlı kalarak bu sözleri söylüyorsanız danışmanlarınızı, metin yazarlarınızı değiştirin. Yok metnin dışına çıktığınız zamanlarda bu sözler kontrolsüz ağzınızdan çıkıyorsa, hitabetimi göstereceğim diye memleketi sıkıntıya sokmayın! metinlere bağlı kalın. Bu millet anlamadığı halde Sezer’in başını kaldırmadan saatlerce yüzünden okuduğu konuşmaları bile yadırgamıyordu.

Ama söyledikleriniz kasti ve iradi ise o zaman ciddi bir problemimiz var demektir.

Kefenimiz boynumuzda sözünüzü hatırlayın ve Kasımpaşalılığınızı, dik duruşunuzu doğru yerde kullanın! Son birkaç ay içinde takip ettiğiniz çizgi devam ederse sadece siyası ikbalinizi bitirmeyecek, tarih nezdinde kendinizi de karalayacaksınız.

Başbakan bazı güvenlik güçlerinin terörü azdırmak istediği, bazı patronların kriz çıkarma hevesinde oldukları bir dönemde “doğru yerde” durmalıdır. İlker Paşa Aktütün saldırısı sonrası tatmin edici açıklama yapmak yerine tehdit edici bir uslupla “herkesi doğru yerde durmaya” davet etmişti.

Başbakan için doğru yer paşaların yanı değil, halkın yanıdır. Doğru yerde durabilmek için Doğru yeri doğru tespit etmek lazım.

21 Kasım 2008 Cuma

Devamını BURADAN okuyun...>>>

HAKİM "ORDU GÖREVE" PANKARTINI GÖREMEMİŞ

İşte Hakimin Bulamadığı Deliller

Ankara'nın göbeğinde, Kemal Gürüz ve Kemal Alemdaroğlu'nun arasında "ORDU GÖREVE" pankartı açtılar, dava açıldı. Hakim "delil yok" dedi. Delilleri sunuyoruz..

Eski YÖK Başkanı Kemal Gürüz ile aynı karede kamuoyuna yansıyan 'Ordu göreve!' pankartını taşıyanlar hakkında mahkemeden ilginç bir karar çıktı. Ankara'da 2003 yılında düzenlenen 'Cumhuriyet'e Saygı' yürüyüşündeki tartışmalı pankart davası beraatle sonuçlandırıldı.

Ankara 25. Asliye Ceza Mahkemesi Hakimi Tahir Babaoğlu'nun gerekçeli kararı ise şaşkınlığa yol açtı. Yargıç Babaoğlu, pankartla ilgili basında çıkan çok sayıda fotoğraf ve emniyet kamerası kayıtlarına rağmen 'delil yetersizliği'nden beraate hükmettiğini açıkladı. Ayrıca karar yazısında, 'suçun yasal unsurlarının olayda gerçekleşmediği, sanıkların eyleminin askerleri darbeye çağrı suçunun oluşumu için yeterli bulunmadığı ve suçu işlediklerine dair yeterli delil elde edilemediği' vurgusunu yaptı. 2004 yılında açılan dava, yaklaşık 4 yıl sürdü. Atatürkçü Düşünce Derneği ile Ankara Üniversitesi'nin 25 Ekim 2008'de ortaklaşa gerçekleştirdiği rektör ve öğretim üyelerinin cübbeleriyle katıldığı eylemde, Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu üyesi 11 kişi 'Ordu göreve!' pankartı açmıştı.Atatürkçü Düşünce Derneği ile Ankara Üniversitesi'nin 25 Ekim 2003'te ortaklaşa gerçekleştirdiği rektör ve öğretim üyelerinin cübbeleriyle katıldığı eylemde, Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu üyesi 11 kişi 'Ordu göreve' pankartı açmıştı. Dönemin YÖK Başkanı Kemal Gürüz'le çok sayıda rektörün katıldığı gösteride pankartı taşıyanlar hakkında 'askerleri, kanunlara karşı itaatsizliğe sevk etmek' suçundan 5 yıla kadar hapis istemiyle açılan dava dün sonuçlandı. Yargıç Tahir Babaoğlu kararında, olayın delilleri, dosyadaki tutanaklar, belgeler, ifadeler ve sanık savunmalarının birlikte değerlendirildiğini kaydetti. Sanıklar hakkında 25 Ekim 2003 tarihinde Tandoğan Meydanı'nda 80. yıl Cumhuriyet yürüyüşü sırasında 'Ordu göreve-Atatürk Gençliği' ibareli pankart taşımaktan 'askerleri kanunlara karşı itaatsizliğe teşvik' suçundan dava açıldığını hatırlatan Babaoğlu, şunları kaydetti: "Toplanan delillere göre sanıklara atılı suçu işlediklerine dair her türlü şüpheden uzak kesin ve inandırıcı delil elde edilemediğinden söz konusu suçtan ayrı ayrı beraatlerine karar vermek gerekmiştir."

Haber: Metin Arslan Zaman

Devamını BURADAN okuyun...>>>

SAHTE JİTEMCİLERDE PAŞA İMZASI

İMZA: TÜMGENERAL OSMAN E.

Sahte JİTEM'ci diye yutturulan üç çete elemanından çıkan "PAŞA" gibi gerçekler.

İstanbul'da üç gün önce durdurulan Kurtlar Vadisi’nin önemli karakterlerinden ‘Memati’yi’ simgeleyen ‘34 MMT ....’ plakalı otomobildeki üç çete elemanıyla ilgili ilginç detaylara ulaşıldı.

Polise kendilerini Jitem elemanı olarak tanıtan Volkan T. Kardeşi Oktay T. ve Veysel S’nin, İstanbul Polis Kriminal Laboratuarı’nda yapılan incelemede basın kartı ile silah taşıma ruhsatlarının sahte olduğu ortaya çıkarken, askeri araç giriş kartlarının ise gerçek olduğu belirlendi.

Askeri araç giriş kartlarındaki imzanın da Ergenekon tutuklusu emekli Tuğgeneral Veli Küçük’ün gözaltına alındığı sırada telefon açtığı dönemin Jandarma Bölge Komutanı Tümgeneral Osman E’ye ait olduğu ortaya çıktı.Osman E. Küçük’ün Paşası

Ergenekon İddianamesi ek klasörleri’nde yer alan bilgiye göre, Veli Küçük gözaltına alındığı gün Osman adlı bir üst düzey Jandarma Bölge Komutanı’nı arayarak yardım istedi. Küçük, ‘Polisler bizim özel klasörleri aldılar. Ben şu an emniyete gidiyorum. Ankara’yı ara’ dediği komutandan ‘Personel başkanını arayıp haber vereceğim’ cevabını aldı.

Haber: Nihat Uludağ/Star

Devamını BURADAN okuyun...>>>

19.11.08

CHP NİN ÇARŞAF AÇILIMI NE KADAR SAMİMİ

CHP ve MHP, devlet ve toplum

Sıkı durun, size bir sır vereceğim.

Biliyor musunuz, onlar da insan!

Nasıl giyindiklerine bakmayın, çok iyi kalpli ve akıllı olabiliyorlar.

Hatta inanmayacaksınız, “örtünen bir kadının kafası aydınlık bile olabiliyor.”

Evet, hayret verici ama “çarşaflı kadınlar arasında bırakın el sıkmayı Deniz Baykal’ı öpenler bile var.”

Hem size tuhaf bile gelse bu, “kılığı kıyafeti ne olursa olsun, yasalara uyan her vatandaşa CHP’nin kapısı açıktır.”

* * *

Yukarıdaki satırlara haklı olarak öfkelenenler, bu satırlardan alınanlar için hemen belirteyim, bu “seçme saçmalar” CHP patentli.

Deniz Baykal, İstanbul Sultangazi’de başörtülü, çarşaflı kadınlara rozet taktıktan sonra, gerek kendisi gerekse partisinin ileri gelenleri, attıkları adımı bu utanç verici açıklamalarla “meşru gösterme” gayreti içine girdiler.

Dinlerken utandım gerçekten...

CHP yetkililerinin, özünde olumlu ve doğal bir siyasi adımı “savunma” durumuna düşmelerine mi acırsın...

Bu defansif cümlelerin yüksekten bakan, hor gören, kucaklar gibi yaparken aslında aşağılayan üslubuna mı içerlersin...

Adındaki “halk” kavramına giderek yabancılaşmış bir partinin şimdi başörtülüler üzerinden halkla temas edince içine düştüğü şaşkınlığa mı pes dersin...

Yoksa Baykal’ın başörtülülerle kucaklaştığı fotoğraf karelerinin ardındaki temel çelişkiye mi öfkelenirsin...

Yükseköğrenim hakkını başörtülülerin elinden almak için canla başla çalışmış bir siyasi partinin liderinin, yerel seçimlere çeyrek kala “kılığı kıyafeti ne olursa olsun her vatandaşa kapımız açık” derkenki ikiyüzlülüğüne mi isyan edersin...

