27.9.09

ATASOY TOLON'UN HUZURUNDA

Hurşit Paşa’ya gittim


Hurşit Paşa’ya gittim Adlî Tıp’ı anlattım
Sevil Atasoy, Birinci Ordu Komutanı olduğu dönemde Org. Tolon’a, Adlî Tıp’la ilgili bilgi verdiğini açıkladı. Taraf’a konuşan İstanbul Üniversitesi Adlî Tıp Enstitüsü eski Başkanı Atasoy, Ergenekon dosyasına giren 47 sayfalık raporu kendisinin yazmadığını söyledi: Bilgiler bana ait. Gönderen Ümit Sayın... Eegenekon sanığı Tolon’a kurumla ilgili bilgi verdiğini doğrulayan Atasoy ‘Kaygılarımı aktardım’ dediAdlîTıp uzmanları hakkında kimi bilgileri rapor haline getirerek dönemin 1. Ordu Komutanı, Ergenekon’un tutuksuz sanığı emekli Orgeneral Hurşit Tolon’a gönderdiği iddia edilen eski İstanbul Üniversitesi Adlî Tıp Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Sevil Atasoy, Taraf’a konuştu.
Görev süresinin uzatılmaması üzerine Enstitü’ye ilişkin kaygılarını anlatmak için Ergenekon’un tutuklu sanığı Doç. Dr. Ümit Sayın’la birlikte Hurşit Tolon’u ziyaret ettiklerini kabul eden Atasoy, “Tolon Paşa’ya akıl danışmak için görüştüm. Ancak hiçbir şekilde yazılı bir rapor vermedim” dedi. Atasoy, rapor konusunda Ümit Sayın’ı suçladı.
BM Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu Başkanı olan Atasoy’la hakkında ortaya atılan iddiaları konuştuk.

Adlî Tıp uzmanlarını “fişleyerek” bunu bir rapor halinde 1. Ordu Komutanlığı’na yazdığınız iddia ediliyor. Bu iddia doğru mu?
1. Ordu Komutanlığı’na, herhangi yazılı bir rapor vermedim. 18 yıllık müdürlüğüm süresince de, kimse benden bu nitelikte bir rapor istemedi. İstanbul Üniversitesi Adlî Tıp Enstitüsü’nün kuruluş amaçlarının farklılaştırıldığı kaygısıyla dönemin 1. Ordu Komutanı Hurşit Tolon ile kaygılarımı paylaştığım doğrudur. Raporun 2. bölümümün C. kısmında yer alan, Şebnem Korur Fincancı ile Sermet Koç’un beni ziyaret ettiklerine ve tıp fakültelerine bağlı Adlî Tıp Anabilim Dalı ile üniversiteye bağlı Adlî Tıp Enstitüsü’nün birlikte bu kurumu oluşturmasını teklif etmelerine ve benim de bu teklifi reddettiğime ilişkin bilgi bana aittir. Bunun dışında raporda geçen diğer bilgiler ve asıl 47 sayfa olan asıl raporu yazılı bir biçimde ben vermedim.

Hurşit Tolon ile görüştüğünüzü söylüyorsunuz. Neden başka biriyle değil de Hurşit Tolon’la görüştünüz?
Akıl danışmak için görüştüm. Savcılığa, polise gidersem suç duyurusu olurdu.
Akıl danışmak için gittim. Rektöre gitmedim. Yeni seçilmişti ve atamaları da kendisi yapmıştı... Bakın, yeni yapılanmaya ilişkin kaygıları sadece ben değil Enstitü’de görevli çok kişi de dillendirmeye başlamıştı. İçimizde ‘nereye gidelim, kime anlatalım’ diye bir tartışma yaşanıyordu. İsmini şu an hatırlamadığım bir kişi bana bu kaygıları 1. Ordu Komutanı’na söylememin iyi olacağını anlattı. Biz bu fikre çok kalabalık bir grup olarak vardık. Tartışmalar sonucunda Hurşit Tolon Paşa ile görüşmeye karar verdik.

Hurşit Tolon ile ilişkinizin boyutu neydi?
Hiçbir ilişkim yoktu. Daha önce hiç görmemiştim, daha sonra da görmedim. Onu tanıyan Ümit Sayın’dı.

Kendisine neler anlattınız?
Bakın, benim Enstitü’deki doğal sürem bitmişti. Benim yerime Enstitü içinde bulunan nice öğretim üyesinden hiçbiri atanmayıp, tümüyle dışarıdan bir ekip görevlendirildi. Bu ekip de salt Adlî Tıp uzmanlarından oluşuyordu. Bunlar otopsi ve insan muayenesi yapmak gibi bizimle hiç ilgisi olmayan alanlara gireceklerini gazetelerde beyan ettiler. Bunun arkasında başka bir plan olduğunu düşündüm. Bu plan benim karşı çıktığım alternatif bilirkişilikti. Yani Adlî Tıp Kurumu’na karşı, iki anabilim dalı ile enstitünün biraraya getirilerek, Adlî Tıp Kurumu’nun bütün işlevlerini sırtlamasını anlamsız buldum. Mümkün olmayacağını düşündüm. Ve hali hazırdaki yasalara karşı buldum. Bu kaygılarımı Hurşit Tolon’a aktardım. Adlî Tıp Entitüsü her ne kadar Adlî Tıp ise de, otopsi ve insan muayenesi gibi alanlara girmesinin ve Adalet Bakanlığı Adlî Tıp Kurumu’na alternatif oluşturmasının mümkün olmadığını söyledim. Başka bir şey söylemedim.

Kaygılarınız ideolojik miydi yoksa mesleki kaygılar mıydı?
Ben, mesleki kaygılarımı kendisiyle paylaştım. Enstitü’nün kuruluş amacından sapacağını söyledim. Bu kişilerin Enstitü’ye gelenlerin bu konuların uzmanı olmadıklarını söyledim. Ancak hiçbir şekilde bu kişiler hakkında ‘şu fraksiyondandır bu fraksiyondandır’ şeklinde bir şeyler anlatmadım.

Ancak raporda üç meslektaşınız hakkında bilgiler var...
Bunlarla benim bir ilgim yok. Arkadaşlarımızı fişlemek ya da onları düşman görmek gibi bir kaygım yok. Ben, ‘bu böyleymiş, o şöyleymiş’ diye kimseyi yıpratmadım. Raporda ismi geçen kişiler o dönemde beni ziyaret ettiler. ‘Gel beraber yeni bir oluşum yapalım’ dediler. Reddettim. Adlî Tıp Kurumu’na alternatif yeni bir oluşum için altyapı ve personelimizin olmadığını söyledim.

Raporla birlikte hakkınızda iddialar ortaya atıldı. Ne yapmayı düşünüyorsunuz?
Hukukî olarak ne yapılması gerekiyorsa onu yapacağım. Bu raporu ismimi kullanarak kaleme alan birisi var.

Kimden şüpheleniyorsunuz?
Ümit Sayın’dan. Ben bu bilgileri gönderiyormuşum gibi kendisi götürdü. Ümit kendi adının yanı sıra benim adımı kullanarak abarttı. Benim ismimi kullanarak hazırladığı rapora önemli hale getirdi. Daha çok ciddiye alınmasını sağladı. Adını anmak istemediğim ancak anmak zorunda kalacağım Ümit Sayın’ın askerlerle olan bağlantısını biliyoruz. Benim onunla yaptığım chat kayıtları var. Ümit Sayın ile 25 Haziran 2005 tarihinde yaptığım yazışmada ‘Öyle bir rapor hazırladım ki küçük dilinizi yutacaksınız“ dedi. Bunu bana, raporun üzerindeki tarihten sonra söylemesi dikkat çekicidir.

Ama resmî yazışmada raporu sizin yazdığınız belirtiliyor.
Resmî yazışmaya bir şey dediğim yok. Bu insanlara ismimi ne şekilde empoze ettiğini söylüyorum. Bakın ben, Hurşit Tolon Paşa’ya Ümit Sayın ile birlikte gittim. Paşa ile görüştük. Paşa bizden yazılı bir şey istedi. ‘Sözlü olarak anlattıklarımızı yazın’ dedi bize. Ancak ben kendisine yazılı bir şey vermedim. Demek ki kendisine giden yazılı rapor buymuş. Bu yapılırken de benim ismim kullanılıyor.

Hurşit Tolon sizden yazılı olarak ne istedi?
Ben oraya Ümit Sayın’la birlikte gittim. Orada adını bilmediğim başka birisi daha vardı. Tanımadığım o asker bizi aşağıya kadar uğurladı. ‘Ümit Sayın ile irtibatta kalacaklar’ dediler, ayrıldık. Onlar bu irtibatı sürdürdüler. Ümit Sayın’ın da bir şey yazdığı ortadadır. Yani Ümit Sayın beni kullandı. Bunu kullananların asker olduğunu sanmıyorum. Ümit, ‘Ben yazdım’ dememiştir. ‘Bunu hoca göndermiştir’ demiştir.

Peki, askeri istihbarat buna nasıl inanmış?..
Bunlar birinin oyununa geldiler. Tolon ya da adamlarından biri bana bu konuda bir şey sormadı. Ümit Sayın’a güvenmişlerdir. Bu nedenle benimle konuşarak yeniden teyit ettirmemişlerdir.

Hurşit Tolon’un Hürriyet’te yazmanız için tavsiyede bulunduğu iddia ediliyor...
Benim, Ertuğrul Özkük ile olan muhabbetim eski bir zamana dayanır. 2000 yılında Özkök’ün isteğiyle özel yazılar yazmaya başladım. 2005’ten sonra Enstitü’den part time ayrıldıktan sonra yazı yazmam için ısrarcı oldu. Benim için birinin ricacı olmasına ihtiyacım yok. Benden habersiz de Tolon Paşa’nın bu tavsiyede bulunduğunu da zannetmiyorum. Meslekî birikimim nedeniyle, hiçbir gazeteden böyle bir ricada bulunmaya ve bulundurtmaya ihtiyacım yoktur.

O günlere baktığınızda şu an neler düşünüyorsunuz?
O döneme bakan sadece ben değilim. İ.Ü Adlî Tıp Enstitüsü’nde çalışan hepimiz o döneme bakıyoruz. Gerçekten anlamamış olduğumuzdan dolayı gayet hayıflanıyorum. Bir anlamda kullanılmış olduğumuzu düşünüyorum. Bilemedik. Ümit Sayın’ın meğer farklı amaçları varmış. Bunu anlayamamışız. Enstitü’ye ait o zaman taşıdığım bu kaygılarımın da yersiz olduğunu gördüm. Çünkü Enstitü hiçbir zaman başka bir yere gitmedi.

"Mısır Çarşısı için ‘bomba’ demedik"
Prof. Dr. Atasoy, kendisinin başkanlığında sosyolog Pınar Selek’in iki buçuk yıl cezaevinde kalmasına neden olan “Mısır Çarşısı” patlamasına ilişkin hazırlanan rapor hakkında ise şunları söyledi: “Adli dosyayı incelerseniz, raporlararası tenakuz olmadığını görürsünüz. Çünkü, savcılık talebiyle olay yerinden delil toplayan İstanbul Üniversitesi Adlî Tıp Enstitüsü idi. Bu deliller, Enstitü’den başka hiçbir yerde incelenmedi. Bu nedenle, karşılaştırılabilir raporlar yoktur. Enstitü müdürü olmam nedeniyle, bu ekibin başındaydım. Ancak delillerin analizleri laboratuarlarda görevli uzmanlarca yapıldı. Haberinizde de yer aldığı gibi, raporumuz, azotlu, ancak niteliğini belirleyemediğimiz bir maddenin değişik malzemeler üzerinde tekrarlaması nedeniyle, daha ileri araştırmalar yapılması gerektiğini belirten ve otopsilerin yapıldığı Adalet Bakanlığı Adlî Tıp Kurumu’nca, gaz patlama olasılığını araştırmak için, kanda ve organlarda nelerin yapılması gerektiğini sıralayan bir yol haritası niteliğindedir. Patlamanın bombadan kaynaklandığı söylenmemiştir.”

Atasoy’un adı raporda böyle geçiyor
Birinci Ordu Komutanlığı tarafından hazırlanan 11 Temmuz 2005 tarihli yazının giriş bölümünde Prof. Dr. Sevil Atasoy hakkında şu bilgiler yer alıyor: “İstanbul Üniversitesi bünyesinde bulunan Adli Tıp Enstitüsü’nün 1987 yılından beri müdürlüğünü yapan Prof. Dr. Sevil Atasoy’un 26 Mayıs 2005 tarihinde dolan görev süresinin uzatılmayarak yerine Prof. Dr. İmdat Elmas’ın vekaleten göreve getirilmesi üzerine; Prof. Dr. Sevil Atasoy tarafından İstanbul Üniversitesi’ndeki kadrolaşma, bu kadrolaşmanın şekli, ideolojik yönü, amacı ve sonuçları ile ilgili iddiaları içeren, bu iddiaları belgelerle destekleyen EK’lerden oluşan bir rapor alınmıştır.” Taraf/BURHAN EKİNCİ - Istanbul - 27.09.2009

Devamını BURADAN okuyun...>>>

ALBAY ÜÇOK HAYAT KADINLARIYLA

Karargâh evleri savcısı tutuklandı

İstanbul'da bir suç örgütüne yönelik düzenlenen operasyon kapsamında gözaltına alınarak adliyeye sevk edilen Hakim Albay Ahmet Zeki Üçok tutuklandı.

Hikmet Ustaya ifade verdi
Beşiktaş'taki İstanbul Adliyesi'ne sabah saatlerinde, İstanbul Merkez Komutanlığı'na bağlı sivil giyimli askerler gözetiminde, sivil araçla getirilen Üçok, Cumhuriyet Savcısı Hikmet Usta'ya ifade verdi.

Üçok, saat 20.30 sıralarında, ''suç örgütü üyeliği'' ve ''yağmaya azmettirmek'' iddiasıyla tutuklanması istemiyle nöbetçi mahkemeye sevk edildi.İstanbul Nöbetçi 10. Ağır Ceza Mahkemesi'nde hakim karşısına çıkan Üçok, tutuklandı.

Aynı operasyonda gözaltına alınan 13 kişinin ise pazar günü adliyeye sevk edileceği öğrenildi.


AA


Cezaevine konulan Albay Üçok'u 'görevli' hayat kadınlarıyla gösteren şok fotoğraf.

Hava Kuvvetleri Askeri Savcısı Üçok’u cezaevine götüren“yağmaya teşvik” suçunun ayrıntısı ortaya çıktı.
Üçok’un, hakkında çürük soruşturması yürütülen zenginlere çete aracılığıyla şantaj yaptığı belirlendi. Listede Fenerbahçe Başkanı da varmış...

Sahte çürük raporu operasyonunda gözaltına alınan ve çıkarıldığı mahkemece tutuklanan Hava Kuvvetleri Askeri Savcısı Ahmet Zeki Üçok'a yöneltilen suçlamalar ortaya çıktı. Çetedeki kod adı 'Bamya' olan Üçok'un çete üyeleriyle Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım'a şantaj yapmayı planladığı belirlendi.

