28.12.08

İSRAİLDEN TARİHİ KATLİAM


FİLİSTİNDE BÜYÜK KATLİAM

İsrail'in Gazze Şeridi'ne hava saldırılarının bilançosu giderek ağırlaşıyor. Son bilgilere göre ölü sayısı 300'ü aştı. bombardımanlar sürüyor.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Gazze'deki şiddete derhal son verilmesi çağrısında bulundu. Konsey Başkanı Neven Jiruca, "Güvenlik Konseyi üyeleri, Gazze'de yükselen gerilimden duydukları endişeyi dile getirmiş ve taraflara, şiddete derhal son verilmesi çağrısında bulunmuşlardır" dedi.


İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad da, hava saldırılarını kınadı. Ahmedinejad, devlet televizyonunda yayınlanan açıklamasında, İsrail'in Gazze'ye yönelik hava harekatının suç teşkil ettiğini, ülkesinin Filistinlilerin yanında olduğunu belirtti.


"KARA OPERASYONU BAŞLAYABİLİR"


İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak, Gazze Şeridi'ne karadan girme ihtimalleri bulunduğunu aktardı.


Sözcüsü yoluyla açıklama yapan Barak, "Her şeye hazırız. Vatandaşlarımızı korumak için kara kuvvetlerini konuşlandırmak gerekirse bunu yaparız" ifadesini kullandı.


İsrail radyosu ve yabancı haber ajansları, İsrail ordusunun Gazze sınırı yakınlarına zırhlı birliklerini konuşlandırdığını kaydetti. İsrail askeri yetkilileri konuyla ilgili açıklama yapmayı reddediyor.İŞTE İNSANLIKDIŞI SALDIRIDAN FOTOĞRAFLAR!

HAVA SALDIRISINA DEVAM EDİYOR


İsrail, Gazze'ye düzenlediği hava saldırılarına devam ediyor. İsrail Hava Kuvvetleri'nin Gazze'ye düzenlediği saldırılarda sabahın erken saatlerinden itibaren 10 farklı noktanın bombalandığı bildirildi.



Filistin'de dünkü saldırıda yaralananların acil olarak Mısır'ın Refah kapısından geçirildikleri ve Sina bölgesindeki hastanelere sevk edildikleri aktarıldı.


GAZZE SALDIRISINI PROTESTO EDEN GRUBA BOMBALI SALDIRI


Öte yandan Irak'ın Musul kentinde İsrail'in Gazze'ye yaptığı saldırıları kınamak için toplanan gruba düzenlenen bombalı saldırı sonucu ilk belirlemelere göre, 2 kişi hayatını kaybetti onlarca kişi yaralandı.


Musul'un Dövasa bölgesinde bu sabah, İsrail'in Gazze'ye düzenlediği hava saldırısını protesto etmek amacıyla valilik binası yakınında toplanan gruba bombalı saldırı düzenlendi.


Görgü tanıkları bomba yüklü bir motosikletin patladığını ifade etti. İlk belirlemelere göre 2 kişinin hayatını kaybettiği saldırı nedeniyle onlarca kişinin de yaralandığı bildirildi.




İŞTE İNSANLIKDIŞI SALDIRIDAN FOTOĞRAFLAR!

İSRAİL, GAZZE'NİN MERKEZİNDE EMNİYET GÜÇLERİ BİNASINI BOMBALADI


İsrail Hava Kuvvetleri'nin az önce yaptığı saldırıda Gazze'nin Rimal Mahallesi'nde emniyet güçlerine ait bir bina bombalandı.

İki füze ile bombalanan binadan siyah ve beyaz dumanlar çıkarken olay yerine ambulanslar sevk edildi. Yaralı veya ölü sayısı bilinmiyor.


HAMAS, İSRAİL'İN SALDIRACAĞINI DÜŞÜNEREK HAREKET ETMELİYDİ


Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, Hamas'ın, İsrail'in Gazze Şeridi'ne saldıracağını önceden düşünerek hareket etmesi gerektiğini söyledi.

Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek ile Kahire'de görüşen Abbas, daha sonra yaptığı açıklamada, “Onlarla konuştuk ve ateşkesi sona erdirmemelerini söyledik. Ateşkese devam etmelerini istedik. Böylece saldırılardan kaçınabilirdik” diye konuştu.

Abbas, Hamas'a, daha fazla kan dökülmemesi için İsrail'le ateşkes anlaşmasını yenilemesi çağrısında bulundu. Öte yandan Mısır Dışişleri Bakanı Ahmed Ebulgeyt, Hamas'ın, Gazze'deki saldırılarda yaralananların tedavi için Mısır'a geçmelerine izin vermediğini söyledi.

“Yaralı Filistinlilerin gelmelerini bekliyoruz. Ancak sınırdan geçmelerine izin verilmiyor” diye konuşan Ebulgeyt, bundan kimin sorumlu olduğunun sorulması üzerine Hamas'a işaret etti. Ebulgeyt de, Abbas'ın, ateşkesin yenilenmesi çağrısına katıldı.




İŞTE İNSANLIKDIŞI SALDIRIDAN FOTOĞRAFLAR!

PERES, SALDIRI KARARINI SAVUNDU


İsrail Devlet Başkanı Şimon Peres, Gazze'de yüzlerce kişinin ölümüne neden olan hava saldırılarının haklılığını savundu.

Peres, yaptığı yazılı açıklamada, İsrail'in saldırı kararında haklı olduğunu ve saldırmaktan başka bir alternatifleri bulunmadığını belirtti.

Halkının, saldırı kararının arkasında durduğunu kaydeden Peres, açıklamasında, “İsrail tarihinde, Hamas'ın bize karşı yürüttüğünden daha yararsız ve mantıksız bir savaş olduğunu hatırlamıyorum. Bu, hangi nedenle ateş ettiğini, ne için savaştığını açıklayamayan mantıksız insanların saçma savaşı” ifadesini kullandı.

Öte yandan, BM Güvenlik Konseyi'nin bu sabah kabul ettiği bildiriye yer veren İsrail basını, diplomatik kaynaklara dayandırılan haberlerde, İsrail'in saldırmaktan başka çaresi olmadığının Güvenlik Konseyi'nce anlaşıldığını ileri sürdü.

Ynetnews adlı internet sitesinde verilen haberde, Güvenlik Konseyi'nin, İsrail'in, roket saldırılarına farklı bir cevap alternatifi bulunmadığını anladığı belirtildi.

Haberde, bildirinin, Güvenlik Konseyi'nin aldığı bir karardan ziyade basın açıklaması olduğu, beklenenden daha yumuşak ifadeler içerdiği kaydedildi. Güvenlik Konseyi, hem İsrail'e, hem de Filistinli militanlara Gazze'deki şiddete son vermeleri çağrısında bulunmuştu.




İŞTE İNSANLIKDIŞI SALDIRIDAN FOTOĞRAFLAR!

F-16 SALDIRISINDA 4 KİŞİ DAHA HAYATINI KAYBETTİ


İsrail Hava Kuvvetleri'nin öğle saatlerinde Gazze'nin Rimal Mahallesi'nde emniyet güçlerine ait bir binaya düzenlediği bombalı saldırıda 4 kişi hayatını kaybetti.

2 füze ile bombalanan binadan dumanlar yükselirken, olay yerine ambulanslar sevk edildi. Binanın bulunduğu alanda geniş çaplı zarar oluşurken, emniyet güçleri ve ambulanslar enkaz altından 4 ceset çıkardı.

İsrail Hava Kuvvetleri'ne ait F-16 uçaklarıyla düzenlenen saldırıda halk panik ile koştururken, dün başlayan saldırıların sonucunda ölenlerin sayısı 282'ye yükseldi.


28.12.2008



Devamını BURADAN okuyun...>>>

17.12.08

DEVLET OLMANIN RACONU

Devlet olmanın raconu

Ergenekon sanığı Veli Küçük mahkeme heyeti önünde yaptığı savunmanın Doğan Medya Grubu (DMG) dışında kalan gazeteleri ve televizyon kanallarını tatmin etmediğini görünce en az devletin kendisine karşı da 'komplo' yapabildiğini düşündüğü gün kadar şaşırmış olmalı...