* * *

Baykal’ın, dün CHP Meclis grubunda, gerek başörtülü kadınlara yüksekten bakan cümleler sarf etmesi, gerekse Ergenekon suç örgütünün avukatlığını hiç hicap duymadan sürdürmesi aynı hastalığın tezahürleri.

Bu hastalık, Baykal CHP’sinin sürekli “mış gibi yapmasından” kaynaklanıyor.

CHP son dönemde gerçek bir siyasi parti, dolayısıyla da gücünü toplumdan alan bir örgüt olmaktan büsbütün uzaklaştı.

Partiymiş gibi yapan, oysa çok dar bir ulusalcı çevre dışında halktan kopuk bir devlet organı var karşımızda.

Öyle ki, yerel seçimler “hadi biraz da siyasi parti olalım” refleksini harekete geçirip, CHP yönetimi, Sultangazi’de olduğu gibi halkla gerçek bir temas gerçekleştirdiğinde, örgütün bünyesi bunu kabul etmekte zorlanıyor.

Baykal da çıkıp, hem örgütün içinden ve daracık seçmen tabanından, hem de ulusalcı medyadan gelen “bu kadınların CHP’de işi ne” tepkisine karşı savunma yapmak durumunda kalıyor.

Yazık!Siyasi parti değil devlet organı olma keyfiyeti, başta Baykal olmak üzere CHP yöneticilerinin Ergenekon yanlısı açıklamalarına da yansıyor; CHP toplumdan kopuk olmayı göze alabildiği için, derin devletin arkasında durmaktan çekinmiyor.

Bir bakıyorsunuz, Genel Sayman Mustafa Özyürek, Genelkurmay’ı Ergenekon sanıklarına yeterince sahip çıkmamakla eleştiriyor.

Ertesi gün Baykal çıkıp Ergenekon davasına “çağın büyük faciası” deme cüretini buluyor; yargıya müdahale etmekten hiç rahatsızlık duymaksızın “siyasi siparişle ortaya çıkmış bir dava... tepeden inme bir dava... savcıların üretmediği bir dava...” diye atıp tutabiliyor.

Hiç şaşırtıcı değil ama çok yazık!

* * *

Adına “ana muhalefet partisi” denen devlet organı, “derin devlete yakın, topluma uzak” tavrını sürdüredursun, üçüncü parti konumundaki MHP, ideolojisi, programı ve gündemi itibariyle şahsen benim tercih ve eğilimlerime alabildiğine uzak da düşse, kanımca CHP’ye kıyasla daha samimi bir siyaset yürütüyor.

Bu farkın en önemli nedeni, CHP’nin aksine, MHP’nin gerçek bir siyasi parti olması.

Evet, MHP de çoğu zaman “devletçi” tavır alıyor ama gerçek ve esasen devletin pek de makbul saymadığı bir toplumsal tabanı var; o tabanla bağlarını korumaya ve o tabanı genişletmeye özen gösteriyor.

Bu nedenledir ki, CHP’nin aksine, MHP’nin son dönemde “Ergenekoncu” diye nitelenebilecek bir söylemden kaçındığını görüyoruz.

Devlet Bahçeli’nin siyasi başdanışmanı Vedat Bilgin’in, Milliyet’te Devrim Sevimay’a söyledikleri bu açıdan dikkat çekiciydi.

Bilgin, Başbakan Erdoğan’ın “o söz MHP’nindir” diye üzerinden atmaya çalıştığı “ya sev ya terk et” ayıbından ısrarla uzak durup özetle şöyle diyor:

“O söylem Ergenekonvari örgütlerin sokaklarda kullandığı, duvarlara yazdığı bir laftır; bu ifadeyle MHP’nin özdeşleştirilmesi haksızlıktır. ...Bu ülkede bu ülkeyi sevmeyenlerin de yaşama hakkı vardır. Bu ülkede bizim gibi düşünmeyenlerin de yaşama hakkı vardır. Bu ülkede doğmuş olmak bu ülkede yaşama hakkını elde etmek için yeterli sebeptir.”

Doğrusu benim, MHP’nin geçmişine ve bugününe ilişkin ciddi eleştirilerim, politikaları konusunda derin kaygılarım var.

Bununla birlikte, Bilgin’in sözlerini şöyle okudum:

Birincisi, MHP kendisi ile Ergenekon arasına mesafe koymaya özen gösteriyor ve bu özenle CHP’den çok farklı, çok daha makul ve topluma dönük bir yerde duruyor.

İkincisi, “ya sev ya terk et” mantığını reddetmesi MHP’yi, Tayyip Erdoğan, Cemil Çiçek ve Vecdi Gönül gibilerinin son demeçleri sayesinde AKP’nin düştüğü “dışlayıcı, itici, defedici” tavırdan uzaklaştırıp toplumun vicdanıyla daha uyumlu kılıyor.

Devlet Bahçeli’nin dün Meclis’te söylediği şu cümleye bakın:

“Sevmeyenin terk etmesi yerine, öncelikle bizi ona sevdirecek, beraberliğimizi saydıracak bir yaklaşımın hâkim kılınması bizim siyaset anlayışımızın vazgeçilmezlerindendir.”

Ne dersiniz; sizce, Başbakan’ı düşündürmesi ve son demeçlerinden sonra biraz olsun utandırması gereken bir cümle değil mi bu?

YASEMİN ÇONGAR TARAF

Devamını BURADAN okuyun...>>>

BİR MAHKEMENİN İLGİNÇ KARARI

Türkçe bilmeyen Türkçü

Sizce Türkiye’de en tehlikeli şey nedir?
Bu sorunun cevabı, soruyu kime sorduğunuza göre değişir.
“Bölücülük” diyen de olur, “şeriat” diyen de, “işsizlik” diyen de olur, “terör” diyen de olur...
Bana sorarsanız, bu ülke için en tehlikeli şey “saçmalığın sıradanlaşmasıdır” derim.
Ölüme, kıyıma, savaşa dönüşebilen bir saçmalıklar zinciri, bu ülkede gayet normal karşılanıyor.
Bu saçmalıklara “öfkelendiğimizde” bile aslında bunları normalleştirmiş oluyoruz bence.
Bugünkü manşetimizde yargıçlık yapan birinin, Zihni Çakır’ın kitabı hakkında verdiği kararın gerekçesini okuyacaksınız.
Türk devletine ve hukuk sistemine nasıl bir “kafa yapısının” egemen olduğunu anlayabilmek için bu kararı sonuna kadar okuyun.
Ben hayatımda bu kadar saçma sapan bir şey okuduğumu hatırlamıyorum.
Ama Türkiye bu saçmalığı normal karşılıyor.
Böyle bir insanı yargıç koltuğuna oturtuyor.
Ondan adalet bekliyor.
Zihni Çakır, Kazım Karabekir’in Ermeni çocuklarını askerî mekteplere gönderttiğini, onlara Türk isimleri takıldığını, 27 Mayıs ihtilalini yapan subayların aynı döneme denk düşenler olduğunu yazmış.
Karabekir’in Ermeni çocukları askerî okula gönderttiği hatta o çocukların subay olduktan sonra Karabekir’in yargılandığı mahkemeyi bastığı söylenir.
27 Mayısçıların o “çocuklar” olduğunu ilk defa duyuyorum ama bana zaman olarak pek mümkün gözükmüyor.
Ama bence önemli olan yargıcın bu konudaki yorumu.
“Bunun büyük bir iftira olduğunu, Karabekir’in askerî okula gönderdiklerinin hepsinin şehit çocuğu olduğunu” söylüyor.
Buradaki ilginç sözcük, “iftira” sözcüğü.
Bir komutanın Ermeni çocuklarına yeni bir hayatın kapısını açmak için onları askerî okula gönderdiğini söylemek neden “iftira” olsun?
Çok mu kötü bir şey bu?
Ermeni çocukları bu ülkenin vatandaşları değil mi?
Bu nasıl bir ırkçılık?
Adalet dağıtacak birinin, bu ülkenin Ermeni vatandaşlarına nasıl baktığını gösteren korkunç bir cümle bana sorarsanız.
Bu yargıç, belli ki sadece Türk kökenli Müslümanları “vatandaş” sayıyor.
Ama saçmalık burada bitmiyor.Bu daha başlangıç.
Susurluk sanıklarının, ASALA militanlarını vurmak için yurtdışına gönderilmesini destekleyen yargıç, karar gerekçesinde şöyle diyor:
“Sanık yazar bu metinde dışarıda Türk diplomatlarını vuran çeşitli çevrelerden himaye gören katillere sanki devletimizin posta memuru ile tebligat çıkartarak bu faaliyetleri önleme yoluna gitmesi gerektiği gibi bir düşünce ortaya koymaktadır.”
ASALA militanlarını vurmak için dışarı gönderilenler cinayetten suçlu kaçaklardı.
Bir istihbarat örgütünün öyle birilerini kullanmak için bir gerekçesi olabilir belki ama bir “yargıç”, hukuk dışı bir davranışı, kaçak katillerin devlet tarafından kullanılmasını nasıl böyle onaylar?
Devletin “kirli işlerini” yapan birimlerle hukukçular aynı “zihniyette” olursa, bu ülkenin sorunları nasıl adaletle çözümlenebilir?
Yargıçlar da “kontrgerilla” zihniyetini adalete yansıtırlarsa, adalet var olabilir mi?
Devletin tümden “kontrgerillalaşmasının” önünde bir engel kalır mı?
Ardından, yargıç “Ergenekon” konusuna geliyor.
Aynen alıyorum, bu Türkçü yargıcın Türkçeyi nasıl yazdığını da görün.
Türkçeyi böyle katleden, kendi anadiline böyle kötü davranan biri kendini “vatansever” olarak görüyor büyük bir ihtimalle.
Türkçe yazmayı beceremeyen Türkçü yargıç şöyle diyor:
“Kitap içerisinde sık sık Ergenekon kelimesi kavramı geçmektedir. Nihat Sami Banarlı’nın Türk Edebiyatı tarihi kitabında Ergenekon’un milli bir Türk destanı olduğu Türk milletinin zorlukları yenmesini aynı kökten geldiğini gösteren birleştirici özelliği olduğu, pek çok Türk ülkesinde bir bayram olarak kutlandığı, nice Türk milletinin direniş ve ruh yapısını simgeleyen bir destan olduğu, bu destanın dünyada Türk devletlerinin kurulduğu Hindistan, Pakistan gibi ülkelerde aslen Türk olduğunu fakat Türkçe konuşmamakla beraber kendisini Türk hisseden insan toplulukları dışında 260 milyon Türkçe konuşan Büyük Türk Milletinin bilincinde yer alan bir destandır. Mustafa Kemal gibi birleştirici bir lideri ve Ergenekon gibi eski bir destanı olmayan Arap yarımadasında pek çok ufak devletçiğin yer alması milli destanların var olan potansiyeli milli bir güce ulaştırdığının açık kanıtıdır.”