'10 MİLYON ALALIM'

Hasdal Askeri Cezaevi'ne gönderilen Üçok'un bulunduğu organize suç örgütüyle ilgili geçtiğimiz yıl ağustos ayında İstanbul Emniyeti’ne gelen ihbar üzerine polis çalışma başlattı. Savcının koordinasyonunda yürütülen soruşturmayı derinleştiren ekipler, rüşvet karşılığı arazi yolsuzluğu, tehdit, şantaj ve askerlik işlemlerinde sahte çürük raporu gibi suçların çete tarafından işlendiğini tespit etti. Liderliğini Murat Tugay Tepe'nin yaptığı çetenin üyesi Üçok'un, görevi gereği bilgi sahibi olduğu çürük raporunda sorunu olan ve özellikle zengin kişilerin isimlerini çeteye verdiği iddia edildi.

Üçok'un ismini verdiği kişilere şantaj yaptığı öğrenildi. Üçok'un, Türk Ceza Kanunu'nda yer alan 'yağmaya teşvik' suçunu işlediği ve tutuklanmasına da bu suçlamanın neden olduğu öğrenildi. Çetenin en çarpıcı skandalı ise, sahte çürük raporu alarak askerliğini yapmadığı iddiasıyla Aziz Yıldırım'a yönelik şantaj girişimi oldu. Üçok'un yürüttüğü sahte çürük raporu soruşturmasına Yıldırım'ın da adı karıştı.

Tepe ile görüşerek Yıldırım hakkında bilgi veren Üçok’un, "10 milyon lira alalım mı?" ifadeleri dinlemeye takıldı. Üçok'la görüşmenin ardından çetenin Yıldırım'la irtibata geçerek adının iddianameden çıkarılması karşılığında 10 milyon lira haraç istemeyi planladığı öğrenildi. Çetenin Yıldırım'a şantaj planının savcılığın delil dosyasına girdiği belirtildi.

HADES'E ÇÜRÜK RAPORU

Çetenin maddi menfaat karşılığı sanat camiasından bazı şahıslara sahte çürük raporu ve tavassutta bulunduğu belirlendi. Çete elemanlarının Selena dizisinin "Hades" isimli kötü adamı oynayan sanatçı Sinan Çalışkanoğlu'na GATA'dan çürük raporu alınması konusunda kolaylık sağladığı öğrenilirken, skandalla ilgili belgelerin dosyanın delilleri arasında yer aldığı ifade edildi.

ÇETEDE iŞ BÖLÜMÜ

Yağmaya teşvikle suçlanan Üçok'un sorgusunu yapan Cumhuriyet Savcısı Hikmet Usta tarafından çürük raporları, tehdit ve şantaj iddialarına ilişkin ifadesi alındı. Ayrıca operasyon kapsamında organize suç örgütü üyelerini teknik takibe alan savcılık ilginç gerçekle karşılaştı.

Çete lideri Tepe ile Hakim Üçok'un teknik takipten korunmak amacıyla sadece birbirleriyle görüştükleri telefon hatlarının olduğu tespit edildi. Çeteyle irtibatlı Üçok dışında emekli binbaşı S.S., 2 astsubay, 3 hayat kadını ve ASAL'da görev yapan 2sivil memur ile 4 kişi gözaltına alındı. ASAL'da görevli 2 sivil ile diğer 4 kişinin çürük raporu temini için zenginler ve sanatçılarla görüştükleri iddia edildi. Gözaltına alınan hayat kadınlarını ise bazı kişilere gönderdikleri iddia edildi.

AZiZ BAŞKAN’IN ÇÜRÜK TARTIŞMASI

Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım'ın askerliği sürekli tartışma konusu oldu. Sarı-Kanarya'ya 8 yıl başkanlık yapan Yıldırım, 2006 yılında yaptığı ikinci defa "görevi bırakıyorum" açıklaması herkesi şaşırtmıştı. Bir daha geri dönmeyeceğini söyleyen Başkan Aziz Yıldırım'ın bazı konularda tehditler aldığı, başkanlığa devam etmesi halinde bu tehditlerin gerçeğe dönüşeceği iddiaları ayyuka çıkmıştı. Bu dönemde spor yorumcusu Erman Toroğlu, Yıldırım'ın çürük raporuyla tehdit edildiği iddiasını gündeme getirmişti.

"Sağ kalça çıkığına dayalı bacak kısalığı" nedeniyle çürük raporu alarak askerliğini yapmadığı iddia edilen Yıldırım için Milli Savunma Bakanlığı da açıklama yapmıştı. Bakanlık açıklamasında Yıldırım’ın "Askerlik Kanunu’nun çürük raporunu düzenleyen 10. Maddesi’ne atıf yaparak askerlik hizmetinden muaf tutulduğu" ifadelerine yer verilmişti.
DOSYADAKi ŞOK FOTOĞRAF

Sahte çürük raporu çetesinin birçok hayat kadınını da kullandığı belirlendi. Operasyon kapsamında 3 de hayat kadını gözaltına alındı. Çete lideri Murat Tugay Tepe ve Askeri Savcı Ahmet Zeki Üçok'un örgütün kullandığı hayat kadınlarıyla ilişki yaşadıkları da öne sürüldü. İkilinin eylül ayının başında Şişli'de 5 yıldızlı bir otelde iki hayat kadınıyla birlikte olduğu tespit edildi.

Tepe ve Üçok'un kadınlarla bu buluşmalarının görüntülerini içeren fotoğraflar soruşturma dosyasının delilleri arasında yer aldı. Hayat kadınlarından birinin ilişki karşılığında Silopi'de askerlik yapan kardeşi için Üçok'tan yardım istediği iddia edildi.

Kaynak: Bugün

Askeri savcının utanç verici pazarlığı

Çürük çetesine yardımdan tutuklanan Askeri Savcı Üçok'un, TSK'ya ait paha biçilmez arazinin satışı için ünlü bir aileden rüşvet istediği ortaya çıktı. Çetenin ünlü iş kadını ve oğlu ile yaptığı pazarlık dinlemeye takıldı. Polisin takibe aldığı Askeri Savcı Albay Ahmet Zeki Üçok, hayat kadınlarıyla da görüntülendi.
Ergenekon'la bağlantılı 'Kararagah Evleri' soruşturmasını yürüten Askeri Savcı Albay Zeki Üçok'un tutuklandığı 'sahte çürük raporu' çetesine yönelik soruşturmadan çarpıcı ayrıntılar ortaya çıktı. Polis, yağmalama' 'askeri ihaleye fesat karıştırma' ve 'sahte çürük raporu düzenlemek'le suçlanan çete üyeleri ile Üçok'un TSK'ya ait araziyi 'yağmalamak' için ünlü iş kadını ve oğlundan rüşvet istediğini tespit etti.

PAZARLIK KAMERADA

Çete lideri Tugay Tepe'nin telefonlarını dinlemeye alan polis, tapusunda 'satılamaz' şehri bulunan Hava Kuvvetleri'ne ait İstanbul'daki yüz milyonlarca dolarlık arazinin satışı için holding yöneticileri iş kadını S. Ç. ile oğlunun rüşvet pazarlığı yaptığını belirledi. Telefonları dinlemeye alınan iş kadını ve oğlunun çete lideri ve Üçok'la buluşması da görüntülendi.

4.5 MİLYON OLMAZ MI?

İşadamı M.Ç ile çete üyesi H.Ç. isimli kişi arasında geçen telefon görüşmesi şöyle:

H.Ç: Arkadaşla görüştüm bir kaç tane sorun var. Ben bunlara cevap veremedim, bir tanesi tapudaki şerh kalkacak mı dedi

M.Ç: Tapudaki şerhi kim koydurmuş ki?

H.Ç: Hava Kuvvetleri

M..Ç: Evet

H.Ç: İkincisi 'bu meblağ son mu' dedi, 'biraz bir şeyler olamaz mı' dedi.

M.Ç: Adamlara sormam lazım ben kafama göre fiyat veremem ki.

H.Ç: 'En azıdan bir 4-4,5 olabilir mi, meblağ artmaz değil mi' dedi.

M.Ç: Hayır her şey nettir neyse o.

ASKERİ YARGI ADAMI BOZAR

Çete lideri Turgay Tepe, işadamı M.Ç ile yaptığı telefon görüşmesinde rüşvet pazarlığında aktif rol oynadığı tespit edilen Askeri Hakim Albay Ahmet Zeki Üçok'tan bahsederken, "Askeri adliyeye girmek adamı çok kötü yapar" diyor. Tepe ile M.C.Ç arasında geçen görüşme ise şöyle :

TUGAY: Ya sen rahat ol. Bak şimdi, iki pozisyonda da çok rahat ol. Onu biriyle paylaştın, biri bir şey yazacak ondan sonra onlar. Bak, şimdi ben sana birşey söyleyim, Şişli Adliyesi'ne girmek bambaşka bir olay, Bakırköy'e bambaşka, bir de askeri adliyeye girmek adamı çok kötü yapar anladın mı? Psikolojisini bozar, ne demek istediğimi anladın mı? Kapalı bir dünya, sır bir dünya, yani o tehlikeyi kimse gözönüne alamaz. Bizim gücümüz var, biz onu kullanacağız yani, sizi üzecek birşey olmaz bi de özür dileyecek birşey olur hata yaptıysa yani.

M.Ç: Evet doğrudur.

TUGAY: Sen onun için sakin ol, bizim belli bir şeyimiz var orda arsa orda şey, hangi şey lehimize ise ona çevirme gücümüz var, yani 10 gün bir sürecimiz var.

'Bamya' feragat etsin

Çete lideri Murat Tugay Tepe, arkadaşı Erdem Kılınç'a Hava Kuvvetleri Komutanlığı'n ait arsa için 2,5 milyor dolar rüşvet istediğini söylüyor. Tepe, çetedeki kod adı 'bamya' olduğu ileri sürülen Askeri Savcı Üçok'un rüşvet pazarlığındaki aktif rolünü de ele veriyor. Tepe ile Kılıç arasında geçen telefon görüşmesi ise şöyle :

TUGAY: onların dediği tarih Ankara'ya gelecekler, pazartesi günü 1.250 Can'ın hesabına geçirecekler.

ERDEM: Canlı mı?

TUGAY: Yani yarısı, sağlama almak için kendini 'bamya', herşey anlaşıldı protokol yapıldı, durum böyle.

ERDEM: Ne kadar abi.

TUGAY: 2.5 milyon dolar

ERDEM: Yarı yarıyamı

düştü abi.

TUGAY: Abi si.. si.. ya, yani yapacak bir şey varmı ya?

ERDEM: 'Bamya' Biraz feragat edecek bundan.

TUGAY: Etti etti.

'Şeytan Hades'e GATA'dan rapor

İstanbul Organize polisi tarafından çökertilen şebekenin aralarında bir çok ünlü ismin bulunduğu kişilere sahte çürük raporu hazırladığı ortaya çıkmıştı. Çeteden sahte çürük raporu alan isimler arasında Atv'de yayınlanan 'Selena' dizisinde, 'Hades' karakterini canlandıran Sinan Çalışkanoğlu'nun da bulunduğu tespit edildi. Çetenin para karşılığında 'Hades'e GATA'dan sahte çürük raporu aldığı ileri sürüldü.

Aziz Yıldırım da hedefteydi

Çetenin Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım'dan 10 milyon TL haraç almayı planladığı da tespit edildi. Örgüt üyelerinin bir iddianamede adı geçen Yıldırım'dan lehine bir işlem karşılığında 10 milyon TL istemeyi planladıklarıyla ilgili dinleme kayıtlarının bulunduğu öğrenildi.

Çete lideri ile otelde alem

Çeteyle ilişkisi nedeniyle polisin takibe aldığı Askeri Savcı Albay Ahmet Zeki Üçok, hayat kadınlarıyla da görüntülendi. Yakın bir zamanda Holiday İnn Hotel'de görüntülenen Üçok'un yanında çete lideri Turgay Tepe ve iki hayat kadını görülüyor.

YENİŞAFAK

27.09.2009

Devamını BURADAN okuyun...>>>

CHPLİNİN KARDEŞİ ZANLI

CHP li Okayın kardeşi Aranıyor

Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Emin Arslan ile iki emniyet müdürünün de tutuklandığı son dönemin en büyük uyuşturucu operasyonunda şok bir ismin daha arandığı ortaya çıktı.

CHP Grup Başkan Vekili Hakkı Suha Okay'ın kardeşi Mustafa Fehmi Okay captagon baronu Habib Kanat'ın sağ kolu ve imalathanenin yöneticisi olmakla suçlanıyor. Polis, Okay'ın hassas burun olarak bilinen kimyager Hüseyin Fehmi Işık ve imalathanedeki işçilerle yaptığı görüşmeleri tek tek kayda aldı. Telefonda "Kazanlar hazır", "Kazanlar ısındı" şeklinde görüşmeleri saptanan Fehmi Okay, soruşturma kapsamında her yerde aranıyor.İstanbul'da 2 milyar liralık uyuşturucu operasyonunun perde arkası şaşırtmaya devam ediyor. Şebekeyle bağlantılı olduğu iddia edilen polis müdürleri tutuklanarak cezaevine gönderildi. Ancak firarda oldukça ilginç isimlerin bulunduğu ortaya çıktı. CHP'li Okay'ın kardeşi Mustafa Fehmi Okay ile H. Otobüs Firması'nın sahipleri firari sanık sıfatıyla her yerde aranıyor. Polis zanlıları yakalamak amacıyla İstanbul ve Gaziantep'in de aralarında bulunduğu çok sayıda ilde operasyonlar düzenledi.

200 milyon captagon imal edilebilecek uyuşturucu maddenin yakalandığı operasyonda telefon takibine alınanlar arasında Mustafa Fehmi Okay da yer aldı. Okay'ın özellikle Tuzla ve Pendik'teki uyuşturucu imalathanesinde kimyager Hüseyin Fehmi Işık ile işçilere talimatlar verdiği öne sürülüyor. Okay'ın talimatları bir buçuk yıl süren takip boyunca tek tek kayda alındı. Şebekenin şemasını çıkaran polis, captagon baronu Habib Kanat'tan sonra örgütte ikinci isim olarak Mustafa Fehmi Okay'ı gösterdi.

Habib Kanat ile Hüseyin Fehmi Işık'ın gözaltına alındığı operasyonda Okay için de yakalama kararı çıkartıldı. Ancak, Okay operasyonun başlamasıyla birlikte sır oldu. Polis, Okay'ı bulmak için İstanbul ve Ankara başta olmak üzere 6 ayrı adrese baskın düzenledi. Yapılan tüm aramalara karşın zanlı Okay bulunamadı. Okay'ın yurtdışına kaçacağı duyumu üzerine de harekete geçildi. Emniyet, bu çerçevede başta bütün havalimanları ile sınır kapılarına Okay'ın resminin de bulunduğu yazılı uyarı gönderdi.