O şaşkınlığı artıracak bir yeni unsur daha eklendi dün: Kanlı bitmiş Danıştay baskınını ele alan Yargıtay'ın ilgili dairesi, Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen kararı, davanın 'Ergenekon ile irtibatı bulunduğu iddiası' sebebiyle bozdu... Herhalde bunu da 'devletin yeni bir komplosu' olarak görmüştür Veli Küçük...

'Komplo' Ergenekon dava süreci içerisinde en fazla işiteceğimiz sözcük olacak; bunu doğal karşılamamız gerekiyor. Davanın kendisi siyasî hayat üzerinde derin etkileri olmuş bir dizi 'komployu' aydınlatmakla ilgili olduğu için, sanıkların baktığı noktadan görünen, davanın 'komplo' yönü olacak elbette...

Türkiye'yi sarsan toplumsal hareketler, siyasî suikastlar, önemli şahsiyetleri hedef alan cinayetler... Bugüne kadar düz mantık kullanılarak üzerine gidilen, “Kim yapmış olabilir?” sorusu eşliğinde fâili aranan, herhangi bir dava gibi mahkemesi görülen eylemlerdir bunlar... “Acaba görünenin ardında başka bir yön, niyet, el, fâil olmasın?” sorusunun hiçbir zaman sorulmadığı...

Bu son soruyu sormak 'komploculuk' oluyor işte...

Devlet (hatta biraz daha geniş bakarsak devletler) bu soruyu hiç sormuyorlar... Belki de 'devlet olmanın raconu' o sorunun sorulmamasını gerektiriyor... Kalın sis perdesini açmamak veya olayın üstünü örten şalı kaldırmamak üzerine oturan bir tür 'uzlaşma' olduğu bile düşünülebilir...

Aksi halde, adınıza işlenen pis eylemleriniz için elini kirletecek adam bulamazsınız.

Bizde devletin kendi adına işlenmiş eylemlerin üzerine gitme kararını vermesi bu yüzden herhalde hayli zor oldu. Bu, devlet olmanın raconunu değiştirmek demektir çünkü... Dönemine göre ya bir yabancı ülkeyi, ya kendileriyle hesap görülmesi gereken bir kesimi zorda bırakmak üzere işlenmiş suikast ve cinayetlerin, ya da aralarında sürekli husumet bulunmasını arzu ettiğiniz etnik ve dinî toplulukları birbirine düşürecek kitle hareketlerinin gerçek fâillerini gölgeden gün ışığına çıkarmak ciddi bir karardır.Şimdi olan bu: Geçmişin kirli sayfaları, hep gölgede veya karanlıkta kalması planlanmış kitle eylemleri çırılçıplak ortada bugün. Henüz fâillerin kim/ler olduğunu tam bilmiyoruz; Ergenekon yargı süreci sonucunda gerçeğin bazı yönlerini -o da belki- öğrenebileceğiz. Ancak nasıl olsa üzerine gidilmeyeceği düşünüldüğü için ortalıkta bırakılmış parmak izleri yüzünden kanaatlerimiz oluşuyor ve bu kanaatler de daha önce üzerine “Çözüldü” notu düşülmüş dosyaların yeniden açılmasını gerektiriyor.

Acaba Veli Küçük yargılandığı davanın özüne dair neler biliyor? Tablonun bütününü görebilecek bir yerde miydi kendisi, yoksa sadece belli eylemler ve kitle hareketleri söz konusu olduğunda mı hizmetlerine başvurulmuştu? Emir veren konumda mıydı, yoksa bütün yaptığı emirlerin yerine getirilmesini sağlamaktan mı ibaretti?

Savunması ve çapraz sorgusu sırasında söyledikleri bu sorulara sağlıklı bir cevap vermeyi zorlaştırıyor. Ama sergilediği tavır kendisinin durumunu da kolaylaştırmıyor.