Siz hayatınızda böyle bir şey okudunuz mu?
Bu deli saçması yazı, bir mahkeme kararı.
Türk adalet sisteminin bir parçası.
Yazının karman çormanlığını da bir kenara koyun, Türkçe bilmeyen birinin nasıl yargıç olduğunu da sormayın ama Hindistan’ın Türk olduğu, “Türkçe konuşamamakla beraber kendini Türk hissettiği” nereden çıktı?
Hangi ciddi insan, “Hintliler kendilerini Türk hissediyor” diye yazabilir?
Hangi ciddi insan, Hindistan ve Pakistan gibi ülkelerin aslen Türk olduğunu iddia edebilir?
Hangi ülke böyle bir saçmalama özgürlüğünü yargıçlarına bağışlayabilir?
Saçmalamaya böylesine eğilimli birinin verdiği ve vereceği kararlarla insanların hayatları, gelecekleri belirleniyor.
Biz bu saçmalıkları “normal” karşılıyoruz.
Bence en büyük tehlike bu işte.
Saçmalığı, hayatın ve adaletin “doğal” parçası haline getirmek.
Saçmalığın sıradanlaştığı, adaletin saçmalaştığı bir ülkede yaşamak.
Ve, bundan dehşete düşmemek.
AHMET ALTAN TARAF 19/11/2008

Devamını BURADAN okuyun...>>>

ŞEMDİNLİ OLAYINDA YENİ GELİŞME

Şemdinli bombasına ithal itirafçı

Ünlü bahis şirketi 'Bwin'i dolandıran 'Lodos' çetesinin liderleri Arafat Erhan Önal'ın Şemdinli patlamasıyla bağlantısı dinlemeye takıldı.

Ankara'da bir yarbayı arayan Hakkari'de görevli Albay M.M, 'Şemdinli'yi üstlenen 2 PKK'lıyı İlhan İran'dan getirdi' itirafında bulundu.

Şemdinli'de Umut Kitabevi'ne düzenlenen bombalı saldırıyı üstlenen 2 PKK'lının dünyaca ünlü bahis şirketi 'Bwin'i 2,5 milyon Euro dolandırdıran 'Lodos' çetesinin liderleri Arafat Erhan Önal tarafından İran'dan getirildiği ortaya çıktı. Operasyon kapsamında polisin yaptığı telefon dinlemesinde Hakkari'de görevli Albay M.M, Kara Ankara Kara Havacılık Komutanlığı'nda görevli Yarbay M.A.A'yı arayarak Önal'a referans oldu. M.M, görüşmede “Seferi Yılmaz'ın kitabevi bombalanmasını üstlenen PKK'lıları getiren İlhandı' itirafında bulundu.

ALBAY REFERANS OLDU

Ankara Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele ekiplerinin 9 aylık takibin ardından 'Lodos Operasyonu' ile çökerttiği çetinin lideri Arafat Erhan Önal'ın Savunma Sanayi Müsteşarlığı'nın açtığı Helikopter İhalesini de takip ettiği belirlendi. Önal'ın bahis şirketi 'Bwin'i dolandırırken işbirliği yaptığı Alman vatandaşı Gerda Binder aracılığıyla, Romanya'daki bir silah firmasının ihaleyi alması için çalıştığı tespit edildi. Polisin operasyon kapsamında yaptığı telefon dinlemesine takılan bir görüşmede, Önal'ın Hakkari'de emrinde çalıştığı Albay M.M, Kara Havacılık Komutanlığı'nda görevli yarbay M.A.A'ya arayarak ihale için referans oldu.İLHAN İYİ ÇOCUKTUR!

Telefon görüşmesinde Önal'ın bir zamanlar Hakkari'de emrinde çalıştığı Albay M.M, Kara Havacılık Komutanlığı'nda görevli Yarbay M.A.A'ya “Bizim İlhan iyi çocuktur” diyerek referans oldu. Albay M.M, bölgede görev yaptığı sırada Önal'ı 'haberci' olarak görevlendirdiğini ve iç güvenlikte çok faydalı işler yaptığını anlatarak şunları söylüyor: “O çocuk İlhan iyidir. İlhan benim habercimdi iç güvenlikte de bayağı faydalı oldu bizim şey var Hakkari'de A...var tugay komutanı İran'dan hani Seferi Yılmaz'ın bombalanma hikayesi olmuştu iki tane terörist geldi ya İran'dan 'biz yaptık' diyenler. Onları getiren çocuktur bu. Yani bayağı faydalıydı.”

Şemdinli patlamasına karışan itirafçı Veysel Ateş'in Ergenekon firarisi emekli Tuğgeneral Levent Ersöz'ün ekibinde yeraldığı da ortaya çıkmıştı. Ersöz ve Ateş, iki HEP'nin öldürüldüğü 'Silopi kayıpları' davasında yargılandı.

5 terörist PKK işi dedi

9 Kasım 2005'te Seferi Yılmaz'a ait Umut Kitabevi'nde meydana gelen patlamanın ardından Jandarma Astsubaylar Ali Kaya ve Özcan İldeniz ile itirafçı Veysel Ateş 'bomba atmak' ve 'halkın üzerine ateş etmek'ten suçlu bulunarak 39 yıl ağır hapis cezasına çarptırılmıştı. Karar temyiz edildikten sonra dosya askeri mahkemeye gönderilmişti. Askeri mahkeme sanıkları tutuksuz yargılanmak üzere tahliye etmişti.

Olaydan sonra Batman, Yüksekova ve Şırnak'ta teslim olan Sabri Adanır, Hasan Salar, Abdurrahman Yeşilyurt, Orhan Gezer ve Arif Kaçım patlamanın PKK'nın işi olduğunu ve askerlere tuzak kurulduğunu ileri sürmüşlerdi. Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın Astsubay Kaya için “Tanırım iyi çocuktur” demesi büyük tartışmalara neden olmuştu. Şemdinli iddianamesini hazırlayan Van Savcısı Ferhat Sarıkaya, iddianamede Büyükanıt'a yer verdiği için meslekten ihraç edilmişti.YENİ ŞAFAK


18.Kasım.2008 samanyoluhaber.com

Devamını BURADAN okuyun...>>>

BAYKAL ÇARŞAFA DOLANIRMI

Baykal’a kim ‘dur’ diyecek?

Girmediği ‘kılık’ kalmadı. ‘Marksist’ söylemle çıktığı siyaset yolculuğunda yorulunca ‘Anadolu Solu’nda mola verdi. Olmadı, Kızıl Elma Koalisyonu için çırpınıp durdu. Yetmedi, milli iradeyi hiçe saydı, Anayasayı değiştirme yetkisini ihtilalcilere inhisar ettirdi, Ergenekon’un avukatlığına soyundu.