Sevkiyatı turizm şirketi üstlenmiş

Bu arada, Tuzla ve Pendik'teki imalathanede ele geçirilen 'amfetamin' maddesi ile imal edilecek captagonun Ortadoğu ülkelerine sevk edileceği değerlendiriliyor. Uyuşturucuyu Ortadoğu'ya bir turizm şirketinin ulaştıracağı saptandı. H. Turizm'in sahipleri Ş.H., Ş.H. ve İ.H.'nin operasyon başlamasıyla birlikte tıpkı Mustafa Fehmi Okay gibi kayıplara karıştığı belirlendi. Firma sahipleri ile Okay'a operasyon bilgisini kimin sızdırdığı incelemeye alındı. Dinlemelerde, İstanbul'da yaşayan Ş.H.'nin babası ile kardeşini arayarak, "Acilen geziye çıkın. Uzun bir gezi olsun. Para bulunca ben de gelicem. İstanbul'da deprem var." dediği belirlendi.

"Senin ne iş yaptığını biliyorum"

Teşekkül oluşturarak uyuşturucu kaçırmak, uluslararası uyuşturucu kaçakçılığı yapmak, uyuşturucu imal etmek iddialarıyla suçlanan çetenin gece hayatı da savcılık oluruyla dinlenen telefon kayıtlarına yansıdı. Zanlılardan bazılarının kamuoyunun yakından tanıdığı mankenlerle ilişkide olduğu anlaşıldı. Y.E., T.Ö., A.C., P.E., E.G., B.D. ve A.K. adlı mankenler ile yapılan görüşmeler kayda alındı. Hüseyin Fehmi Işık'ın bu isimlerle Çırağan Sarayı'nda bir araya geldiği belirtiliyor. Y.E.'nin bir görüşmesinde Işık'a, "Senin ne iş yaptığını çok iyi biliyorum. Bak beni kızdırma açıklarım haa." dediği belirlendi. Soruşturmanın ilerleyen safhalarında savcılığın özellikle Işık'a yakınlığıyla bilinen Y.E.'nin ifadesini alacağı bildirildi.

Tutuklanan emniyetçi Emin Arslan, Susurluk'ta da ifade vermiş

Geçtiğimiz gün iki emniyet müdürü ile birlikte İstanbul Adliyesi'ne getirilerek burada tutuklanan Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Emin Arslan'ın, daha önce de TBMM Susurluk Komisyonu tarafından bilgisine başvurulduğu anlaşıldı. Komisyon raporlarında, Arslan'a uyuşturucu kaçakçılığı ile suçlanan Yaşar Öz'le ilgili bilgisinin sorulduğu, Emin Arslan da, amirlerinden aldığı talimat gereği Öz'ün pasaport işlemlerinin çabuklaştırılmasına yardımcı olduğunu söylediği görülüyor. Emin Arslan'ın ifade verdiği bir başka soruşturma ise Korkmaz Yiğit'in Yüce Divan'a sevk edilmesinden sonra, Alaattin Çakıcı ile ilişkisinin sorgulanması sırasında yaşanmış. Arslan'a, Çakıcı'nın bilgilerinin neden geç ulaştırıldığına dair soru yöneltilmiş. Arslan'ın ismi, Yargıtay üyesi Osman Paksüt'ün aracının takip edildiği iddiası sırasında da gündeme gelmişti. Paksüt, ailece görüştüğünü ifade ettiği Emin Arslan'ın ekibini arayıp özür dilemişti. Son olarak Danıştay saldırganı Alpaslan Arslan'ın silahının teslim edildiği emniyet görevlisi olarak gündeme gelen Emin Arslan, bu konudaki iddiaları yalanlamıştı. İSTANBUL ZAMAN

ZAMAN

27.09.2009

Devamını BURADAN okuyun...>>>

SON OSMANLI DEFNEDİLDİ

Son Osmanlıya Veda

Osmanlı hanedanının son temsilcisi Ertuğrul Osman'ın cenazesi binlerce vatandaşın kıldığı namazın ardından II. Abdulhamit'in yanına defnedildi. Cenaze törenine çok sayıda hanedan üyesi ve bakanın yanısıra binlerce vatandaş katıldı. Osman'ın tabutunun üzerine Türk Bayrağı'yla birlikte kabe örtüsü örtüldü. Ertuğrul Osman'ın eşi Zeynep Tarzi Osman, "Hayatımı dolduran bir insandı, ondan sonra hayatım boşalacak." dedi.Sultanahmet Camii tarihi günlerinden birini yaşadı. Cenaze namazı kılınmayan tarihi camide bugün Osmanlı hanedanının saray gören son mensubunun cenaze namazı kılındı. Öğle namazının ardından binlerce vatandaşın katıldığı cenaze namazına hanedan üyeleri ve bakanlar da katıldı. Cenazeye katılan hanedan üyeleri arasında Ertuğrul Osman'ın eşi Zeynep Tarzi Osman, yeğeni Harun Osmanoğlu, II. Abdulhamit'in kızının torunları Ayten Gunter ve Adile Nami Osmanoğlu yer aldı. Cenazeye hükümet adına Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Hayati Yazıcı, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay ve bazı milletvekilleri katıldı. İstanbul Valisi Muamer Güler, Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın ve bazı ilçe belediye başkanları da cenazede yer aldı. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül adına da cenazeye katılan Genel Sekreter Mustafa İsen, hanedan mensuplarına başsağlığı dileğinde bulundu. Cumhurbaşkanı Gül'ün ayrıca cenazeye çelenk de gönderdiği görüldü.

Cenaze namazının kılınmasından sonra omuzlara alınan tabut cenaze aracına kadar tekbirler eşliğinde taşındı. Araçla II. Abdulhamit'in türbesine kadar taşınan cenazeye yol boyunca vatandaşlar tekbirlerle eşlik etti. Türbeye getirilen Osman'ın naaşı, tekrar omuzlara alınarak defnedileceği yere taşındı. Ertuğrul Osman, vasiyeti üzerine II. Abdulhamit'in kabrinin yanına defnedildi.

"HAYATIMDA BOŞLUK OLUŞTU"

Namaz öncesi duygularını ifade eden Ertuğrul Osman'ın eşi Zeynep Tarzi Osman, hayatında büyük bir boşluk oluştuğunu söyledi. Tarzi Osman: "Benim duygum ne olabilir. Kederden, üzüntüden başka bir şey olamaz. Büyük bir insanı, hayat arkadaşımı kaybettim. Pazar günü evliliğimizin 20. yılıydı. Çok fevkalade bir hayatımız oldu. Benim hayatımı çok dolduran bir insandı. Benim ailemin hyatını da çok doldurdu. Fevkalade bir kişiliği vardı. Herkesin sevdiği saydığı bir insandı. Çok dopdolu bir hayat geçirdim kendisiyle ve ondan sonra da epey boşalacak hayatım. Sonradan vatandaşlığı almasından dolayı memnun oldu. 'Ben zaten Türktüm, şimdi elimde resmi bir evrak var Türk olduğuma dair işte o kadar' dedi." diye konuştu.

"OSMANLI HANEDANI TÜRKİYE ALEYHİNE HİÇBİR TUTUM ALMADI"

Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, insani bir görev olarak cenazeye geldiğini söyledi. Hanedan üyelerine başsağlığı dileğinde bulunan Çiçek, açıklamasında, "Bugün buraya insani bir görevi yapmak üzere geldik. Türk milletinin bir ferdi olarak Osmanlı ailesine karşı hepimizin bir minnet ve şükran borcu var. Bu şükran ifademizin bir gereği olarak bugünkü cenaze merasimine katıldık. Osmanlılar bizim tarihimizin çok önemli bir bölümünü ifade eder. İftihar ettiğimiz bir dönem. Bugün sahip olduğumuz bir çok şeyi Osmanlılara borçluyuz. Dolayısıyla bu aileden bir ferdinin cenaze merasimini birlikte kaldırmış olacağız. Aileye hükümetimiz adına başsağlığı ve sabırlar diliyoruz. Mekanı cennet olsun. Osmanlı ailesi çok asil bir aile. Kendi ülkelerinden ayrılma durumunda olan çok hanedan olmuştur. Ama bunlar içerisinde Osmanlı hanedanı her türlü takdirin üzerinde bir tutum, bir tavır sergilemiştir. Bugüne kadar Türkiye Cumhuriyeti ayleyhine hiçbir çabanın, hiçbir tutumun içerisinde olmamış, devlete tam bir sadakat içerisinde olmuştur. Ayrıca, biz öyle hanedanlar biliriz ki kendi ülkelerini terk ederken o ülkede varlık adına, servet adına ne varsa yanlarında alıp götürmüşlerdir. Halbuki Osmanlı ailesi, tarihi kayıtlara baktığınızda devlete ve millete ait olan hiçbir şeyi götürmeksizin büyük bir sıkıntı içerisinde fedakarlıklarla kendi hayatlarını idame ettirebilmişlerdir. Bunlardan hepimizin alacağı dersler vardır. Bu vesile ile ben merhuma tekrar Allah'tan rahmet diliyorum. Osmanlı ailesine, tüm geçmişine ve geçmişimize rahmetler diliyorum." dedi.

Kültür ve Turiz Bakanı Ertuğrul Günay da Ertuğrul Osman'ın vatansever ve Türkiye Cumhuriyeti'ni içtenlikle benimsemiş biri olduğunu ifade etti. Bakan Günay, "Ertuğrul Osman Efendi, Osmanlı hanedanının şehzade sıfatı taşıyan son ferdiydi. Ailesine, milletimize başsağlığı diliyorum. Türkiye'de yaşayıp Türkiye'de son nefesini vermek istediğine ilişkin sağlam bilgilerimiz var. Bir vatansever olduğunu düşünüyorum. Osmanlının mağlubiyetinden sonra Cumhuriyetin kuruluşunu içtenlikle benimsemiş, Cumhuriyetin kurucularını saygıyla karşılamış, Atatürk ile ilgi
li düşünceleri var. Topraklarına olan sevgisini hiç kaybetmemiş ve bu topraklarda yatacak." şeklinde konuştu. (CİHAN)

26.09.2009

Devamını BURADAN okuyun...>>>

25.9.09

PROF. SEVİL ATASOY AJANMIŞ

Sevil Atasoy Ajan iddiası


Askeri istihbarata çalıştığı anlaşılan Atasoy'un yönetimindeki Adli Tıp, Mısır Çarşısı’ndaki bomba raporuyla davayı çıkmaza sokmuştu.

Mısır Çarşısı’nda yedi kişinin öldüğü, 121 kişinin de yaralandığı 9 Temmuz 1998’deki patlamadan iki gün sonra Pınar Selek tutuklandı. Sevil Atasoy’un 1987’de kurup 18 yıl yönettiği İstanbul Üniversitesi Adlî Tıp Enstitüsü’nün 1998 tarihli raporunda patlamanın “bomba”dan kaynaklandığı belirtildi. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi 27 temmuz 2000’deki raporda patlamaya bombanın yol açmasının mümkün görünmediğini belirtti. Bunun üzerine mahkeme, bağımsız bir bilirkişi heyeti oluşturdu. Bu heyet de “Patlama bomba değil tüpgaz kaynaklı” dedi. 2.5 yıl cezaevinde kalan Selek bu raporla tahliye oldu İstanbul Üniversitesi’ndeki meslektaşlarını orduya rapor eden Prof. Dr. Sevil Atasoy’un skandal kararlara da imza attığı ortaya çıktı. Atasoy, İstanbul Üniversitesi Adlî Tıp Müdürü olduğu sırada Mısır Çarşısı’ndaki patlamayla ilgili verdiği rapor nedeniyle sosyolog Pınar Selek’in yıllarca cezaevinde kalmasına sebep oldu.
Mısır Çarşısı’nda 9 Temmuz 1998’de meydana gelen patlamada üçü çocuk 7 kişi yaşamını yitirmişti. Olayın ardından Pınar Selek’in de aralarında bulunduğu çok sayıda kişi tutuklanmıştı. Sosyolog Selek, ömrünün üç yıldan fazlasını bu yüzden hapiste geçirdi.
Ancak Prof. Dr. Atasoy başkanlığındaki bilirkişi heyeti, 2 Kasım 1998’de hazırladığı raporda patlamanın ‘nitroselüloz’ içerir patlayıcı maddenin infilak etmesi sonucu gerçekleştiğini ileri sürdü. Raporda şöyle dendi: “Olay yerinden toplanan malzemelerden, kumaş parçası, tahta ve cam parçacıkları üzerinde aynı kapalı formül ve molekül ağırlığına sahip, azotlu iki bileşiğin yer aldığı, bu kimsayal bileşiklerin bilinen ve denetlenen patlayıcılar arasında bulunmamakla birlikte, her üç malzeme üzerinde tekrarlanması dikkat çekici...”
Buna karşın Prof. Dr. Neşet Kadırgan, Prof. Dr. Ali Şaşmaz ve Prof. Dr. Nursen İpekoğlu tarafından hazırlanan raporda ise patlamanın kesinlikle tüpgazdan kaynaklandığı vurgulandı.
“Mısır Çarşısı” davasının müdahil avukatı Bahri Belen, patlamanın bombadan kaynaklandığına ilişkin İstanbul Üniversitesi Adlî Tıp Enstitüsü’nün verdiği raporda, Enstitü Müdürü Prof. Dr. Sevil Atasoy’un imzası bulunduğunu doğruladı. Aynı raporda, kim oldukları belli olmayan kişilerin imzasının bulunduğunu hatırlatan Belen “O sıralarda Terörle Mücadele uzmanlarının yaptığı incelemelerde patlamanın kesinlikle bomba olmadığı tesbiti de vardı” hatırlatmasında bulundu.

“Patlama bomba değil”
Atasoy’un imzasının bulunduğu rapor dışında verilen raporlarda patlamanın bombadan kaynaklı olmadığının anlaşıldığını ifade eden Belen, “Bize göre patlama bomba değildir. En azından ortada şüpheli bir durum vardır. Son olarak da Pınar’ın oraya bomba koyduğunu ilişkin hiçbir kanıt yoktur” dedi.

“Karar Yargıtay’a takıldı”
Davanın müdahil avukatlarından Ergin Cinmen de yargılama sürecinde “raporlar savaşı”nın yaşandığını doğruladı. Mahkemenin patlamanın bombadan kaynaklı olup olmadığı kanaatine varmadan Pınar Selek hakkında beraat kararı verdiğini hatırlatan Cinmen “Dosya Yargıtay’a gitti. Yargıtay hiçbir gerekçe göstermeden patlamanın bombadan kaynaklandığı söyledi. Dosyanın bozulmasına karar verildi. Karara, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itiraz etti. Savcılık, patlamanın bombadan kaynaklanmadığını, Pınar Selek’in ise olayla ilgisinin olmadığını belirtti. Dosya şu anda Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nda inceleniyor” dedi.

Atasoy Hürriyet’e nasıl girdi
Öte yandan Star yazarı Ergun Babahan, Prof. Dr. Atasoy’un Ergenekon tarafından Hürriyet gazetesine yerleştirildiğini ima etti. Babahan dünkü köşesinde şunları yazdı: “Belki de Özkök’ün bu yazıyı yazmasında Pazar eki yazarı, Adlî Tıp Kurumu eski Bakanı Sevil Atasoy’un ricalarının etkisi olmuştur. Taraf Gazetesi dün Atasoy’un İstanbul Üniversitesi öğretim görevlileri hakkında 1. Ordu Komutanlığı’na ihbar niteliğinde mektuplar yazdığını haber yaptı. Atasoy, Hürriyet’te yazı yazmaya başladığında da, dönemin 1. Ordu Komutanı’nın ricalarının etkili olduğu iddia edilmişti. Dönemin 1. Ordu Komutanı kimdi hatırlıyor musunuz? Ergenekon sanığı Hurşit Tolon...”

AKTIFHABER.COM

Korkunç gerçekler (Ahmet Altan)

25 Eylül 2009 Cuma 12:38Adlî Tıp başkanı olan bir profesörün, askerî istihbaratın ajanlığını yaptığı, arkadaşları hakkında ihbar mektupları yazdığı, “ordu Adlî Tıbbı kaybetmemeli” diye akıllar verdiği ortaya çıktı biliyorsunuz.

Bir profesörün meslektaşlarını ihbar eden bir ajan olması korkunç bir gerçek.

Ama daha korkunç gerçekler de var.

Adlî Tıp, bu “sistemin” belkemiklerinden biri.

Oradan alacağınız raporlarla katilleri masum, masumları katil gösterebilirsiniz.

İnsanların hayatlarıyla oynayabilirsiniz.
Toplumu kışkırtabilir, yanlış yönlendirebilirsiniz.

Böyle bir kurumun yıllarca başkanlığını yapan profesörün ajan olması, buradan çıkan bütün raporları da kuşkulu bir hale getiriyor.

Şimdi bu profesörün başkanlığındaki dönemde verilen bütün raporların gözden geçirilmesi gerekiyor.

Biz, bu raporlardan bir tanesine baktık.

Mısır Çarşısı’ndaki patlamayla ilgili verilen rapor bu.

Pınar Selek, Adlî Tıp’ın “Mısır Çarşı’sında bomba patladı” raporuyla yıllarca hapis yattı.

Daha sonra bir başka Adlî Tıp, “patlayanın” bomba olmadığı yolunda bir rapor yazdı.

Başka bir bilirkişi de “bomba” olmadığını doğruladı.

Dönüp, “bomba patladı” diyen Adlî Tıp’a, “niye böyle bir rapor verdiniz” diye sorulduğunda, ajan profesörün başkanlığındaki kurum, “bizim alt yapımız bunu kesinlikle tespit etmeye elverişli değil” dedi.

Peki, “altyapı elverişli değilse” bu kurum nasıl böyle kesin bir şekilde “bomba patladı” deyip bir insanın hapse atılmasını sağladı?

Buna nasıl izin verildi?

Bu ajan profesörün yazdığı raporun Ergenekon davasının dosyasına girdiğini, profesörün Ergenekon sanıklarından orgeneral Hurşit Tolon’la ilişkilerinin ortaya çıktığını düşünürseniz, Adlî Tıp’tan verilen o dönemdeki bütün raporların “belli bir amaçla” verildiğinden kuşkulanırsınız haklı olarak.

Ergenekon denetimindeki bir Adlî Tıp, toplumun ortasındaki bir kara deliktir.

Orada bütün gerçekler biçim değiştirebilir.

İşkencecileri rahatlıkla kurtarabilirsiniz mesela.

Cinayet sanıklarını hapisten çıkartabilirsiniz.

“Patlayan tüp gaza” bomba, bombaya “tüp gaz” diyebilirsiz.

Adlî Tıp başkanının Ergenekon sanıklarıyla bağlantılı bir ajan olduğunun anlaşılmasından sonra devletin ve medyanın bütün raporları didik didik etmesi gerekir.

Bu yapılacak mı?

Devlet o raporları yeniden gözden geçirecek mi?

Medya o raporları yeniden gündeme getirecek mi?

Tabii, işin medya ayağı da biraz tuhaf.

Bu profesör hanım, ben Hürriyet’te yazarken benim sayfa komşumdu.

Çok uzun süre karşılıklı sayfalarda yazı yazdık.

Dün, Ergun Babahan, Star gazetesinde yazdığı bir yazıda, bu profesörün Hürriyet Gazetesi’ne Ergenekon sanığı Hurşit Tolon tarafından yerleştirildiğini yazdı.

Bu gerçek mi bilmiyorum.

Arkadaşlarımız Ertuğrul Özkök’ü aradılar ama yurtdışında olduğu için ulaşamadılar.

Sanırım Hürriyet gazetesi bu iddia konusunda bir açıklama yapmak zorunda.

Bu profesörü o gazeteye gerçekten de bir Ergenekon sanığı mı yerleştirdi?

Yerleştirdiyse, ne amaçla yerleştirdi?

Nasıl karmakarışık bir yapının içinde yaşamışız yıllarca.

Adlî Tıp’ın başındaki profesör ajan çıkıyor, Ergenekon sanıklarıyla ilişkileri saptanıyor, bu profesör ülkenin en büyük gazetesinde yazı yazıyor.

“Bazı” basın organları “Ergenekon soruşturmasını” sulandırmak ve önemsiz göstermek için çırpınıyorlar.

Basit bir soru sormak istiyorum doğrusu.

Ergenekon soruşturması olmasaydı Adlî Tıp’a başkanlık etmiş bir profesörün askerlerin ajanı olduğunu, arkadaşlarını ihbar ettiğini, kendi başkanlığındaki kurumun “ordunun denetiminde olduğunu” ima ettiğini ve hep öyle kalmasını istediğini nasıl öğrenecektik?

Bu gerçeği bilmediğimiz zaman o kurumdan çıkan raporlara sanki onlar gerçekmiş gibi bakmayacak mıydık?

Birçok insanın hayatı yanmayacak mıydı?

Bu gerçekleri aslında Ergenekon soruşturmasından çok önce medyanın ortaya çıkarması gerekirdi ama medya bu gerçeklere hiç dokunmadı, tam aksine o ajan profesöre sayfalarını açtı.

Yıllarca zifiri karanlık bir dehlizde, bütün gerçekleri saklayarak yaşatmışlar bizi.

Şimdi Ergenekon soruşturması sayesinde o dehliz aydınlanıyor.

Aydınlandıkça da korkunç gerçekler ortaya çıkıyor.

Ergenekon soruşturmasını engellemeye çalışan medya ne istiyor?

O karanlıkta yaşamamızı mı?

Niye gerçeklerin aydınlanmasından bu kadar korkuyorlar?

O aydınlıkta medyanın asıl yüzünün de ortaya çıkmasından duyulan korku mu bu Ergenekon soruşturmasını engelleme isteğinin altında yatan? Ahmet Altan
Taraf Gazetesi

Devamını BURADAN okuyun...>>>

TOLON'UN ULUSALCILARI

Tolondaki Ulusalcılar Listesi

Star yazarı Ergun Babahan, dün Adlî Tıp eski Başkanı Atasoy’un 2005’te emekli olduktan sonra Ergenekon sanığı Hurşit Tolon’un ricasıyla Hürriyet Gazetesi’nde işe başladığını yazdı. Tolon’dan çıkan ulusalcılar listesinde Sevil Atasoy’un da adı yer alıyor

Ergenekon davasının tutuksuz sanıklarından emekli Orgeneral Hurşit Tolon’da ele geçirilen 52 sayfadan oluşan ‘ulusalcılar’ listesi dava dosyasına girdi. Bine yakın kişinin adının yer aldığı listede İstanbul’daki 1. Ordu Komutanlığı’na gönderdiği 47 sayfalık raporla gündeme gelen eski İstanbul Üniversitesi Adlî Tıp Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Sevil Atasoy’un adı dikkat çekiyor. “Ulusalcı Liste”de eski emekli korgeneral, orgeneral, albay, akademisyen, öğretim üyesi, sanatçı, gazeteci ve siyasetçilerin yanı sıra birçok kurum ve kuruluşta çalışan kişinin de adları yer alıyor.Ergenekon davası kapsamında yargılanan sanıkların da yer aldığı listedeki ilginç isimlerden bazıları şöyle: “Eski GATA Komutanı emekli Tümgeneral Prof. Dr. Ömer Şarlak, eski MGK Genel Sekreteri Emekli Orgeneral Halit Toroslu, eski Hava Kuvvetleri Kurmay Başkanı emekli Orgeneral Nahit Özgür, eski Milli Eğitim Bakanı Hasan Sağlam, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı emekli Oramiral Bülent Alpkaya, eski 1. Ordu Komutanı emekli Orgeneral Çetin Doğan, Türk Dünyası İnsan Hakları Derneği Başkanı Abdullah Buskur, Denktaş’ın 1975-1987 yıllarında özel kalem müdürü olan Diplomat Alper Faik Genç, Siyasetçi Bedri Baykam, Avukat Ertuğrul Kazancı, sanatçılar Bülent Ortaçgil, Engin Yörükoğlu, Nejat Yavaşoğulları, Taner Öngör, İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek ile eşi Şule Perinçek, eski Özel Harekât Dairesi Başkanvekili İbrahim Şahin, Yazar Ergün Poyraz, eski 2. Ordu Komutanı emekli Orgeneral Edip Başer, eski Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Hikmet Bayar, eski Orgeneral Necati Özgen, eski MGK Genel sekreteri Tuncer Kılınç, eski ADD Genel Başkanı emekli Tümgeneral Celil Gürkan, emekli Albay Ömer Kavlak, emekli Albay Mehmet Fikri Karadağ, emekli Tuğamiral İlker Güven, KESK Genel Başkanı Sami Evren, ATO Başkanı Sinan Aygün, Sinan Kutay (IHD Trabzon Şube Başkanı) DİSK Sendikası Genel Başkanı Süleyman Çelebi, eski İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Sevil Atasoy.”

Kaynak:Taraf

Devamını BURADAN okuyun...>>>

19.9.09

TEMİZÖZÜN TANIĞINA RÜŞVET

Gizli Tanığa Rüşvet Teklifi

Mehmet Nuri Binzet'in ifadesini değiştirmesi yönünde kendisiyle yapılan telefon görüşme kayıtlarının ayrıntıları belli oldu.
Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, tanık Mehmet Nuri Binzet'in ifadesini değiştirmesi yönünde tehdit edildiği ve kendisine para teklifinde bulunulduğuna ilişkin iddialar üzerine yürüttüğü soruşturmanın belgelerini dünkü yargılama esnasında 6. Ağır Ceza Mahkemesine sundu.
Aralarında Kayseri Jandarma Alay Komutanı Albay Cemal Temizöz ve eski Cizre Belediye Başkanı Kamil Atağ'ın da bulunduğu 6'sı tutuklu 7 sanıkla ilgili görülen dava dosyasına eklenen yeni belgelerde, verdiği ifadelerle soruşturmanın başlamasına neden olan tanık Mehmet Nuri Binzet'in yaptığı telefon görüşme kayıtları da yer alıyor.

Binzet'in Midyat Cezaevinde kendisini ziyarete gelen Nihat adlı bir kişiyle yaptığı görüşme tutanaklarında 30 bin TL karşılığında ifadelerini geri çekeceğini anlattığı ifade ediliyor.

Görüşme kayıtlarında Binzet, paranın 3 bin TL'sini nikahsız yaşadığı bildirilen Özlem adlı kadına teslim edilmesini, geri kalanının ise kendisine verilmesini istiyor.

Nihat adlı kişinin de ifadesini değiştirmesi durumunda avukatların hazır olduğunu, gerekli işlemlerin hemen başlatılacağını anlattığı yer alıyor.

Tanık Binzet'in 30 Haziran 2009 yılında Abdulhamit isimli bir kişi ile yaptığı görüşmede, şahsa ''Git evinde otur onlara deki, onlardan korkmuyorum, ellerinden ne geliyorsa yapsınlar.'' dediği belirtiliyor.
aktifhaber.com

Devamını BURADAN okuyun...>>>

PKK'LI BİNBAŞININ ODASINDA

Binbaşının odasındaki pkklı

'BOTAŞ karakolunda Hogir'i subay kıyafetiyle binbaşının odasında gördüm.'

Mücadele ettiğimiz teröristi binbaşının odasında gördüm

Albay Cemal Temizöz'ün 9 kez müebbetle yargılandığı Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki faili meçhuller davasında önemli gelişmeler yaşanıyor.Tutuklu olarak yargılanan eski Cizre belediye başkanı ve korucubaşı Kamil Atağ, dünkü duruşmada çarpıcı açıklamalarda bulundu. 1985 yılından itibaren aile olarak PKK'nın hedefi olduklarını söyleyen Atağ, terör örgütünün Cizre bölgesindeki sorumlusu olarak bildikleri 'Hogir' kod isimli teröristin yönetimindeki grup tarafından çok sayıda saldırıya maruz kaldıklarını anlattı. Babası, kardeşi ve yeğenini de bu terör grubunun katlettiğini belirten Atağ, 1990'da aynı teröristi jandarma karakolunda yüzbaşı üniformasıyla gördüğünü vurguladı. Atağ, mahkemede 'Hogir' kod isimli teröristle karşılaşmasını şöyle aktardı: "Bir gün BOTAŞ karakoluna tanışıklığım olan Şentürk binbaşının yanına gittim. Odasında subay kıyafetli biri vardı. Beni tanıştırdı, 'Bu Kadir yüzbaşı, yardımcım' dedi. Yaklaşık üç ay sonra Şentürk binbaşı- yı tekrar ziyarete gittim. Bana 'O gün seninle tanıştırdığım yüzbaşı Kadir var-dı ya, işte o Hogir'di.' dedi."

Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen faili meçhuller davasının dün yapılan ikinci duruşmasında Albay Cemal Temizöz, Kamil Atağ ve diğer tutuklu 4 sanık hazır bulundu. Fırat Altın kod isimli PKK itirafçısı Abdülhakim Güven, savunmasında suçlamaları reddetti. "Eğer yaptığım hizmetler suçsa, ben 15 yıl boyunca kime hizmet ettim, bilmek istiyorum." dedi.

Kamil Atağ'ın oğlu Temer Atağ da suçlamaları reddederek, kendisine atfedilen bir cinayetin işlendiği sırada Bilecik'te asker olduğunu, Cizre'de dahi bulunmadığını söyledi. Bu arada geçtiğimiz hafta genel teamüllere aykırı olarak yüzbaşı refakatinde duruşmalara getirilen Albay Cemal Temizöz, bu sefer iki yüzbaşı ve bir albayın refakatinde duruşmaya getirildi. Albay ve yüzbaşılar, duruşma boyunca dönüşümlü olarak salonda hazır bekledi. Duruşmaya, eski Cizre belediye başkanı ve korucubaşı Kamil Atağ'ın açıklamaları damgasını vurdu.

Atağ, 'Hogir' kod isimli teröristin yönetimindeki grup tarafından babası, kardeşi ve yeğeninin katledildiğini anlattı. Grubun saldırıları sonucunda devletle çalışmaya başladıklarını belirtti. 'Hogir' kod isimli teröristle de daha sonra bir jandarma karakolunda nasıl tanıştıklarını açıkladı. Atağ'ın bahsettiği tanışma 1990'lı yıllarda JİTEM'in Silopi bölgesindeki üssü olan ve geçtiğimiz aylarda asit kuyuları ile gündeme gelen BOTAŞ karakolunda gerçekleşmiş. Atağ şunları söyledi: "Bir gün BOTAŞ karakoluna tanışıklığım olan Şentürk binbaşının yanına gittim. Odasında üzerinde subay kıyafeti olan biri vardı. Beni tanıştırdı, 'Bu Kadir yüzbaşı, yardımcım.' dedi. Tokalaştım. Şentürk binbaşı bana dedi ki: 'Şimdi Hogir burada olsa ne yapardın?' Ben de dedim: 'Burada olsa affetmezdim.' Bu olaydan yaklaşık üç ay sonra Şentürk binbaşıyı tekrar ziyarete gittim. Bana 'O gün seninle tanıştırdığım yüzbaşı Kadir vardı ya, işte o Hogir'di.' dedi. Çok kızdım, bir şey demedim ama küstüm kendisiyle."