Ergenekon davası Silivri’de devam ederken Baykal, açıklamalarıyla mahkeme heyeti üzerindeki psikolojik baskısını sürdürüyor. Diyor ki: ‘Orada (Silivri) bir facia devam ediyor. Bu Ergenekon yıllarca vicdanları sızlatacak konudur.’

AK Parti hakkındaki kapatma davası iddianamesine yönelik eleştiriler karşısında başsavcıya kalkan olan yargı kuruluşlarından ‘çıt’ yok. Yargıtay Başkanı sessiz, meslek kuruluşu YARSAV kayıp.

Hadi savcılara öfke dolusunuz, peki Ergenekon davasının görüldüğü İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi Heyeti, en az Yargıtay Başsavcısı kadar korunmayı hak etmiyor mu? Baykal’ın açıklamaları, yargıya açıkça müdahale değil de nedir?

Hani, nerde kaldı yargı bağımsızlığı?

Ergenekon’u yazanlar hakkında ‘soruşturmanın gizliliğini ihlal’ ve ‘adil yargılamayı etkileme’ iddiasıyla dava açan savcılar nerede? Baykal’ın sözleri, adil yargılamayı etkileme suçu kapsamına girmiyor mu? Hakkımızda 6 yıla kadar hapis cezası isteyenler, Baykal’ın kapısını neden çalmıyor?

Cumhuriyet tarihinde belki de ilk kez tanık olduğumuz üzere, meslektaşlarını savcıya jurnalleyen Basın Konseyi Başkanı ne alemde?

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın harekete geçmesi için Deniz Baykal’ın ismini ‘Şamil Tayyar’ olarak değiştirmesi mi gerekiyor?

Hukuk karşısında herkes eşittir, hiçbir siyasetçinin adil yargılamayı etkileme hakkı yoktur. Baykal’ın da...

Çarşaf takiyyesi

Deniz Baykal’ın Ergenekon’un ardından son keşfi, ‘çarşaf siyaseti’dir. Başka bir ifadeyle, çarşaf üzerinden takiyye yapıyor.

Yıllardır rakip partileri, ‘gizli ajandanız var, takiyye yapıyorsunuz’ diyerek eleştiren Baykal’ın kazdığı kuyuya düşmesi, siyasetin adaleti olsa gerek.

Çarşafına rozet takılan kadın, ‘İbrahim Erkal konseri var dediler gittim, bir de baktım Baykal rozet taktı’ diyor. Bir diğeri, ‘Neden CHP?’ diye sorulduğunda ‘Yeni ses, yeni oluşum’ diye bağırıyor. Yeni ses kim? Yeni oluşum nerede? Bu sefer tedbirli davranıp ezberletmişler.

Velev ki; Ses yeni, oluşum yeni. İnanmadığınız değerler üzerinden siyaset yapmak takiyye değil de nedir? Üniversitelerde başörtüsüne bile tahammül edemeyenlerin çarşafa dolanmalarını hangi siyasi kavramla açıklamak gerekir?

Kaldı ki, dini inançların siyasete alet edilmesi Siyasi Partiler Kanunu’na göre suç teşkil etmez mi?

Eğer Baykal, ‘Türkiye’ye irtica gelecekse, onu da ben getiririm’ iddiasında ise, insanın içinden ‘koltuk nelere kadir’ diyesi geliyor.

Hele bir lafı var ki, evlere şenlik: ‘Çarşaflılar ikiyi ayrılır. İçi aydınlık olanlar, içi aydınlık olmayanlar. Çarşaflıların içinde de aydınlık düşünce ve duyarlı yürek bulunabilir.’

Bak sen! Neler de biliyor...

Meğer Deniz Bey; Sadece eski Marksist, Yeni Solcu, Anadolu Sol Kuramcısı, Kızıl Elmacı, Ergenekon Avukatı değil, eski ‘manifaturacı’ymış!

Çarşafın şeffafını, koyusunu birbirinden ayırt edebiliyor.

29 Mart son seçim

Deniz Baykal, geçtiğimiz 20 Temmuz’da 70 yaşı geride bıraktı. Allah sağlık, uzun ömürler versin. Ama siyasi ömrü hızla sona yaklaşıyor. Böyle giderse, gençlik yıllarında başladığı siyaset yolculuğunu başbakanlık koltuğuna oturamadan noktalayacak gibi gözüküyor.

Hizip laneti midir bilmem ama içinde ‘uhde’ kaldı.

O nedenle şimdi son kozunu oynuyor. 29 Mart yerel seçimleri bir yerde ‘Baykal’la yola devam mı, tamam mı?’ sorusuna verilecek cevabı ortaya çıkaracak. Solun biçilmiş evlatları kenarda Baykal’ın sandıktaki sonunu bekliyor.

Başarısızlığın tekrarı halinde ya Baykal’ı devirecekler ya da yeni oluşumla AK Parti’ye alternatif oluşturacaklar.

Sonuçları itibariyle rejim açısından da önemli bir sürece tanıklık yapacağız. Sandık yoluyla iktidar partisine alternatif oluşturamayan Baykal’ın koltuğunu korumak için bunalımdan beslenmeye çalıştığını, bu durumun ise rejim için tehdide dönüştüğünü görüyoruz.

Baykal’ın öyle kolay kolay pes etmeye niyeti yok. ‘Son keşfi, çarşaf’ demiştik. Yarın ‘takke, tekke’ demeye başlarsa hiç şaşmamak lazım.

Bakalım, 29 Mart’a kadar çarşaftan ne gibi sürprizler çıkaracak? Öyle görünüyor ki, bugün Çarşamba, çarşafa dolanacak..
ŞAMİL TAYYAR STAR

Devamını BURADAN okuyun...>>>

14.11.08

KILIÇDAROĞLUNDAN BIYIĞINA GÖRE MAKAS

Kılıçdaroğlu'nun yaptığına bak !

CHP'li üye: Partim seçimde usulsüz harcama yaptı... Kemal Kılıçdaroğlu: Yapacak bir şey yok !

CHP üyesi Ergün Fersoy, parti yönetiminin 120 bin YTL'yi usulsüz harcadığı iddiasıyla Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyurusunda bulundu. Fersoy, Genel Başkan Deniz Baykal, Genel Sekreter Önder Sav ve Kırıkkale İl Başkanı Aliye Gündüz hakkında Siyasî Partiler Kanunu'na muhalefetten işlem yapılmasını istedi.

CHP Kırıkkale Merkez İlçe Üyesi Fersoy, düzenlediği basın toplantısında Kırıkkale İl Teşkilatı'nın 2006, 2007, 2008 hesaplarının yargısal denetimden geçirilmesini istedi. Fersoy, 22 Temmuz seçimlerinde kullanılmak üzere Genel Merkez tarafından Kırıkkale İl Başkanlığı'na gönderilen 220 bin YTL'den 120 bin YTL'nin yasalara ve tüzüğe aykırı bir şekilde CHP milletvekili adayı Aliye Gündüz'e tutanakla verildiğini iddia etti. Fersoy, paranın Önder Sav'ın talimatıyla aktarıldığını öne sürdü. CHP üyesi, paranın usulsüz harcandığını ve partinin, iddiaları araştırmadığını ifade etti. Kırıkkale İl Saymanı Hülya Tunç'un da bu usulsüzlüğü genel merkeze noter yoluyla bildirdiğine dikkat çekti. Fersoy, Yargıtay Başsavcılığı'na 31 Ekim 2008'de suç duyurusunda bulunduğunu belirtti.Kemal Kılıçdaroğlu, 'yapacak bir şey yok' demiş
Fersoy, CHP Genel Başkan Yardımcısı Kemal Kılıçdaroğlu'na da tepki gösterdi. "Kılıçdaroğlu beni hayal kırıklığına uğrattı." diyen Fersoy, şöyle devam etti: "Kılıçdaroğlu'yla Meclis'teki makamında görüştüm. Bu yolsuzluğun üzerine gitmesini istedim. Ancak bana 'Yapacak bir şey yok' karşılığını verdi. Oysaki dürüstlük; yanlışlık, haksızlık ve yolsuzluk nerede varsa korkmadan onun üzerine gitmekle mümkündür. Sadece AKP'nin yolsuzluklarına değil, kendi içindeki yolsuzluklara da müdahale etmek dürüstlüktür."

Anayasa Mahkemesi, CHP'nin 1998 ile 2006 yılları arasındaki hesaplarında yaptığı incelemede bir milyon YTL'lik usulsüzlük tespit etmişti. Mahkeme, CHP ile Kanaltürk arasında imzalanan sözleşme ve 4 milyon YTL'lik para transferini ise yasalara uygun bulmuştu. Yargıtay Başsavcılığı, CHP'nin Friedrich Ebert Vakfı'ndan para yardımı aldığı iddiasıyla ilgili suç duyurusunu ise inceliyor.