Duruşmada savcı, tanık M. Nuri Binzet'e yönelik tehditlerin ve rüşvet teklifine ilişkin bilirkişi raporuyla, ses kayıt tutanaklarının dosyaya eklenmesini talep etti. Talebi kabul eden mahkeme, sanıkların tutukluluk hallerinin devamına karar vererek, duruşmayı ileri bir tarihe erteledi. aktifhaber.com

Devamını BURADAN okuyun...>>>

17.9.09

CEM GARİPOĞLU YAKALANDI

Cem Gariboğlu teslim oldu

7 aydır aranan Münevver Karabulut'un katil zanlısı, avukatları tarafından İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne teslim edildi.

İstanbul Valisi Muammer Güler, başı kesilerek öldürüldükten sonra cesedi Etiler'deki bir çöp konteynırında bulunan Münevver Karabulut'un katil zanlısı C.G'nin gözaltında olduğunu bildirdiGüler, Gayrettepe'deki Asayiş Şube Müdürlüğünde gazetecilere yaptığı açıklamada, katil zanlısı C.G'nin şu an itibariyle İstanbul emniyetinde olduğunu kaydetti.

Vali Güler, zanlı C.G'nin İstanbul Bahçelievler'de avukatı tarafından emniyet güçlerine teslim edildiğini söyledi.

Avukatı Cem'in teslim ediliş anını anlattı

Münevver Karabulut'un katil zanlısı C.G'nin ailesinin avukatı Aytekin Kaya, C.G'nin, ''Babam için teslim oluyorum, babamın tutuklu olmasına üzülüyorum'' dediğini bildirdi.

Kaya, gazetecilere yaptığı açıklamada, geçmişte C.G'nin babasının gözaltına alınış şeklini de bildiğini ifade ederek, bu kez polislerin daha profesyonel olduğunu söyledi. Yasalarda yaşı küçükler için özel usul hükümleri bulunduğunu dile getiren Kaya, bunlara uygun davranıldığını ifade etti.

Gazetecilerin, ''C.G'nin polisler tarafından teslim alındığında 'Babam için teslim oluyorum' dediği şeklindeki iddiaları hatırlatması üzerine avukat Kaya, ''Evet, 'Babam için teslim oluyorum, babamın tutuklu olmasına üzülüyorum' dedi. Neden diye sormadım'' şeklinde konuştu.

Kendisinin C.G'nin avukatı olduğunu, suçlamaları herkesin bildiğini dile getiren Kaya, ''Sonuç çok vahim. Çocukla ilgili bir şey söylediğimde yanlış anlaşılmasın. Şimdiye kadar hep yanlış anlaşıldı. Orada hayatını kaybetmiş bir genç kız var, burada da bu var anlamında söylemiyorum. Yani bir suçlu varsa cezasını çeker, ama bir de bu nasıl olmuş, bunu hepimizin düşünmesi lazım'' ifadesini kullandı.

-TESLİM EDİŞ SÜRECİNİ ANLATTI-

Avukat Kaya, bir soru üzerine, telefonla arandığını, C.G'nin E-5 üzerindeki Bakırköy sapağına yalnız geldiğini, yanında çanta bulunmadığını, sakallı ama bakımlı olduğunu anlatarak, C.G'ye nerede olduğunu, kimin telkiniyle teslim olduğunu sormadığını söyledi.

Hemen emniyeti aradığını, 15-20 dakika sonra 2 ekip otosunun geldiğini ifade eden Kaya, polisleri beklerken C.G'ye onu rahatlatacak telkinlerde bulunduğunu anlattı.

Polisleri beklerken C.G'nin acıktığını söylemesi üzerine, yakındaki bir büfeden sucuk-ekmek aldıklarını anlatan Kaya, yemek yerken kendi kendine ''Acaba suçlu bu çocuk mu?'' diye sorduğunu dile getirdi.

Kaya ayrıca, C.G. ile buluştuktan sonra Hayyam Garipoğlu'nu aradığını ve yeğeni hakkında bilgi verdiğini belirterek, onun da kendisine, bir amcanın ne sorması gerekiyorsa onu sorduğunu kaydetti.

Cinayetle ilgili yargılama sürecinin başlamadığını ve henüz davanın açılmadığını hatırlatan Kaya, davanın açılmasıyla birlikte her şeyin daha ayrıntılı şekilde ortaya çıkacağını aktardı.

Avukat Kaya, C.G'nin 24 saat içinde adliyeye sevk edileceğini dile getirerek, ''Soruşturma tabii ki gizli. Mutlaka taleplerimiz olacak. Şahsi görüşüm, Bakırköy Adliyesi'ne sevk edileceği yönünde'' şeklinde konuştu.

Cem teslim oldu, şimdi ne olacak? İşte hukuki süreç

Münevver Karabulut'un katil zanlısı C.G'nin ailesinin avukatı Aytekin Kaya, C.G'nin tedirgin olduğunu, psikolojisini çok normal görmediğini söyledi.

Asayiş Şube Müdürlüğü'nde zanlı ile görüşen avukat Kaya, çıkışta gazetecilere yaptığı açıklamada, C.G'nin Asayiş Şubesi'nde ifade vermesinin söz konusu olmadığını ifade etti. Kaya, C.G'nin Cocuk Şube'ye sevk edileceğini ve ifade verecekse orada vereceğini belirtti.

Gazetecilerin, C.G'nin durumunu sormaları üzerine avukat Kaya, ''Tedirgin, psikolojisini çok normal görmedim'' dedi.

Kaya, C.G ile görüşmesinde, tutuklanırsa cezaevine konulacağını, hakkında iddianame hazırlanacağını, yargılanacağını ve hakkında bir hüküm verileceğini anlattığını kaydetti.

Avukat Kaya, olaya İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı el koyduğu için C.G'nin Çocuk Şubesi'nden Sultanahmet'teki İstanbul Adliyesi'ne gönderilebileceğini sözlerine ekledi.

Vahşi cinayetin kronolojisi

3 Mart 2009: Münevver Karabulut, Bahçeşehir'de bir villada bıçaklanarak öldürüldükten sonra başı gövdesinden ayrıldı. Valizlere ve gitar kutusuna konulan ceset Etiler'de çöp konteynırına atıldı. Aynı gece cesedin kime ait olduğu belirlenip failin Cem G. olduğu ortaya çıkarıldı. Cinayetin işlendiği villada gece lüminor ile yapılan aramada kan lekeleri tespit edildi.

7 Mart 2009: Cem G.'nin babası Mehmet Nida Garipoğlu, annesi Makbule Tülay Garipoğlu ile ceseti korsan taksiyle taşıyan taksici M. C. B. gözaltına alındı. Çıkarıldıkları mahkemede tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

25 Nisan 2009: Cinayet ile ilgili olarak ön otopsi raporu tamamlanarak soruşturmayı yürüten savcılık ve emniyete gönderildi.

27 Nisan 2009: Cinayette ilk tutuklama meydana geldi. Cem G.'nin babası Mehmet Nida Garipoğlu, Münevver Karabulut'un tırnakları arasında DNA'sı bulunduğu tutuklanarak cezaevine gönderildi.

30 Nisan 2009: Münevver Karabulut'un günlükleri ortaya çıktı. Günlüklerde, Karabulut ve Cem G.'nin nasıl zaman geçirdikleri birbirleri hakkındaki düşünceleri belirlendi.

04 Mayıs 2009: Münevver Karabulut'un babası Süreyya Karabulut ve genç kızın arkadaşları öldürüldüğü villaya siyah çelenk bıraktılar.

14 Mayıs 2009: Firari zanlı Cem G. için kırmızı bülten çıkarılıp 176 ülkede aranmaya başlandı.

21 Mayıs 2009: Cinayet ile ilgili olarak adli tıp kurumu raporu ortaya çıktı. Raporda Karabulut'un vucudunda Cem G.'nin dışında başka kişilere ait olabilecek DNA örnekleri bulundu.

24 Mayıs 2009: Cem G.'nin arkadaşlarından ve ailesinden DNA örnekleri alınıp araştırılmaya başlandı.

30 Mayıs 2009: DNA örneklerinin Cem G. ve ailesine ait olmadığı ortaya çıktı.

10 Haziran 2009: Cem G. ve Münevver Karabulut'un MSN yazışmaları ve villaya nasıl girdiklerine dair görüntüler ortaya çıktı.

23 Haziran 2009: Süreyya Karabulut'u tehdit ettiği iddiasıyla Şinasi D. isimli şüpheli tutuklandı.

02 Temmuz 2009: Cem G. İnterpol'un baş sayfasında fotoğraflı ve videolu olarak aranmaya başlandı.

07 Temmuz 2009: Otopsi sırasında sperm bulaştığı ve pis masa skandalı ortaya çıktı.

19 Ağustos 2009: Cem G.'nin iş adamı amcası Hayyam Garipoğlu ve halasının evine baskın yapılıp bilgisayarlarına el konuldu.

20 Ağustos 2009: Garipoğlu Grubunun üst düzey şirket çalışanlarının evlerinde de arama yapılıp bilgisayarlarına el konuldu.

21 Ağustos: Cem G.'nin teyzeleri ve anneannesinin evlerine baskın yapılıp bilgisayarlarına el konuldu.

27 Ağustos 2009: Münevver Karabulut'un Ankara'da Jandarma Genel Komutanlığında görevli bir teğmenle mesajlaştığı ortaya çıktı.

28 Ağustos 2009: Münevver Karabulut'un mesajlaştığı teğmen'in cinayet günü İstanbul'da olduğu ve birbirlerine 4'er mesaj attıkları ortaya çıktı.

aktifhaber.com

Devamını BURADAN okuyun...>>>

TEMİZÖZ'Ü KURTARMA OPERASYONU

Derin Albayı Kurtarma Operasyonu

Albay Temizöz'ün yargılandığı faili meçhuller davasında ilginç gelişmeler yaşanıyor

Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen faili meçhuller davasının ikinci duruşması yarın yapılacak. Albay Cemal Temizöz'ün 9 kez ağırlaştırılmış müebbetle yargılandığı davada dikkat çekici gelişmeler yaşanıyor. Tanıkların ifadelerini geri çekmeleri için yapılan baskılar, cezaevi görüşme kayıtları ile gün yüzüne çıktı.Savcı, sanıklar aleyhinde ifade veren ve başka bir suçtan Midyat Cezaevi'nde yatan Mehmet Nuri Binzet'le yapılan pazarlıkları mahkemeye sunmak üzere kayıt altına aldı. Cezaevinde cam paravan arkasından karşılıklı telefon ahizeleri ile gerçekleştirilen görüşmeler savcılığa bildiriliyor. Kayıtlara göre Binzet'le ifadesini geri alması için defalarca görüşüldü. 30 bin ile 300 bin lira arasında değişen miktarlarda para teklif edildi. Hatta cezaevinden özel izin alınarak, Binzet'in nişanlısı olduğu iddia edilen bir kadın- la görüşmesi sağlandı. Savcılık, kadının tanık Binzet'i ikna çabalarını da dosyaya ekledi.

Binzet'e ailesi üzerinden tehdit ve baskılar da uygulandı. Mehmet Nuri Binzet, geçtiğimiz günlerde avukatı aracılığıyla yaptığı açıklamada cezaevinde baskı ve tehditlere maruz kaldığını, hatta ifadelerini geri aldığı yönünde verdiği dilekçenin kendisine zorla imzalatıldığını duyurmuştu.

Diyarbakır'da görülen davada tanıklara yönelik baskılar Mehmet Nuri Binzet'le sınırlı değil. Dava kapsamında yargılanan sanıklardan ikisi aynı zamanda gizli tanık. Gizli tanıklar Sokak Lambası ve Tükenmez Kalem, davanın daha ilk duruşması yapılmadan kimliklerini açıklayarak, verdikleri ifadeleri geri aldı. Tükenmez Kalem kod ismini kullanan sanık Abdülhakim Güven, geçtiğimiz hafta yapılan ilk duruşmada mahkemeye sunduğu 32 sayfalık yazılı savunmasında daha önce vermiş olduğu ifadeleri geri aldığını belirtti. Dava kapsamında yargılanan sanıkların durumu, bu ifade değişikliklerini ele veriyor. Aynı zamanda tanık sıfatı olan sanıkların diğer tanıklarla yan yana yer alması, mahkemeye beraber getirilip götürülmeleri yargı çevrelerince kovuşturmanın selameti açısından sakıncalı bulunuyor. Geçtiğimiz haftaki duruşmada her iki tanık da diğer sanıkların arasında yer aldı.

Bu arada Murat Çekiç'in, hem sanıklardan itirafçı Adem Yakin'in hem de Abdülhakim Güven'in avukatlığını yapması dikkat çekiyor. Güven, gizli tanık sıfatı ile verdiği ifadelerde Yakin hakkında ağır suçlamalarda bulunuyor. Müdahil avukatlardan Sezgin Tanrıkulu, geçtiğimiz hafta bu durumu duruşmada gündeme getirerek, avukatlık yasası uyarınca menfaatleri çatışan sanıkların avukatlığının aynı kişi tarafından yapılmasının avukatlık kanununa göre yasak olduğunu hatırlattı. Mahkeme heyeti, itirazı görüşmek üzere kayda aldı.

AVUKATLARIN HEDEFİ TANIKLAR

Diyarbakır'da görülen duruşmada sanık avukatları, iddiaları çürütmekten çok tanıkların daha önce vermiş olduğu ifadeleri geri çekmeleri üzerinden bir savunma taktiği yürütüyor. Albay Cemal Temizöz'ün avukatı Mustafa Olcay Özhan geçtiğimiz haftaki duruşmada müvekkilini şu sözlerle savunmuştu: "Aslında bugünkü duruşma daha devam etseydi ve diğer sanıklar da savunmasını yapabilseydi görülecekti ki her iki gizli tanık da daha önce verdikleri ifadeleri kabul etmiyor. Bilindiği gibi söz konusu tanıkların gizliliği artık kalmadı, ikisi de burada şu anda sanık olarak duruyor aynı zamanda. Biz de ona göre tahliye talebimizi yapacaktık."


Kaynak: Zaman

Devamını BURADAN okuyun...>>>

BARON VE EM.MÜDÜRÜ

Emin Aslan'a Baron Sorgusu

Tarihin en büyük uyuşturucu operasyonunda ‘köstebek’ olduğu iddia edilen Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Arslan dün Ağır Ceza’da ifade verdi.

Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Emin Arslan, 2 milyar TL’lik uyuşturucu soruşturmasında köstebeklik yaptığı ve baron Habib Kanat hakkındaki bilgileri sümenaltı ettiği iddiaları üzerine dün İstanbul Ağır Ceza’daydı. Arslan ile operasyonda adları geçen emniyet müdürleri M.N. ve M.A’nın gelmemeleri halinde gözaltına alınacağı anlamına gelen ‘tedbirli davet’le ifadeye çağrıldıkları ortaya çıktı. Uyuşturucu imalatçısı, eski Narkotik bilirkişisi Doç. Dr. Hüseyin Rıza Işık ve baron Kanat ile ilgisinin bulunmadığını savunan Arslan “Haram lokma yemedim’’ dedi.‘OĞLUM YANLARINDA ELEMANDI’

Baron Kanat ile oğlu Serbülent Arslan’ın Kalis Turizm adlı şirketteki ortaklığıyla ilgili iddiaları ise doğrulayan Arslan “Onun kızı ile benim oğlumun emek karşılığı yüzde 20 civarında. Oğlum maaşlı gibi çalıştı orada. Yarı yolda da anlaşamadı. 7-8 ay sonra ceketini aldı çıktı” diye konuştu. Oğul Arslan’ın Habip Kanat ve eşi Emel Kanat’ın şirketine 2006’da ortak olduğu, yönetim kuruluna giren Serbülent Arslan’ın 2008’de görevi devrederken ortaklığının sürdüğü öğrenildi.

BULGAR POLİSİ TÜM AYRINTILARI VERDİ

Arslan’ın baronla ilgili Bulgar polisinin hazırladığı ve sümenaltı ettiği iddia edilen belgeyi star ele geçirdi. 20 Mart 2000 tarihli ve dönemin Kaçakçılık Daire Başkanı Arslan adına gönderilen belgede Kanat, Captagon trafiğini yönlendiren isim yani ‘major trafficker’ sıfatıyla tanımlandı. Belgede baron ile adamları Veysel Özçiçek ve Selim Gezer’in uyuşturucu ve adam kaçırma eylemleri ayrıntılı olarak yer alıyor.

SUUDİ ARABİSTAN DA UYARMIŞTI

Arslan ile KOM’da görevli emniyet müdürleri M.N. ve M.A’nın dosyalarda oynama yaparak baron ile uyuşturucu imalatçısı Doç. Işık’ı ‘mağdur’ konumuna getirdikleri iddia edildi. Yine Suudi Arabistan’ın 1998’de Kanat hakkında verdiği bilgilerin de görmezden gelindiği belirlendi. Arslan’a uzanan tarihi uyuşturucu operasyonu zincirinin, göreve yeni atanan Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın’ın Narkotik’te yaptığı değişiklikten sonra kırıldığı ifade ediliyor. Bu arada yapılan inceleme ve telefon görüşmelerinde zanlıların Arslan’a ‘Büyük Abi’ diye hitap ettiği öğrenildi.

‘Hocaya kaç dedik ama dinletemedik’

Baron Kanat’ın, uyuşturucu imalatçısı ve eski Narkotik bilirkişisi Doç. Hüseyin Rıza Işık için Arslan’ı aradığı ve “Görüşmem uygun değil” yanıtını aldığı belirtildi. İşte o görüşmeden ayrıntılar:

KANAT: Hoca çıktı

ARSLAN: Çok sevindim

KANAT: Benimle görüşmek istiyor

ARSLAN: Görüş iyi olur. Biz zaten ona davulla zurnayla üzerine geliyorlar dedik dinletemedik.

Bu arada 1.5 yıllık çalışma sonrasında yapılan operasyonun ardından şüpheli emniyet müdürleri M.N. ile M.A’nın kendi aralarında yoğun bir telefon trafiği yaşadığı ve bu görüşmelerde birbirlerine “Ne olacak şimdi” diye sordukları iddia edildi.

Bir müdürün daha ifadesi alınmış

Narkotik operasyonu ile ilgili olarak önceki gün, Emniyet Müdürü C.V’nin de İstanbul Adliyesi’nde 5 saat ifade verdiği öğrenildi. Arslan’ın ifadesinin alınmasında bu ifadenin etkili olduğu belirtildi.

‘Major trafficker’ talimatlı icraatlar

Bulgaristan İçişleri Bakanlığı Organize Suçlarla Mücadele Servisi’nin dönemin Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele (KOM) Daire Başkanı Emin Arslan adına gönderdiği evrakta, baron Kanat ile ekibi hakkında detaylı bilgiler yer alıyor. Kanat ile Veysel Özçiçek ve Selim Gezer’in uyuşturucu ticaretinin yanı sıra çocuk kaçırma karşılığında 2 milyon dolar fidye alma olayından arandıkları bildiriliyor.

Evrakta ayrıca Kanat’ın rakiplerinden birinin öldürülmesinde azmettirici rolü üstlendiği belirtiliyor. Kanat’ın bu nedenle Arslan’ın iddia ettiği gibi ‘x eleman’ olarak kullanılmasının yasal olarak mümkün olmadığı ifade ediliyor. Özçiçek ve Gezer’in Kanat’ın talimatıyla gerçekleştirdikleri eylem sonrası İstanbul’a kaçmayı başardıkları da belgede yer alan bilgiler arasında.
aktifhaber.com

Devamını BURADAN okuyun...>>>

AYGANDAN CİNAYET İDDİASI

3 Sendikacıyı Albay Kırca Öldürdü

İtirafçı Aygan, yıllardır resmiyeti inkar edilen ve kendisinin de üyesi olduğunu belirttiği JİTEM'in Genelkurmay'a bağlı olduğunu söyledi.

PKK ve JİTEM itirafçısı Abdulkadir Aygan, önemli iddialarda bulundu. CİHAN'a konuşan Aygan, JİTEM'in bir askeri örgütlenme olduğunu savunarak, JİTEM Grup Komutanlığı'nın, JİTEM Gruplar Komutanlığı'na; onun İstihbarat Başkanlığı'na buranın da Genelkurmay'a bağlı olduğunu iddia etti.Aygan, "Kimse demesin, 'Benim haberim yoktu' diye. Dünyanın en güçlü ordusu olduğunu iddia ediyorsun ama bir pislik ortaya çıktığı zaman 'Böyle bir örgütümüz yoktur' diye inkâr ediyorsun" dedi.

PKK ve Ergenekon aynı ağacın dalları

İtirafçı Abdülkadir Aygan, JİTEM, PKK, Ergenekon, DHKP/C gibi yapılanmaların aynı ağacın dalları olduğunu söyledi.

Aygan, PKK sorununun kökten çözülmesi için Ergenekon'un bitirilmesi gerektiğini vurguladı.

Aygan, "Genel af bile yeterli değil. Elbette bazı kopmalar yaşanır. Haber duyup gelenler olur ama iş temelden çözülmez. Ancak Ergenekon tamamen ortadan kaldırıldığında PKK kendiliğinden yok olur. PKK'nın dağda olmasıyla Ergenekoncular arasında kopmaz bir bağ var. Ha PKK, ha Ergenekon, ha JİTEM, ha DHKP/C, ha sahte Hizbullah; bunların hepsi bir." açıklamasını yaptı

Onlar yargılansaydı...

Suriye uyruklu itirafçı Hacı Hasan'ın itirafları sonrasında Diyarbakır DGM Savcılığı 1998'de dosya hazırladı. Dosyada, aralarında Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım, Tuğgeneral Veli Küçük, Albay Arif Doğan, itirafçılar ve Binbaşı Abdülkerim Kırca'nın da bulunduğu 11 kişi hakkında dava açıldığını belirten Aygan, "Bunlar o zamanlar yargılansalardı, ceza alsalardı bu noktalara kadar gelmezdi” diye konuştu.

3 sendikacıyı Albay Kırca öldürdü

20 Ocak 2009'da intihar eden JİTEM eski Diyarbakır Grup Komutanı Albay Abdülkerim Kırca’nın dahil olduğu cinayetlerle ilgili de çarpıcı açıklamalar yapan Aygan, Sağlık-Sen Diyarbakır Şubesi’nin 3 üyesinin nasıl öldürüldüğünü anlattı. Bu kişilerin, mahkemece serbest bırakılacağı istihbaratı üzerine Kırca'nın bir ekip oluşturarak sivil polis kılığında adamlarını adliye önüne gönderdiğini anlatan Aygan, "Sendikacılar mahkemeden çıkmış geliyorlardı.

Uzman çavuş onlara, 'Bizimle emniyete kadar geleceksiniz' dedi. Çocuklar da itiraz edemedi. Onları Saraykapı'daki JİTEM'e getirdik. Birkaç gün işkenceye tabi tutuldular. Sonra onları 2 JİTEM arabasıyla Diyarbakır- Silvan yolunda gözleri ve elleri bağlı şekildeyken Kırca onları dizüstü çöktürdü, yarımşar metre arayla. Yanında getirdiği 14'lük bir silahla onların arkalarında, enselerinden vurdu."
aktifhaber.com

Devamını BURADAN okuyun...>>>

16.9.09

"GÜÇLÜ ORDU ZAYIF TOPLUM"



“Güçlü ordu... Zayıf toplum”

Silahlı Kuvvetler’in 30 Ağustos’ta toplumun önüne çıkmak için tasarlayıp düşündüğü slogandı: “Güçlü ordu”, Türkiye’nin önüne çıkarılmıştı.

Şaka olarak tekrarladığımız “Önce Mülkiye, sonra Türkiye” sloganı vardır. Mülkiyeliler sahiden bu sloganı telaffuz ettiği için değil, kendilerini fazlasıyla önemsemelerini hicvetmek için yapılmış bir şakadır. Ama bazı kurumların şakası yok.

Şimdi, ilk söylenecek şey, bunun her düzeyde, her anlamda yanlış bir söz olması, çok yanlış bir zihniyeti yansıtıyor olması. Bu bakımdan da, bir kurumun, oturup, düşünüp taşınıp böyle bir sloganla ortaya çıkması vahim.
Bunun tarihteki klasik örneklerini hatırlatayım hemen. Avrupa’nın Ortaçağ’dan Yeniçağ’a geçişinde coğrafî keşifler çok önemli bir yer tutar.Keşiflerde de Portekiz ile İspanya’nın öncü rolü olmuştur. Portekiz’de, bir prens ,Henrique o Navegador (yani, Denizci Henri), kendini bu işe adamış, okullar açmış, kurumlar kurmuş, keşifler tarihinin bütün şanslı basamaklarında, dönemeçlerinde adını okuduğumuz Diaz, da Gama, Magellan, Cabral gibi kaptanların yetişmesini sağlamıştır.

Bu işi bir “prens” yapıyorsa, bu da devletin olayda payının bir karinesi sayılabilir. Ama tabii sorun yalnızca bir “eğitim”, denizci “yetiştirme” sorunu değildi. Gemileri yapan, donatan devletti. Keşfedilen yerle kurulan ilişkiyi (Hindistan gibi yerlerde varolan otorite ile anlaşma ve diplomatik ilişki, Amerika’da kolonizasyon) yönlendiren hep devletti. Aynı mantık İspanya’da da egemendi. Colombo’nun, Batı’ya giderek Doğu’yu keşfetme fikrini İspanya Kralı’na kabul ettirmesi gerekiyordu. Pisarro, Cortez gibi “kâşiflere”, “kâşif” değil de “Conquistadore”, yani “fatih” sıfatı takılmıştı, çünkü onlar keşfettikleri yeri aynı zamanda İspanya adına “fethediyor”, sonra da Kral’ın “vali”si olarak orayı İspanya adına yönetiyorlardı.

İlk kâşifler, yani Portekiz ve İspanya’nın bu “devlet” görevlileri, Avrupa’yı keşiflere sevkeden birinci motivasyon, yani “değerli maden” bulmak bakımından, en şanslı çıkanlardı. Zaten belirli yerlerde, bu işi yüzyıllardır yapmış bir medeniyeti yıkıp yerle bir ederek ve hazinesine el koyarak, en zahmetsiz tarafında altın ve gümüş toplamışlardı. Ama aynı zamanda, Potosi gümüş madenleri gibi, hâlâ tüketilememiş kaynaklara da sahip olmuşlardı. Yıllarca ve yıllarca, Amerika’dan İspanya ile Portekiz’e, bu ülkelerin devletlerine, altın, gümüş, mücevher taşındı.

Sonuç? Portekiz, biz üye olmazsak AB’nin en yoksul üyesi. İspanya yeni toparlandı. 17. yüzyıldan bu yana, “güçlü devlet” olmaktan çıktı. “Niye,” diye sorarsanız, “güçlü devlet” olmayı kafasına koyup bu uğurda her şeyi yaptığı için.

İngiltere’de, Hollanda’da aynı işleri devlet değil, toplum içinden çıkan özel bireyler yaptı. Zamanla şirketler kuruldu, şirketler büyüyüp tekelleşti vb. Hindistan 18. yüzyıl sonlarında Britanya’nın sömürgesi olduysa, bu öncelikle “devlet”in değil, “East India Company”nin kararıydı.

16. yüzyılda Avrupa’nın batısında olanlara çağdaş benzer bulmak istiyorsak, petrol zengini Arap ülkelerine bakabiliriz. Doğal bir servete el koyarak zengin olan, ama bunu her bakımdan, öncelikle de zihnî alanda bir toplumsal gelişmenin lokomotifi haline getiremeyen ülkeler. Bir “mirasyedi ekonomisi”.

“Güçlü devlet/zayıf toplum” formülünün başka türlü sonuç verdiği tarihte görülmemiştir. Ama toplum güçlüyse o her zaman “güçlü devlet” kurmuş, dolayısıyla gereğinde “güçlü ordu”ya da sahip olmuştur. Ama dikkat ederseniz, “sahip olmak” fiilinin öznesi bile hemen yer değiştiriyor, bu konuyu, bu ilişkiyi konuşurken; “güçlü toplum”, “güçlü ordu”ya sahip oluyor.

Vaktiyle Mirabeau söylemişti, Prusya için: “Prusya, ordusu olan bir millet değildir, milleti olan bir ordudur” demişti. Bu, bazılarımız için düşünülebilecek en büyük ideal, erişilebilecek en büyük menzil.

Ama o Prusya, sonra da o Almanya, ancak bugün, yani milletin ordusundan güçlü olduğu ve ordusunu denetlediği toplum olunca, rahatın ve mutluluğun yüzünü gördü

Murat Belge - 15.09.2009 taraf

Devamını BURADAN okuyun...>>>

BÜYÜK SELANİK PLANI

Büyük Selanik

Artık hepimiz ucundan kenarından “yapay bir görüntüyü” gerçek zannettiğimizi hissetmeye başladık.

Bizim seksen yıllık cumhuriyet bir “sahtelikler” cumhuriyeti.

Mustafa Kemal, Selanik’te doğmuş, askerî okullarda nispeten “Batılı” bir eğitim almış, Sofya’da ataşelik yapmış, Almanya’yı görmüş genç bir generaldi cumhuriyeti kurduğunda.

Okuduklarımdan anlayabildiğim kadarıyla iki büyük tutkusu vardı.

Birincisi “lider” olmak.

İkincisi de, ta gençliğinden beri söylediği gibi Osmanlı’nın diğer topraklarından vazgeçip Anadolu’da büyük bir Selanik yaratmak.

Güzel kadınlar, şık beyler, balolar, danslar, temiz evler, çiçekli bahçeler, köylerde vals çalan orkestralar, kahve ve konyak kokan cafeler, beyaz örtülü lokantalar...İlk amacına ulaştı.

Türkiye Cumhuriyeti’nin tartışılmaz lideri oldu.

Bir devletin liderliğini ele geçirmek zordur ama bunu yapabilecek yetenekleri vardı ve başardı.

İkincisi ise “zordan” daha zordu.

Yüzlerce yıllık gelenekleri yıkmak ve başka bir tarihin, başka bir mücadelenin, başka bir kültürün sonucu olan bir ülkeyi burada yeniden kurmak öyle bir “kişinin” kararıyla olacak iş değildi.

Onun hayalindeki ülke ne Osmanlı’nın bir mezbele halinde tuttuğu Anadolu’nun geleneklerine, ne de Müslümanlığın inançlarına uyuyordu.

Sanırım bütün diktatörlerin düştüğü hataya düşüyordu.

İstediği şeyin “iyi” olduğuna inanıyordu ve önerdiği “iyiliğin” kabul edilmemesine sinirleniyordu.

Zorla “şapka” giydirdi, zorla Batı müziği dinlettirdi, zorla dans ettirdi.

Ama bu iş “zorla” olacak bir iş değildi.

Onun hayal ettiği ülkeyle, yönettiği ülkenin gerçekleri birbirini tutmuyordu.

Bütün baskıya, gazetelerin bütün yayınlarına rağmen yönettiği insanlara “yabancı” biri olarak kaldı.

Birçok açıdan muhalefetle karşılaştı.

Müslümanlar, bu “Batılı” hayat tarzını reddediyorlardı ve emirle “Batılı” olmaya yanaşmıyorlardı.

Kürtler, kendilerine Kurtuluş Savaşı sırasında söz verilen “eşitliği” istiyorlardı.

Demokratlar, “diktatörlüğüne” karşı çıkıyorlardı.

Onu ürkütecek kadar gerçek kökleri olan direnişlerdi bunlar.

Sanırım hem ürktü hem öfkelendi.

Korkunç bir baskı uyguladı.

Kürt liderlerini astı, Müslümanları gazeteler vasıtasıyla “irticacılar” olarak ilan etti, demokratları Meclis’ten attı, solcuları hapse koydu.

Orduyla ve sivil bürokrasiyle bütün ülkeyi denetimi altına aldı.

Ve çok istediği Selanik’i, büyük şehirlerin yeni zenginleri ve bürokratlarla yarattı.

Artık “Atatürk” olan Mustafa Kemal’i memnun edecek göstermelik bir “Selanik” yaratıldı memleketin küçük bir parçasında.

Geride kalan kısımlar da, “yeni Selaniklilerin” esiri durumuna düştü.

İnsanlar kendi ülkelerinde bir söz hakkına sahip olamadılar.

Kürtler, Müslümanlar, demokratlar, solcular devletten dışlandılar.

Bu “Selanikleşme” hareketine “Atatürk ilke ve inkılâpları” adı takıldı ve bunlara uymayanlar “devlet düşmanı” ilan edildi.

Biz bugün hâlâ Türkiye’de “Selaniklilerle” Anadolulular mücadelesini yaşıyoruz.

Atatürkçüler, “bizim önerdiğimiz güzel ve iyi bir şey, neden buna karşı çıkılıyor” diyorlar.

Samimiler bunu söylerken.

Ama bunun zorla olamayacağını, emirle gerçekleşemeyeceğini, hayatın kendi doğal akışı içinde biçimlenmesi gerektiğini kavrayamıyorlar.

Cumhuriyet tarihi boyunca ezilen, dışlanan Müslümanlar, Kürtler, demokratlar, solcular şimdi haklarını istiyorlar, “Selanikleşme” hayali uğruna yaşadıkları baskılardan kurtulmaya uğraşıyorlar.

Kürt açılımı, muhafazakârların zenginleşip örgütlenmeleri, demokratların seslerini yükseltmeleri, değişen koşulların sonucu olarak yaşanıyor.

Mustafa Kemal’in çok istediği o “güzel kokan memleketin” yaratılması şimdi artık mümkün gözüküyor ama bunu buranın halkı, kendi isteğiyle, artık böyle bir hayata hazır olduğu, zenginleştiği, dünyayla ilişkiler kurduğu için gerçekleştirecek.

İşin belki de en “şakacı” yanı ise şimdi buna “Atatürkçüler”in karşı çıkması.

Çünkü onlar hâlâ bunun “Müslümansız, Kürtsüz, demokratsız, solcusuz” olacağını sanıyorlar.

Atatürkçülere aslında bir müjde verebilirim, istediğiniz gerçekleşecek ama bunu halk kendine uygun biçimde yapacak.

Bırakın da yapsınlar.

Ahmet Altan - 15.09.2009

Devamını BURADAN okuyun...>>>

14.9.09

REJİMİN BEKÇİSİ DEMİREL

Rejimin bekçisi ve Süleyman Demirel

12 Eylül vesilesiyle, komşu sütunumda Yavuz Donat, Süleyman Demirel ile konuştu. Onun, darbeye dair görüşlerini derledi. Demirel, "Hukuk devleti felç olursa, Türkiye Cumhuriyeti'nin emanet edildiği yer Silâhlı Kuvvetler. Bu emanet hadisesi bugün de caridir. TSK, İç Hizmet Kanunu, 35. madde. Cumhuriyeti koruma kollama görevi TSK'ya verilmiştir" diyor.
Tabii bu sözleri, bir çelişkinin altını çizmek için sarf ediyor. Çünkü, hemen ardından, anayasanın Başlangıç bölümüne atıfta bulunuyor ve "...görev, Türk milleti tarafından demokrasiye âşık Türk evlâtlarının vatan ve millet sevgisine emanet olunmuştur" şeklindeki cümleyi hatırlatıyor.
Ama, bu çelişkiden çıkarttığı sonuç beni hayrete düşürdü doğrusu. Demirel'e göre, İç Hizmet Kanunu'nun 35. maddesi durdukça, TSK, koruma ve kollama yapmazsa, görevini yerine getirmemiş duruma düşecekmiş!!!Halbuki Demirel, eskiden o çelişkiyi milli irade lehine çözüyordu: "...Türkiye'nin müesseseleri, yerlerini, görevlerini, yetkilerini çok iyi anlamış olsalar, hiçbir problemimiz kalmaz. Ama kurumlar, kendiliklerinden, kendilerine yer, görev, yetki farz ederlerse, o zaman curcuna başlar. Bizim devletteki sıkıntılar da oradan geliyor. 'Efendim, İç Hizmet Kanunu'nun 35. maddesine göre...' İyi ama o kanunun bir de 43. maddesi var. 35. madde, 'cumhuriyeti korumak ve kollamak' derken, 43. madde, 'siyasetle uğraşmayın' diyor. Yani aynı kanunda, 35. maddenin öyle anlaşılamayacağı yazılı. Rejim nasıl korunacak? Bekçisi kim? Onun bekçisi, anayasanın başlangıcında yazılı: 'Türk vatandaşının uyanık vicdanına tevdi edilmiştir' O zaman rejimin bekçisi millettir." (Köprü-Risale-i Nur Enstitüsü- Ordu, Devlet ve Demokratikleşme)

***

Türk Silâhlı Kuvvetleri, 1960 müdahalesini yaparken İç Hizmet Yönetmeliği'nin 35. maddesine dayandığını söylemişti. Darbeden sonra, yönetmelik kanuna dönüştürüldü. Bu kanunun, TSK'ya, darbe yapma yetkisi vermediği çok açık. Anayasaya göre, rejim tehdit altında ise, olağanüstü hal ya da sıkıyönetim ilân edilir, bunun kararını da, hükûmetin talebi üzerine Meclis verir. TSK'nın sınır dışı harekâtı da, gene TBMM kararına bağlıdır. Hal böyle olduğuna göre, emir-komuta zinciri içinde dahi olsa, ordunun, "Rejim tehlikede, cumhuriyeti koruyorum, kolluyorum" diye müdahale etmesinin hiçbir hukuki temeli mevcut değildir. Nedense Demirel, fevkalâde iyi bildiği bu gerçeğin üstünü örterek konuşmuş Yavuz Donat'la. Nitekim, "laik cumhuriyet tehlikede" diye darbeye teşebbüs eden Şener Eruygur ve arkadaşları bugün yargıda hesap veriyor. Savunmalarında İç Hizmet Kanunu'nun 35. maddesini zikretseler, Süleyman Demirel onlara hak verir mi acaba? Yoksa, eskiden söylediği gibi, "Rejimin bekçisi millettir" mi der?


Bir zamanlar... Demirel
"Demokrasi, ordunun yeriyle tayin edilir. Eğer bir ülkede, Silâhlı Kuvvetler, sivil idarenin emrindeyse, o ülkede demokrasinin birinci şartı yerine gelmiştir. Demokrasi dendiği zaman, irade üstünlüğü tartışılmayacaktır. Üstün irade, milletin iradesidir. Üstün irade, devletin lâzım olduğu zaman zor kullanmak için eline silâh verdiği güç olmayacaktır."

***

Demirel, kendisine yöneltilen "Atatürk ilke ve inkılâplarının bekçisi Silâhlı Kuvvetler mi?" şeklindeki soruyu da şöyle cevaplandırıyordu: "Bir ülkenin iki tane anayasası olmaz, bir tane olur. Atatürk ilke ve inkılâpları diye anayasayı aşan, anayasanın üstünde bir takım dokümanlar olmaz. Atatürk ilke ve inkılâpları zamanında gelmiş, devrini icra etmiştir. Bugün onların devam edenleri de zaten anayasanın arkasında yazılıdır. Evet Silâhlı Kuvvetler Atatürk'e bağlıdır ama, bu bağlılık onların tekelinde değildir. Silâhlı Kuvvetler'in bu devlet içindeki yeri nedir? Silâhlı Kuvvetler, millet iradesinin üstünde değil, millet iradesinin emrindedir." (Köprü-Risale- i Nur Enstitüsü-Ordu, Devlet ve Demokratikleşme) 14 Eylül 2009 - Pazartesi sabah

Devamını BURADAN okuyun...>>>

A.KOCAOĞLUNDAN CUMHURİYETE KIYAK

Cumhuriyet'e görülmemiş kıyak !

CHP'li İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, belediyenin kaynaklarını Cumhuriyet Gazetesi'ne bakın nasıl peşkeş çekmiş...

CHP'li İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu'nun, belediyenin kaynaklarını yandaşlarına peşkeş çektiği ileri sürüldü. İzmirli Gazeteci-Yazar Halit Tunç tarafından ortaya atılan iddiaya göre Kocaoğlu, yazarları Ergenekon sanığı olan Cumhuriyet gazetesine 300 milyar, H.S isimli bir işadamına ise ilansız ihale yoluyla yaklaşık 6 trilyon para aktardı.ERGENEKON “CUMHURİYET”İNE 300 MİLYAR

Tunç, “Cumhuriyet Gazetesi'ne 300 milyarcık ödenmiş” başlıklı yazısında, İzmir Büyükşehir Belediyesi şirketi İzmir Fuarcılık Hizmetleri Kültür ve Sanat İşleri Ticaret A.Ş. (İZFAŞ) üzerinden Cumhuriyet gazetesine ek, kitap ve CD basımı adı altında 300 bin TL para aktarıldığını iddia etti. Tunç, peşkeşi şöyle anlatıyor: “Cumhuriyet Gazetesi 19 Mayıs 2008'de 100 bin TL karşılığında ‘Mustafa Kemal'in Yolu' isimli CD'yi basıp dağıtmış. CD'lerin adedi burada 150 olarak belirtilmiş. Aynı tarihte Cumhuriyet Gazetesinin satışı ise 80 bin dolayında. 9 Eylül 2008'de 200 bin lira bedelle de bu kez ‘Cumhuriyetin İzmir'i' adlı ek basılmış. Bu sayıdaki baskı ve dağıtım adedi de yine 150 bin adet basılmış görünüyor. Aynı günkü Cumhuriyet gazetesinin toplam satışı 84 bin dolayında. 70 bin CD, 66 bin ek nerede, nasıl dağıtıldı, gerçekten basıldı mı, yoksa fatura mı şişirildi orası bilinmiyor. İşin içine ‘Cumhuriyet' girince herkes susuyor.”

YANDAŞA İLANSIZ İHALELER

Kocaoğlu'nun belediye ihalelerini aynı isme, üstelik ilansız olarak verdiği iddia edildi. Tunç, “İzmir'de Belediye İhaleleri Aynı Adrese” başlıklı yazısında, “İzmir Büyükşehir Belediyesi, ‘kentliyi eğlendirmek' amacıyla Ramazan ayında ve gençlerin koliler dolusu alkol tükettiği peş peşe düzenlenen konserlerin ihalelerini ilansız olarak H.S. isimli bir kişiye verdi” dedi. 20'nin üzerinde ihale dosyasına ulaştığını belirten Tunç, “600-900 bin TL'lik işlerin tamamı ihalesiz biçimde hep aynı şahsiyetin şirketlerine verilmiş. Eski parayla 6 trilyona (6 milyon TL) yakın bir rakama ulaştım. 6 ihale daha varmış. Onlar daha büyükmüş” diye yazdı.

KOCAOĞLU, CEVAP VERMEKTEN KAÇINDI

Yazarları Ergenekon terör örgütü sanığı olan Cumhuriyet gazetesine aktardığı 300 milyar ve ilansız olarak verdiği yaklaşık 6 trilyonluk belediye ihaleleriyle ilgili iddialar üzerine aradığımız CHP'li İzmir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, telefonlarımıza çıkmaktan kaçındı. Bıraktığımız notlara da cevap vermeyen Kocaoğlu'nun tavrı dikkat çekti. “Cumhuriyetin İzmir'i” adıyla çıkan ekte yorum yazan Kocaoğlu, bu işin imece usulüyle basıldığını belirtiyor ve Cumhuriyet Gazetesi'ne teşekkür ediyordu.

İNCELEME BAŞLATILDI
Edinilen bilgiye göre İzmir Büyükşehir Belediyesi hakkındaki iddialar, İçişleri Bakanlığı'nın gündemine de geldi. Söz konusu ihalelerle ilgili bakanlığın inceleme başlattığı öğrenildi.

YANDAŞA VERİLEN O İHALELER

İşte, CHP'li İzmir Büyükşehir Belediyesi'nin, yandaşı H.S'ye ilansız olarak verdiği ihalelerden bazıları:

* Konser, İlansız ihale bedeli: 109 bin 800 TL
H.S.'nin firması 109 bin TL teklif verip işi alıyor. Sözleşme 26.08.2009 tarihinde imzalanıyor.

*Etkinlik, İlansız ihale bedeli: 411 bin 150 TL
H.S.'nin firması 405 bin TL teklif verip işi alıyor. Sözleşme 01.12.2006 tarihinde imzalanıyor.

* Türk Müziği Konseri, İlansız ihale bedeli: 120 bin 750 TL
H.S.'nin firması 117 bin TL teklif verip işi alıyor. Sözleşme 01.12.2006 tarihinde imzalanıyor.