ZAMAN


14.Kasım.2008

Devamını BURADAN okuyun...>>>

AKREDİTASYON VE YALAN HABERLER

Böyle üslup var mı?

Başbakanlık, 7 gazeteciye akreditasyon sınırlaması getirdi. Açıkçası, hangi kurum kaynaklı olursa olsun akreditasyonun her türlüsüne karşı çıkan biri olarak, bu uygulamayı doğru bulmadığımı belirtmek isterim.

Karar, gerekçesi ne olursa olsun yanlıştır.

Maalesef, ‘akreditasyon’ medyanın temel problemlerinden biridir. Bugün sadece başbakanlık değil, Genelkurmay’dan CHP’ye kadar birçok kurum ve kuruluş akreditasyon uygulamasına cevaz veriyor.

Burada üzücü olan, meslek kuruluşlarımızın soruna sadece ‘hükümet’ perspektifinden bakmasıdır. Sanki iktidar partisi akreditasyon uyguluyormuş gibi davranmak, iyi niyetli bir yaklaşım olmadığı gibi çifte standarttır.

Aynı şekilde hükümete ağır ithamları içeren haberlerin ödüllendirilmesi, sözgelimi asrın davası Ergenekon’la ilgili tek habere iltifat edilmemesi, Silivri’de ve TÜYAP’ta Ergenekoncuların saldırılarına maruz kalan gazetecilere sahip çıkmayıp başbakanlığın akreditasyon uygulamasına tepki gösterilmesi, çifte standardın bariz örneklerinden sadece bir kaçıdır.

Oysa doğru yaklaşım, hangi merkezden yükselirse yükselsin tüm haksızlıklara karşı meslektaşlarımıza sahip çıkılmasıdır. Üzülerek belirtmek gerekirse bu konuda meslek kuruluşları sınıfta kalmıştır.

O nedenle kamuoyunda itibar görmemektedir. Ayrıca haksızlığa maruz kalan birçok meslektaşım gibi bu kuruluşları bir ikisi dışında hiç ciddiye almadığımı ifade etmeliyim. Sözgelimi Basın Konseyi gibi...

Çuvaldızı kendimize batıralım

Bu temel tespiti yaptıktan sonra akreditasyon sınırlamasının, bir hayra vesile olmasını ve özeleştiri mekanizmasının işletilmesini teşvik edici sürece dönüşmesini ummak istiyorum. Buna çok ihtiyacımız var.

Neden mi? Anlatalım...

13 Mart 2005 tarihli Hürriyet’i satın alanlar, Demre Belediye Başkanı Süleyman Topçu’nun AK Parti’de krize yol açtığını okudular. Habere göre; Başkan Topçu, Ruslar tarafından hediye edilen Noel Baba heykelini kaldırtarak yerine plastik heykel diktirmiş, bu duruma tepki gösteren AK Parti Genel Merkezi başkana çok kızmış, durumunu MKYK’da ele almayı kararlaştırmış!

Oysa Başkan Topçu, AK Partili değil DYP’liydi.

17 Aralık 2006 tarihli Hürriyet’e bakanlar, ‘Tesettür Faciası’ manşetini gözlerine inanamayarak okudular. Habere göre; Çoban A.G, testislerinde şiddetli ağrı ve şişlik şikayetiyle Konya Numune Hastanesi’ne gitti. Acilen Ültrasona gönderildi. Tesettürlü Radyoloji uzmanı geri çevirdi! Ertesi gün yine ultrason çektirmeye gönderildi. Görevli olan ikinci tesettürlü kadın doktor da geri çevirdi!

Gazetenin Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök, 30 Ocak 2007 tarihli köşesinde bu haberin ‘yalan’ olduğunu açıkça itiraf etmek zorunda kaldı.

2007 yılı Nisan ayında AK Parti’de Cumhurbaşkanlığı adaylığı konusunun istişare edildiği dönemde Hürriyet’te yayınlanan bir haberde; MKYK Üyesi Egemen Bağış’ın Başbakan Erdoğan’ı aday olmaması konusunda uyardığı belirtiliyordu.

Bağış, o toplantıda yoktu, ABD’deydi.

Bu haberden kısa süre sonra 6 Haziran 2007 tarihli Hürriyet’te 1 Mart Tezkeresi’ne karşı çıkan Bayındırlık Bakanı Zeki Ergezen’in liste dışında bırakıldığı haber veriliyordu.

O tarihte liste açıklanmış ve Ergezen Bitlis’te 1. sıradaydı.

4 Ağustos 2008 tarihli Hürriyet’te bir ilginç haber daha vardı. Başbakan Erdoğan ve Milli Savunma Bakanı Gönül, Yüksek Askeri Şura’da ihraç kararlarına ‘şerh’ koymuştu!

Aynı gün şura kararları açıklandı. YAŞ’tan çıkan tek bir ihraç kararı yoktu. Haliyle ‘şerh’ de söz konusu değildi.

1 Ekim 2007 tarihli Akşam Gazetesi’nde de 28 Şubat sürecinde Sultanbeyli Belediyesi Mezarlıklar Müdürü olan ve o dönemde açıklamalarıyla tartışmalara neden olan İmdat Kaya’nın müridi (!) Emre Kahyaoğlu aracılığıyla Başbakan Erdoğan’dan yurda dönebilmek için izin istediği haberi vardı!

Halbuki İmdat Kaya, 3.5 yıldır Artvin’de yaşıyordu.

Başbakan Erdoğan’ın Ürdün’e Kral Abdullah ile Kraliçe Reina’yı barıştırmak için gittiğine dair ‘yalan’ haberleri ise saymıyorum.

Herhalde basın özgürlüğü, ‘yalan rüzgarı’ değildir.

Bir de ‘üslup’ meselesi var

Geçen Ramazan’da tanık oldum, Radikal Gazetesi’nin bir genç muhabiri, Başbakan Yardımcısı Hayati Yazıcı’ya soruyor: ‘Almanya’da Deniz Feneri davası sonuçlandı. Epeyi malı götürmüşler, nasıl değerlendiriyorsunuz?’

Allah aşkına, gazetecilikte böyle bir soru üslubu var mı?

24 yıllık gazetecilik hayatımda böyle bir tekniği hiç kimse bize öğretmedi. ‘Yeni dönem böyle’ diyorsanız, o zaman Genelkurmay brifinglerinde ‘Özür dileyerek’ başlanıp yöneltilen soruları, birilerinin bize izah etmesi gerekir.

Bu brifinglerde açıklama sahiplerini, ‘Efendim açıklamalarınız yanlış anlaşılabilir’ diyerek basın müşaviri gibi uyaran gazeteci arkadaşlarımızı da dikkatlerinize sunmak isterim.

Evet...

Akreditasyonlara tümüyle karşı çıkalım, isyan edelim, öfkemizi haykıralım. Ancak; Medya kuruluşları da kendine çeki düzen vermeli, meslek kuralları karargahlara göre esneklik taşımamalı, haksızlıklar, muhataplarının ideolojik kimliklerine veya çalıştıkları kurumlara göre ele alınmamalıdır.

Var mısınız?...
şamil tayyar star 14/11/2008

Devamını BURADAN okuyun...>>>

13.11.08

SİZEDE ARABİSTANA GİDİN DEMİŞLERDİ

Unuttunuz mu, size de bağırdılar, ‘Çekip gidin Suudi Arabistan!’a diye...