* Kent Orkestrası Konseri, İlansız ihale bedeli: 225 bin 625 TL
H.S.'nin firması 183 bin TL teklif verip işi alıyor. Sözleşme 29.03.2006 tarihinde imzalanıyor.

* Sanat Konseri, İlansız ihale bedeli: 263 bin 150 TL
H.S.'nin firması 260 bin TL teklif verip işi alıyor. Sözleşme 31.01.2007 tarihinde imzalanıyor.

* Konser Hizmeti, İlansız ihale bedeli: 110 bin TL
H.S.'nin firması 110 bin TL teklif verip işi alıyor. Sözleşme 03.08.2007 tarihinde imzalanıyor.

* Sanat Konseri, İlansız ihale bedeli: 605 bin TL
H.S.'nin firması 600 bin TL teklif verip işi alıyor. Sözleşme 22.04.2008 tarihinde imzalanıyor.

* Sanat Konseri, İlansız ihale bedeli: 518 bin 500 TL
H.S.'nin firması 500 bin TL teklif verip işi alıyor. Sözleşme 22.04.2008 tarihinde imzalanıyor.

* Konser İçin Hizmet, İlansız ihale bedeli 130 bin TL
H.S.'nin firması 110 bin TL teklif verip işi alıyor. Sözleşme 03.08.2007 tarihinde imzalanıyor.

* Konser İçin Hizmet, İlansız ihale bedeli: 367 bin TL
H.S.'nin firması 360 bin TL teklif verip işi alıyor. Sözleşme 05.10.2007 tarihinde imzalanıyor.

* Sanatsal Etkinlik, İlansız ihale bedeli: 183 bin 667 TL
H.S.'nin firması 183 bin 500 TL teklif verip işi alıyor. Sözleşme 18.09.2008 tarihinde imzalanıyor.

* Sanat Organizasyon Hizmeti, İlansız ihalenin bedeli: 479 bin 367 TL
H.S.'nin firması 427 bin 500 TL teklif verip işi alıyor. Sözleşme 23.01.2009 tarihinde imzalanıyor.

* Konser Hizmeti, İlansız ihale bedeli: 279 bin TL
H.S.'nin firması 278 bin TL teklif verip işi alıyor. Sözleşme 05.03.2009 tarihinde imzalanıyor.

Kaynak: Vakit

14.09.2009

Devamını BURADAN okuyun...>>>

13.9.09

O ALBAYLARA KRİTİK ATAMA

Mesaj gibi atamalar

ERGENEKON Soruşturması kapsamında geçen haziranda cephanelikler ve telefon dinlemelerine dek çeşitli iddialar kapsamında ifadeleri alınan deniz kurmay albaylar TSK'da kritik noktalara atandı. Ağustos başında gerçekleşen Askeri Şûra'da gözler sadece Genelkurmay tarafından doğru olmadığı gerekçesiyle kağıt parçası olarak tanımlanan ‘irtica ile mücadele planı'nda imzası bulunduğu iddia edilen Kurmay Albay Dursun Çiçek'in üzerinde yoğunlaşmıştı. Ancak, Haziran sonunda Çiçek'le birlikte biri emekli sekiz deniz kurmay albayın daha Ergenekon Soruşturmasında ifadeleri alınmıştı. Bunlardan Kurmay Albay Levent Görgeç daha sonra Askeri Şûra'da alınan kararla Tuğamiralliğe terfi etmişti.TSK'da albaylarla ilgili gerçekleşen son atamalarla geriye kalan isimler de Deniz Kuvvetleri'nde parlak mevkiler olarak kabul edilen birbirinden önemli yerlere tayin edildi ya da bu mevkilerde tutuldu. Böylece, kimi uzmanlara göre, TSK'da, atamalarda mevcut spekülasyonlara değil, Görgeç'in amiralliğe terfisinde olduğu gibi, gerçek liyakata bakıldığı mesajı bir kez daha verilmiş oldu.

İşte yeni görevleri

Ergenekon soruşturması kapsamında ifadeleri alınan deniz kurmay albaylar amiralliğe giden yolda çok kritik olarak kabul gören şu noktalara atandı:

* Kur. Albay Levent Görgeç: Tuğamiralliğe terfi etti ve Ege Deniz Bölge Komutanı oldu.
* Kur. Albay Dora Sungunay: Hücumbot Filo komuta katı. (Genelkurmay Karargahındaki ofisi aranmak istenmişti.)
* Kur. Albay İ. Koray Özyurt: Aksaz Deniz Üssü Kurmay Başkanı
* Kur. Albay Şafak Yürekli: Donanma Harekât Başkanı
* Kur. Albay Tayfun Duman: Firkateyn Komodoru. (Komodorluk, Deniz kuvvetleri'nde alay ya da harekat komutanlığına eş makam olarak kabul ediliyor.)
* Kur. Albay Muharrem Nuri Alacalı: Hücumbot Komodoru
* Kur. Albay Mert Yanık: Kendi isteği ile emekli oldu.
* Kur. Albay Dursun Çiçek: Türkiye'ye gerçek mi sahte mi olduğu konusunda haftalarca meşgul eden son olarak da Genelkurmay'ın ‘takipçisi' olduğu mesajını verdiği ‘irtica ile mücadele' belgesinde imzası olduğu iddia edilen Çiçek'in ise Genelkurmay Karargahı'nda görevli olduğu belirtiliyor. Genelkurmay Başkanlığı, Ağustos başındaki Şura toplantısı sonunda, terfi edememesi üzerine yapılan spekülasyonlar üzerine, Deniz Piyade Kurmay Albay Çiçek'in kadrosunun dolu olması nedeni ile terfi edemediğini açıklamıştı.

MGK sürerken gözaltına alınmışlardı

30 Haziran'da Ergenekon soruşturmasının da ele alındığı kritik MGK sürerken, İstanbul'da Albay Dursun Çiçek'le birlikte biri emekli sekiz subay daha gözaltına alındı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın Beşiktaş'taki adliye binasına getirilen subaylar 10 saat sorgulandıktan sonra, Albay Dursun Çiçek ‘İrtica ile Mücadele Eylem Planı'nın altında imzası olduğu gerekçesiyle tutuklandı. Serbest bırakılan sekiz subayın, dördünün denetimli serbestlik kararıyla yurtdışına çıkışları yasaklandı. Dursun Çiçek de 18 saat sonra serbest bırakıldı.

HÜRRİYET

13.09.2009 Metehan DEMİR / ANKARA

Devamını BURADAN okuyun...>>>

BU YAZI MİLLİYETTEYDİ !!!

Bana iyi bak general!

12 Eylül darbesinin idam ettiği ve 25 yıl boyunca mezarı bulunamayan Veysel Güney üzerine Ethem Dinçer'in 6.9. 2009 tarihinde Radikal-2'de yayımlanmış ‘Beni hatırladın mı general?' yazısına devam olarak...
Bana bak general! Yüzüme iyi bak! Çünkü general, benim çocuğum da bana benzeyecek. Aklında tut yüzümü.
Aklında tut, çünkü general, er ya da geç senin torunun, benim çocuklarımdan özür dileyecek. Sen torununa hesabını vermediğin cinayetleri miras bırakıyorsun.
Torunun senin gibi olmayacak general. Ama benim çocuğum aynı bana benzeyecek.Torunun general...

Senin torunun general, senin yaptıklarını benim yazdıklarımdan öğrenecek. Alman çocuklar Yahudilerden nasıl özür diliyorsa her gün, şimdi, senin torunun da, hiç işlemediği günahlar için, benim çocuklarımdan özür dileyecek.
Bana iyi bak general! Sen bu memleketin ümüğüne çöktüğünde ben sekiz yaşındaydım. Bir sabaha karşı annem ağladı. Babamın yüzü ihtiyarlamıştı o sabah. Ben böyle bildim senin ne mal olduğunu. Ben o sabahı unutmam general. Kitaplar okudum, hikâyeler dinledim. Sen, suçlarınla başka bir ülke, günahlarınla başka bir insan yaratmak istedin. Ama bak işte, ben olmadım. Ben general, sana karşı kazanılmış bir zaferim. İşte burada yazıyorum. Bana iyi bak general! Çünkü bu memlekette benden çok var.

Zalimleri hecele...

Bana bak general! Sen darağaçlarını kurduğunda ve Kürtleri Diyarbakır Cezaevi'nde ‘Co' adlı bir ite selam durdurduğunda ben, dokuz yaşındaydım. Sen yazdırmadın, konuşturmadın, senin gibilere memleketi suspus selam durdurdun, unutturdun. Ama şu işe bak ki general, ezberden sayabilirim hepinizin adını, soyadını. Bana iyi bak general! Çünkü benim çocuğum da bana benzeyecek. Tıpkı benim gibi olacak o da; okumayı zalimlerin adlarını heceleyerek sökecek.

Böyle bir ülke...

Söylesene general, ben niye Commer'in ismini biliyorum? Co'yu neden bilmeliyim ben? Kaç kadına copla tecavüz edildiğini, insanların foseptik çukurlarında bekletildiğini, Mamak'ta başlarından aşağıya boşaltılan suyla ayakları buzlu zemine yapışmasın diye zıplayan çıplak adamları niye bilmeliyim? Bi' deyiversene general, babasının çocuğuna tecavüze zorlandığını niye öğrenmeliydim? İdam sehpalarında adamların kendi taburelerine tekme attığı niye rüyama girmeliydi daha 16 yaşımdayken? Erdal Eren'in yüzü niye aklına kazınsın bir çocuğun daha 10 yaşında? Bütün bunlar olmamış gibi yapan bir ülkede yalan söylememeyi öğrenerek nasıl büyür bir çocuk bilir misin general? Nasıl okur, nasıl gazeteci olur?

‘Hayır duam'

Ben sekiz yaşındaydım ve sen gelip bana böyle bir hayat verdin, böyle bir ülke, böyle insanlar. Zalimlerin isimlerini unutmamam gereken bir ömür verdin. General, sen beni, çocuklarıma bunları öğretmeye mecbur ettin.
Bana bak general! İyi bak general. Adımı ezberle. İyi bak general. Çünkü benim çocuğum da bana benzeyecek.

Ece Temelkuran - MİLLİYET

13.09.2009

Devamını BURADAN okuyun...>>>

DARBELERİN İŞBİRLİKÇİLERİ

Darbelerin arka planı ve işbirlikçi hainler

Bu yıl 12 Eylül'le ilgili en öğretici açıklama eski Cumhurbaşkanlığı Basın ve Halkla İlişkiler Müdürü Ali Baransel'den geldi.
Ali Baransel, Kenan Evren'in emekliye ayrıldığı 1989 yılına kadar en yakınındaki isimlerden biriydi.

12 Eylül darbesinin 29'uncu yıldönümünde kendisiyle yapılan söyleşide "Bıçak Sırtında" adlı kitabında Evren'in ağzından yazdıklarını satır satır okuyor:

"Baransel, sen de 12 Eylül öncesi gelişmeleri Çankaya Köşkü'nden takip ettin. Yıllarca yönetime el koymamız konusunda yoğun baskılarla karşılaştık. Meclis'ten çıkan parlamenterler gruplar halinde önce beni, daha sonra diğer komutanları ziyaret ederler, 'Bu iş böyle yürümüyor. Ne olur artık daha fazla beklemeyin. Son Türk devletini uçurumun kenarından kurtarın. Tarihteki unutulmaz yerinizi alın' derlerdi. Aynı şekilde; yargı, üniversite, işçi, işveren temsilcileri, ünlü gazeteciler, yazarlar, sanatçılar, toplumun diğer kesimlerinden etkili bilinen kişi ve kuruluşlar her gün kapımızı aşındırırlardı. Sorunların çözümü konusunda raporlar, kanun değişikliği metinleri getirirlerdi. İçlerinde yeni Anayasa taslağı takdim edenler bile vardı. (...) O gün kapımızı aşındıranlar, zaman geçtikçe bizleri amansızca eleştirmeye başladılar. Sıkı demokrat geçinmeye başladılar."Eminim, Cemal Gürsel de Evren kadar uzun yaşasaydı ve 27 Mayıs'ın halk nezdinde mahkûm edildiği yılları görseydi, o da benzer sözlerle "isyan" ederdi.

12 Mart darbesiyle bastırılan 9 Mart kadrosunun sivil ayağında kimler olduğunu 12 Mart mahkemelerinde öğrendik zaten.

28 Şubat'ın arka planındaki sivil aktörler de aşağı yukarı çıktı ortaya.

Sarıkız'ın, Ayışığı'nın ve son yılların akim kalmış diğer darbe projelerinin sivil kışkırtıcılarını da yakından tanıyoruz Ergenekon Davası sayesinde...

İçimizdeki hainlerin varlığını artık çok iyi biliyoruz. Ve onlar olmasa, onlar demokrasiyi arkadan hançerlemese, böyle utanmazca kışkırtıcılık yapmasa; onlar darbeci generalleri toplumun nasıl büyük bir özlem içinde ordunun müdahalesini beklediğine inandırmasa, darbeci generallerin kışladan çıkmaya kolay kolay cesaret edemeyeceğini de biliyoruz.

Evren'in "ihanete uğramış bir kahraman" psikolojisi içinde söylediği bu sözler, onun suçunu hafifletmiyor kuşkusuz.

Sadece, darbelerle yaralı demokrasimizin en sinsi ve en tehlikeli düşmanlarının kimler olduğunu bir kere daha, bir darbecinin ağzından ortaya koyuyor.

Ve artık açıkça görülüyor ki, ülkemizde darbe ihtimalinin son bulması için sadece ordunun kendisini ülkenin kurtarıcısı olarak görmeyi bırakması yetmiyor; sivillerin de onu "kurtarıcı" olarak görmekten ve kışkırtmaktan vazgeçmesi gerekiyor. Toplumda insanların büyük çoğunluğunun darbecilerle işbirliğini en yüz kızartıcı suç olarak algılaması gerekiyor. Darbe işbirlikçiliğinin yabancı işgal ordusunun işbirlikçiğinden daha masum olmadığının anlaşılması gerekiyor. Bu insanların isimleri deşifre olduğunda insan içine çıkamaz hale gelmeleri; çocuklarının, torunlarının soyadlarını değiştirmek zorunda kalmaları gerekiyor.

x x x

Keşke Evren gruplar halinde kendisine gelen ve darbe yapın diye yalvaran o parlamenterlerin, öğretim üyelerinin, gazetecilerin, yargı mensuplarının isimlerini bir kenara yazmış olsaydı ve bugün açıklasaydı.

Keşke ölmeden yapsa bu işi. Hiç değilse hatırladıklarını açıklasa...

Cumhuriyet tarihimizin en kara listesini sunsa bize.

Böyle bir son hizmet günahlarını affettirmez ama uzun hayatında bir de hayırlı iş yapmış olur.

GÜLAY GÖKTÜRK
BUGÜN
13.09.2009

Devamını BURADAN okuyun...>>>



Snap Shots

Get Free Shots from Snap.com
 
^

Powered by BloggerAK Medya Haber Yorum Analiz by UsuárioCompulsivo
original Washed Denim by Darren Delaye
Creative Commons License