Tayyip Erdoğan'ın, tavlada bir parti bile yenilmeyi içine sindiremeyen merhum Turgut Özal'a çok benzeyen bir yanı var:
İnatçılık!
Dediğim dedikçi, umursamıyor.
Siyasette tehlikelidir böylesi...
Bugün tutar, yarın teper çünkü.
Erdoğan hem inatçı hem külhan.
Kasımpaşa'lılığa bayılıyor.
Özal da öyleydi.
Bazen üslubu olağanüstü irtifa kaybederdi. Hatta bir keresinde, siyaseti zerafetle yapmayı tarz edinmiş rahmetli Erdal İnönü'ye, "Gelsin bizim küçük Özal'la oynasın" diyebilmişti.
Şu günlerde Başbakan Erdoğan'ın inatçılığı bir sloganda daha kendini belli ediyor:
"Ya sev ya terket!"
Ben böyle demedim diyor.
Ne demiş?..
"Biz tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet dedik. Bunu beğenmiyorsa, beğendiği yere gitsin!"
Böyle demiş Sayın Başbakan.
Peki, Allah aşkına bu sözle, "Ya sev ya terket!" arasında ne fark var, söyler misiniz?
Geçelim.
Bu ülkeyi sevmek için, bu ülkede yaşamak için Başbakan gibi, devlet gibi düşünmek zorunda mıyım?
Hayır.
Özerklik de isteyebilirim.
Federasyon da isteyebilirim.
Ayrı bir devlet de isteyebilirim.
Yani ayrılıkçı da olabilirim.
Eğer bir ülkede demokrasi varsa, hem bunları isteyip hem de o topraklarda seve seve yaşamaya devam ederim. Başbakan da olsa, devlet de olsa kimse bana karışamaz.
Demokrasi düzeni budur.
Hukuk, insan hakları, özgürlükler düzeni bunu gerektirir.
Şiddeti dışlamak koşuluyla, terörü dışlamak koşuluyla, silahı siyaset aracı olarak reddetmek koşuluyla, eğer bir ülkede gerçekten demokrasi varsa, o ülkede hem yaşanır, hem de örneğin ille de 'tek devlet, üniter devlet' savunulmaz; özerklik de, federasyon da, ayrı bir devlet de, yani ayrılma hakkı da savunulur demokrasi içinde...
İtalya'ya bakın.
Başbakan Erdoğan'ı çok seven Başbakan Berlusconi'nin koalisyon hükümetindeki Başbakan yardımcısı Umberto Bossi'nin siyasal çizgisi 'ayrılıkçılık'tan geçer. Kuzey Birliği Partisi'nin lideri olarak zengin Kuzey İtalya'nın ayrı bir devlet olmasını savunur.
Britanya örneğine bakın.
Ayrılıkçı İskoç partisi vardır. Kendisi de sıkı bir İskoç olan Britanya Başbakanı Gordon Brown'ın İşçi Partisi 1999 yılından bu yana İskoçlara büyük 'yetki devirleri' yapmıştır merkezi devletten.
Britanya'daki bu düzenlemelerle devletin 'üniter' yapısı başkalaşmış, 'tekçi' niteliğinden federasyona geçişi yaşamıştır(*).
İspanya da farklı değil.
Bask milliyetçileri de, Katalan milliyetçileri de, Galiçya milliyetçileri de 'ayrılıkçı' siyaset anlayışlarını sürdürüyorlar. Ama çok büyük çoğunluğu demokrasi içinde... Şiddet ve terörü reddederek...Kanada örneği de farklı değil.
Qubec milliyetçiliği genel olarak demokrasi içinde kalarak siyaset yapıyor.
Belçika'ya bakın.
Valonlar'la Flamanlar, apayrı dünyaları ve ayrılıkçılıklarıyla aynı bayrak altında yaşamıyorlar mı?
Daha hafta başı, Savunma Bakanı Vecdi Gönül'ün bizdeki ulus-devlet adına tehcir ve mübadele güzellemesi yaptığı Brüksel, böyle bir ülkeye kaç yüzyıldır başkentlik yapmıyor mu?
Daha çok örnek verilebilir.
Bütün bu saydığım ülkeler, özerklikten, federasyondan, ayrılıkçılığa kadar giden hareketleri demokrasi, barış ve refah içinde yaşatabiliyorlar.
Başka çaresi de yok.
Demokrasi, barış ve refah, hiç kuşkunuz olmasın, şiddeti marjinalleştirmek ve ayrılıkçılığı da sistemin içinde makul biçimde yaşatmanın tek yoludur.
Ve hiç hayal kurmayın.
Türkiye'de Kürt milliyetçiliği var ve devam edecek. Türkiye'de ayrılıkçılığı, federasyonu savunan Kürtler var ve varlıklarını sürdürecekler. Bizde de bir Fransa'daki gibi 'üniter devlet' içinde yaşamaktan yana Kürtler -ki bugün çoğunluktalar- var ve olacak.
Kürtler bu toprakların insanıdır.
Ama şunu da bilin.
Tolerans ve tahammülden yoksun halde bas bas bağıran "Tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet" sloganıyla, Neo- Naziler'in "Ya sev ya terket!" zihniyetiyle, bu yüzyılda daha hâlâ 'tehcir' ve 'mübadele'ye güzelleme yapabilen kafayla ve çok acıklı "Sünnetsizler" edebiyatıyla barış ve demokrasi korunamaz.
Ancak ve ancak terörle şiddetin tuzağına düşülür, ayrılıkçılığın değirmenine daha çok su taşınır, çok daha fazla acılar çekilir.
Oy uğruna, seçim uğruna bu yollardan çok geçti Türkiye. Ama sonunda ne demokrasi kazandı, ne barış kazandı, ne de refah...
Sayın Başbakan;
Neden bu anlayışsızlık?
Siz değil misiniz, bu ülkede bir şiir okuduğu için daha 1990'larda hapse atılan, siyaset yasağına çarptırılan?
Siz değil misiniz, daha dün bu ülkede, eşiniz türbanlı olduğu için, "Çekip gidin Suudi Arabistan'a!" bağırışlarına muhatap olan...
------------------------
* Britanya'da Yetki Devri ve İskoçya Örneği; Hüseyin Kalaycı, ASAM Avrupa Uzmanı, Kasım 06.
13 Kasım Perşembe 2008 Hasan Cemal

Devamını BURADAN okuyun...>>>

ERGENEKONCULARDAN TEHDİT

BOMBALARI "POLİS KOYDU" DE

Ümraniye bombalarının bulunduğu evin kiracısı Ali Yiğit, Ergenekoncuların kendisine ezberletmeye çalıştıkları ifadeyi mahkemede bir bir anlattı...

Ergenekon davası devam ederken, Ümraniye'de ele geçirilen el bombalarının bulunduğu gecekonduda kiracı olarak oturan tutuksuz sanık Ali Yiğit, "Kemal Kerinçsiz, ifademi değiştirmem konusunda bana baskı yaptı" dedi.

Duruşmada söz alan tutuksuz sanık Ali Yiğit, bombaların sahibi olduğu gerekçesiyle tutuklu yargılanan emekli astsubay Oktay Yıldırım'ı 4 yıl önce dayısı aracılığıyla tanıdığını ifade etti. Yıldırım'ın 'Ali Yiğit'i tanımıyorum' ifadelerinin gerçeği yansıtmadığını belirten Ali Yiğit, "Oktay Yıldırım'la tanışıklığımı ispata hazırım. Oktay Yıldırım 2006 yılında açtığım manava gelip alışveriş yapardı. Bunun dışında dayımın benzin istasyonuna sık sık gelir, oradaki elemanlara karışırdı. Emniyetteki ifademde
Muzaffer Tekin'in de manavıma gelip alışveriş yaptığını söylemiştim.

Ancak daha sonra, Tekin'in gelmediğini anladım. Gelen kişi Tekin'e çok benziyordu. Babam çatıda bombaları bulunca ben de dayım Mehmet Demirtaş'a sordum. Dayım, 'O bombaları kimseye söyleme, onlar Oktay Yıldırım'ın. Bunu birileri duyarsa hepimizin başı ağrır' dedi. Babamın ihbarından 15-20 gün önce evi boşaltmıştım" dedi.BENİ TEHDİT ETTİLER

Yiğit, polislerin evi aradığını görünce kendisinin de yardım ettiğini ifade ederek, "Babamın ihbarından haberim yoktu. Cezaevindeyken Oktay Yıldırım ve dayım ifademi değiştirmem konusunda beni tehdit ediyorlardı. Ben de onlara 'Tamam siz haklısınız. Ne derseniz yaparsınız' diyordum. Ancak, arkalarından da yasal işlemleri yapıyordum. 15 gün önce Trabzon'daki evim aranmış. '10-15 yıl sonra Ali Yiğit de, siz de göreceksiniz' şeklinde tehditlerde bulunulmuş. Bir zorları varsa beni tehdit etsinler, ailemi
rahat bıraksınlar.

Tekirdağ Cezaevi'ndeyken Oktay Yıldırım bana bir avukat gönderdi. Avukat bana 'Senin avukatın ben olacağım. Oktay Yıldırım'ı kurtaracağız. Bombaları polis o eve koydu diyeceksin' dedi. Ben cezaevinden çıktıktan sonra da Kemal Kerinçsiz ısrarla beni arıyordu. Daha sonra Kerinçsiz'le Ümraniye'de bir balıkçıda buluştuk. Kerinçsiz, yanındakilerle beraber bana ifademi değiştirmem konusunda baskı yaptı. İfademi değiştirdiğim takdirde rahat yaşayacağımı da söylediler. 15 gün önce evimi kimin arayıp tehdit ettiğinin tespit edilmesini istiyorum" diye konuştu
aktifhaber.com

Devamını BURADAN okuyun...>>>

HÜRRİYET OKURLARINA YANLIŞ BİLGİ VERDİ

Bari Manşetten Vermeseydiniz!

Hürriyet gazetesi, son İstiklal Gazisi'nin vafatını manşeten vereyim dedi ama 'tarihi' bir hataya imza attı...

Hürriyet tarih'ten sınıfta kaldı. Son İstiklal Gazisi'nin haberinde büyük hata yaptı...

BU NASIL HATA!

Manşet haberin spotunu ise yazan sağolsun fena halde sallamış. Biraz allayıp-pullayalım demişler sanırız ama bir "skandal sallamaya" imza atmışlar...

Haberin spotunda altı çizili bölümde şunlar yazıyor; "Mustafa Birgöl, Harp Okulu'ndan mezun olduktan sonra Çanakkale'de görev yaptı ve kanlı çatışmalara katıldı"

Skandal sallamayı fark ettiniz mi?
Biraz matematik lazım...

Mustafa Birgöl 1903 doğumluydu...
Zaten haberde kendileri de yazmışlar 105 yaşındaydı diye...
Çanakkale savaşları ise 1915-1916 tarihlerinde oldu...
Şimdi 1915'den 1903'ü çıkarırsak ne kalır; 12 değil mi!..
Yani o tarihte 12 yaşındaymış son gazimiz...
Peki siz hiç 12 yaşında Harp Okulu mezunu gördünüz mü?
Dahası 12 'sinde bitirip de Çanakkale savaşına gideni duydunuz mu?
Hürriyet görmüş, baksanıza Birgöl'ü 12 yaşında Harp Okulu'ndan mezun edip bir de Çanakkale'ye savaşa göndermiş... Yetinmemiş bir de kanlı çatışmalara sokmuş...


O ZAMANLAR DAHA ORTAOKULDAYDI!

Hani atılır atılır da bu kadar mı desteksiz sallanır...
Mustafa Birgöl'ün yaşam öyküsünde Çanakkale savaşının "Ç"si bile geçmez... Geçemez de zaten büyük olasılıkla o tarihlerde o Bursa Işıklar Askeri okulunda okuyordu.
TARİHTEN SINIFTA ÇAKTILAR

Murat Bardakçı ayrıldıktan sonra anlaşılan Hürriyet'de tarih bilen kimse kalmamış... Son gazisinin hayatını ezbere bilmelerini kimse beklemiyor onlardan... Ama Anadolu Ajansı hayat öyküsünü geçmişti onu bir okusalardı... Hadi bunu da yapmadılar, özgün bir şey yazalım dediler en azından bir Google'dan hayatını araştırsalardı. Malum "google eart'den Türkiye'yi bölünmüş gösteren haritaları bulup kullanıyorlar ya... Yabancı değiller oraya...

HÜRRİYET İÇİN HAYAT HİKAYESİNİ VERELİM

Hadi biz bir iyilik yapalım...
Hürriyet'e son gazinin hayat öyküsünü verelim...
Cuma günü son yolculuğuna uğurlanacak...
En azından o gün kalkıp yalan-yanlış şeyler yazmasınlar...

Bu da bizim size kıyağımız olsun...
Buyrun SON MUSTAFA'NIN HAYATI;

"İstanbul Üsküdar'da 1903 yılında doğan Mustafa Şekip Birgöl'ün babası ve dedesi, deniz subayıydı. İlkokulu Hasanpaşa, ortaokulu Bursa Işıklar Askeri Okulu'nda, liseyi Edirne Kuleli Askeri Lisesi'nde okuyan Mustafa Şekip Birgöl, daha sonra Harp Okulu'na girdi. Birgöl, 7 kuşaktan deniz subayı olan dedelerinin aksine, 15. Fırka 45. Alay'dan Piyade Mülazım (Asteğmen) rütbesiyle Afyon Cephesi'nde Kurtuluş Savaşı'na katıldı.

Büyük Taarruz'da da bulunan Mustafa Şekip Birgöl, düşmanın İzmir'de denize dökülmesinin ardından Samsun'daki kıtasına döndü. 1928 yılına kadar Samsun'da görev yapan Birgöl, daha sonra Sarıkamış, Bayburt ve Muğla'da görev yaparken, Kurtuluş Savaşı'ndan sonra çıkan bazı ayaklanmaların bastırılmasında fiilen görev yaptı. Çanakkale Eğitim Alayı, Ezine Dağ Tugayı ve Gelibolu 4. Tümen'de de görev Yapan Mustafa Şekip Birgöl, 13 Eylül 1952'de albaylıktan emekli oldu.

(gazeteciler.com)

Devamını BURADAN okuyun...>>>

12.11.08

HAŞİM KILIÇ KİMDEN KORKUYOR

Korkuyor


Dehşete düşüyorum tabii.
Ama beni dehşete düşüren, “dehşetli şeyler” olmuyor.
Beni sükûnet ve doğallık ürpertiyor.
Siz bir ülke düşünün ki orada Anayasa Mahkemesi Başkanı, anayasa hakkında konuşmaktan çekinsin, “bu konuda konuşmaya cesaretim yeter mi, bilmiyorum” desin.
Bir ülkede anayasa hakkında Anayasa Mahkemesi Başkanı da konuşamazsa, kim konuşur?
Herhalde hiç kimse.
Anlayacağınız hiçbirimiz, hayatımızı tanzim eden anayasa hakkında fikir söyleyemeyeceğiz.
Söylemek istersek de “cesaret” toplamamız gerekecek.
Üstelik bu durum da gerek mahkeme başkanı tarafından, gerekse toplum tarafından çok doğal karşılanacak.
Bana sorarsanız, bu, yaşadığımız ülkedeki durumun özetidir.
Kendi ülkemizde, bizi, hepimizi, kendi ülkemiz, kendi geleceğimiz, kendi anayasamız hakkında konuşmaktan “men eden”, bizi korkutan bir “güç” var.
Bu “gücün” yasal bir tarifi, yasal bir yeri yok.
Kara Göl’ün Canavarı gibi bir şey bu.
Aniden çıkıyor ve kızdığını yiyor.
Anlayabildiğim kadarıyla kafamızdaki “görüntü” tam da böyle bir şey.
“Güç gelir, bizi yer.”
Böyle düşündüğümüz, böyle korktuğumuz sürece o “güç” gelir ve bizi yer gerçekten. O korku yüzünden her türlü saçmalığa boyun eğeriz.
Bilkent Üniversitesi, “anayasalardaki değiştirilemez ilkeler” başlıklı bir sempozyum düzenlemiş.
Türk ve Alman konuklar bu konudaki görüşlerini açıklamışlar.
Anayasa Mahkemesi raportörü Osman Can, çok “cesur” bir konuşma yapmış.
Can, “her anayasa değişikliğinin anayasaya, her yasa değişikliğinin de yasaya aykırı olduğunu, ancak parlamentolardaki bu aykırılıkla değişimin ve ilerlemenin sağlanacağını” anlatmış.
Bir Alman uzman da ona katılmış.
Biliyorsunuz, bizim anayasamızda “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” maddeler bulunuyor.
Böyle “değiştirilemez” maddeler Alman anayasasında da varmış.
İki anayasada da değiştirilemez maddeler bulunması, bu durumu “demokrasiye ve hukuka” uygun hale getirmiyor elbette.
Birincisi, bu maddelerin “değiştirilemeyeceğine” kim karar verdi?
Eğer bir ülkenin anayasasında “değiştirilemez” maddeler varsa, o ülkenin egemenlik hakkı kısıtlanmış olmaz mı?
Hangi güç bir parlamentoya “sen bunu değiştiremezsin” diyebilir?
Diyebilen her kimse, o, parlamentodan daha güçlü ve yetkilidir.
Parlamentodan üstün olan, milletten de üstündür.Parlamentodan ve milletten daha üstün gücün bulunduğu tek rejim ise diktatörlüktür.
Ben bunu söylediğimde insanların “ne yani, Türkiye diktatörlük mü” diye sormayacağını ama “peki Almanya da mı diktatörlük” diye soracağını biliyorum.
Almanya’da demokrasiye aykırı “değiştirilemez” maddeler bulunmasına rağmen orası “diktatörlük” değil, çünkü bu maddeler hakkında “korkmadan” konuşabiliyorlar.
Biz konuşamıyoruz.
Ya korkuyoruz... Ya da konuşabilmek için “cesaret” göstermemiz gerekiyor.
Bizim rejimimizi bir “diktatörlüğe” benzeten de bu “korku” zaten.
Anayasadaki “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” maddelerin anayasada kalıp kalmamasından daha önemli olan, bu maddeler hakkında konuşamamamız.
Niye tartışamıyoruz biz bu maddelerin değiştirilip, değiştirilemeyeceğini?
Bir şey “teklif etmemize” gerek yok, konuşabiliriz.
Ama konuşanın büyük bir ihtimalle başı derde girer.
Çünkü o “değiştirilemez” maddeler arasında “laiklik” maddesi yer alıyor.
Halbuki tam da o maddenin konuşulması gerekiyor.
Çünkü bizim anayasamızdaki “laiklik” maddesi, bu ülkenin gerçekten laik olmasının önündeki en büyük engel.
Artık bunu herkes biliyor, burası laik değil, burada din ve devlet işleri birbirinden ayrılmıyor... Burada devlet, her şeyi denetimine aldığı gibi dini de denetimine alıyor.
Normalde “caminin imamı” olması gerekirken, burada “devletin imamı” var.
Cumaları camilerde “devletin görüşleri” okunuyor.
Bakanlar Kurulu’nda hatim indirilmesiyle, camilerde devlet görüşlerinin okunması arasında, sizce laiklik açısından nasıl bir fark bulunuyor?
Hiç bir fark yok bence.
Burada kendi toplumundan korkan bir devlet ve kendi toplumundan korkan “devletçiler”, kendi korkularının üstesinden gelebilmek için toplumu korkutuyorlar.
Onlara göre bu toplumu kendi haline bırakırsan ya şeriatçılar gelir, ya bölücüler.
Cumhuriyet kurulalı seksen küsur yıl oldu, hâlâ bu toplum şeriat ve bölünme yanlısıysa, cumhuriyetin kurduğu sistem hiçbir işe yaramıyor demektir.
Demek ki, bunca yıl bu devlet, bu halka “şeriattan ve bölünmeden daha iyi bir şey” sunamadı.
Bunca zaman yapamadığını bundan sonra yapabilecek mi?
Niye yapsın?
Anlaşılıyor ki daha binlerce yıl bu devlet bu toplumu ezecek, ona “şeriattan ve bölünmeden” daha iyi bir hayat tarzı sunamayacak ve bunun konuşulmasını yasaklayacak.
Bunu da hep birlikte “doğal” karşılayacağız.
Beni dehşete düşüren de bu doğallık zaten.
ahmet altan taraf 11 / 11 /2008

Devamını BURADAN okuyun...>>>

BAŞBAKAN'IN CESARETİ YETİYORSA

Başbakanın cesareti yetiyorsa...

Bu işleri çok iyi biliyorlar.
Bizans’tan beri bunlarla uğraşıyorlar.
Göz boyamada çok mahir olan hokkabazlar gibi “meselenin özünü” gözden kaybedip, artık neredeyse genlerine işlemiş bir “çürütmecilikle” konuyu saptırmaya uğraşıyorlar.
Biz Aktütün baskınıyla ilgili belgeler yayınladık.
Bu baskın hazırlığından Genelkurmay’ın “görüntülerle” haberdar olduğunu söyledik.
Genelkurmay’ın bu baskını “naklen” seyrettiğini yazdık.
Ve, sorduk:
“Orada o 17 çocuk neden öldü?”
“Neden o çocukları koruyamadınız?”
“Bunda kimin ihmali ve sorumluluğu var?”
Genelkurmay, baskını “naklen izlediğini” kabul etti ama “görüntüler” konusunda pek dişe dokunur bir açıklama yapamadı.
Baskında hayatını kaybeden 17 askerin hesabını hükümetin ve parlamentonun sorması gerekiyordu.
Ama hükümet “hesap sormak” yerine başka bir davranış biçimini tercih etti.
Başbakan, Genelkurmay Başkanı’nın yanında yer alıp bizimle tartışmaya girdi.
Parlamento da sustu.
Şimdi başka bir şey daha öğreniyoruz.
“Başbakana çok yakın” çevreler bir söylenti yayıyorlarmış.
Dün Milliyet gazetesinde Can Dündar yazdı.
“Başbakanın çok yakınındaki bir isimle” karşılaşmış Dündar, başbakanın yakını, Aktütün ve Taraf gazetesi konusu açılınca, “Sizce sınırdaki askerî bir operasyonun görüntülerini kim sızdırmış olabilir” diye sormuş.
Devamını Dündar’ın yazısından aynen alayım izninizle:
“Peşpeşe sorular sorarak beni kendi cevabına yönlendirdi.
‘Genelkurmay sızdırmış olamayacağına göre’ kim olabilirdi?
Bölgede faaliyet gösteren iki güç vardı:
ABD ve İsrail...
Bilgiler sadece bu ikisinin elinde olabilirdi.
‘Bunu doğru sayarsak ortada çok daha vahim bir durum var demektir’ dedim.
‘Aynen öyle’ dedi.
‘Askerin sızıntının kaynağını bulmuş olabileceğini’ söyledi.
‘Başbakan belki de Genelkurmay Başkanı’nın çıkışını savunurken kimi yabancı servislere tepki göstermek istemiştir’ dedi.”
Dündar’ın yazısı böyle.
Dündar, böyle bir yalanı uyduracak değil herhalde.
“Başbakanın çok yakını” her kimse bu aşağılık yalanları o uydurmuş olmalı.
Şimdi, baştan aşağı tuhaflıkla dolu bu açıklamaya şöyle bir yakından bakalım.
“Başbakan Genelkurmay Başkanı’nı korurken kimi yabancı servislere tepki göstermek istemiştir,” diyor.
Yani “yabancı servislerle işbirliği yapan biziz”, başbakanın bu yakınına göre.
“Yabancı servislerle” bizim niye bir ilişkimiz olsun, onlarla işbirliğini siz yaparsınız.
Güneydoğu’daki istihbaratı Amerikan servislerinden alan siz değil misiniz?
Niye Güneydoğu’yu karıştıracağını düşündüğünüz bir güçle işbirliği yapıyorsunuz?
Amerikalılara güvenmiyorsanız niye onlarla müttefiksiniz?Güveniyorsanız, neden “olayın özünü” saklayabilmek için böyle laflar uyduruyorsunuz?
Başbakanın yakınının aklına, niye o 17 çocuğun nasıl ve neden öldüğü gelmiyor da, olayın nasıl sızdığı geliyor?
O çocukların ölmüş olmasının hiç mi önemi yok?
Niye olayın sızması bu hükümet için çocukların ölümünden daha önemli?
Böyle sefilce yalanlarla alttan alta dedikodular yaymak, Genelkurmay’a hesap sormaktan daha kolay mı geliyor size?
Askerle uzlaşmak için iftira atmaya da mı razısınız?
Ortada hesabı verilemeyen bir baskın ve on yedi ölü çocuk var, böyle karalamalarla, kaypak imalarla, yalanlarla bunun üstünü örtemezsiniz.
Genelkurmay’ın gözüne girebilmek için bu yalanları uyduruyorsanız size acırım.
Siz, gidin de Genelkurmay’a sorun o belgelerin “kaynağı” ne diye.
Biz, gazetede yayınladığımız bütün görüntüleri, Genelkurmay Askerî Savcılığı’nın talebi üzerine Genelkurmay’a gönderdik.
O belgelerin, görüntülerin, raporların hepsi “Türk malıdır”.
Genelkurmay’a gönderdiğimiz gibi isteyen herkese de o görüntüleri veririz.
Bakarlar, görürler.
Kendimizi çok fazla ciddiye alma gülünçlüğüne düşmeyiz ama Taraf Gazetesi’nin şu sırada devlet tarafından çok yakın bir şekilde izlendiğini tahmin etmek için fazla bir akla ihtiyaç yok.
Bizim nasıl gazetecilik yaptığımızı biliyorlardır.
Peki, bunu bilmelerine rağmen neden “başbakanın çok yakını” böyle bir çürütmeciliğe sapıyor, böyle yalanlar uydurup yayıyor?
Hem kim bu “başbakanın çok yakını”?
Başbakanın bu kadar yakınında olan yalancı kim?
Bu yalanları “başbakanın emriyle” mi yayıyor?
Kendi başına mı uyduruyor bunları?
Hesabı ne, amacı ne?
Başbakan dürüst biriyse, ya açıkça çıkıp “evet, ben söyledim gazetenin belgeleri yabancı servislerden aldığını, işte bunlar da iddiamın kanıtı” desin...
Ya da “yanındaki” yalancının kimliğini açıklasın.
Ya da, Can Dündar, hiç tahmin etmem ama, söylenmemiş cümleleri söylenmiş gibi yazdıysa bunu belirtsin.
Böyle Bizans usulü çürütmeciliklerle gerçeklerin üstünü örtemezler.
Siyasi iktidarın görevi, o 17 çocuğun nasıl öldüğünü ortaya çıkartmak...
Yalanlar yayarak bu facianın üstünü örtmek değil.
Biz açık, net ve dürüstüz.
Şimdi başbakan da dürüstçe davransın.
O “yakının” kimliğini ve amacını açıklasın.
Sonra da cesareti yetiyorsa, bizim sorduğumuz soruyu bir de kendisi sorsun:
O 17 çocuk neden öldü?
ahmet altan taraf 12/11/2008

Devamını BURADAN okuyun...>>>



Snap Shots

Get Free Shots from Snap.com
 
^

Powered by BloggerAK Medya Haber Yorum Analiz by UsuárioCompulsivo
original Washed Denim by Darren Delaye
Creative Commons License