Devletin bu defa 'komplo' yapmadığını, tam tersine geçmişin 'komplolarını' ortaya çıkartarak Türkiye'yi daha huzurlu bir ülke haline dönüştürmeye kararlı olduğunu anladığında, Veli Küçük'ün de tavrı değişecektir. İtalya'daki Gladio davası sırasında sıkça yaşanmış olan bir olaydır bu.

Yargıtay'ın Danıştay baskınıyla ilgili verdiği karar bu bakımdan da önemli.
FEHMİ KORU Fehmi Koru
f.koru@yenisafak.com.tr17 Aralık 2008 Çarşamba

Devamını BURADAN okuyun...>>>

DANIŞTAYDA DEVRİM GİBİ KARAR

Silivri’ye Danıştay bombası

Yargıtay 9. Ceza Dairesi, Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Danıştay cinayetiyle ilgili verdiği kararı bozdu ve Ergenekon’la bağlantısının araştırılması için dosyanın genişletilmesini istedi.

‘Devrim’ gibi karar.

Bu kararla, ‘Ergenekon’un avukatıyım’ diyen CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ve taifesinin bozulan karara dayandırdığı ‘avukatlık tezi’ tümden çöktü. Ergenekon’u sulandırmak isteyen ve bu amaca matuf olarak piyasaya kitap süren yazarlar da bu enkazın altında kaldı.

Şimdi Ergenekon’da yeni bir sayfa açılıyor.

Başından beri bıkmadan, usanmadan, dilimiz döndükçe yazdık, çizdik, dedik ki, ‘Bu karar eksiktir...’

Karanlık oyun

Neden eksiktir? Hafızalarımızı tazeleyelim...

17 Mayıs 2006 günü Danıştay 2. Dairesi’nin toplantı salonuna giren Alpaslan Arslan, elindeki ‘GNF 823’ seri numaralı ‘Glock 19 Austrıa’ marka 9 milimetrelik silahını çekerek, ortalığı kan gölüne çevirdi.

Hakim Mustafa Yücel Özbilgin olay yerinde hayatını kaybetti. Mustafa Birden, Ayfer Özdemir, Ayla Gönenç ve Ahmet Çobanoğlu yaralandı.

Kamuoyunda olayın şoku sürerken internet sitelerinde cinayetin ‘türban kararı’ yüzünden işlendiği tezi anlatılmaya başlandı.

Hadise şuydu: Aytaç Kılınç isimli öğretmen 2001 yılında Gölbaşı Bayrak Garnizonu’nda bulunan Bayrak Anaokulu’na müdür olarak atandı. Okulda türbanlı değildi ama eve giderken türban takıyordu. Şikayet üzerine görevden alınıp Mamak Kıbrıs Köyü İlköğretim Okulu’na sürüldü.

Kılınç bunun üzerine Ankara 6. İdare Mahkemesi’ne dava açtı, itirazı yerinde bulundu. Ancak Danıştay 2. Dairesi yerel mahkeme kararını bozarak, anaokuluna müdür olarak atanmasını sakıncalı buldu.

Efendim, cinayet bu karara tepki olarak işlenmişti!

Ertuğrul Özkök de 18 Mayıs 2008 tarihli köşesinde ‘Cumhuriyet’in 11 Eylül’ü’ diyerek bu iddiayı güçlendirmeye çalıştı.

Aslan formata uymadı

Ne var ki, fail Alpaslan Arslan’ın mazisi, evinde ve üzerinde çıkan kimlikler, ilişkileri ve bu cinayete yardımcı olan arkadaşları, belli çevrelerin bu tezini haklı kılacak emareleri göstermiyordu.

Arkadaşları onun için ‘Ülkücü’ diyorlardı.

Emin Aksoy (Apartman yöneticisi): ‘Sağ görüşlü, yani Ülkücü olarak tanınmıştı.’

Selahattin Demirtaş (Arkadaşı): ‘Siyasi düşünce olarak Ülkücüydü.’

Fikri Cora: (Ev arkadaşı): Herhangi bir tarikat, cemaat, radikal dini gruplarla bağlantısı yoktu.’

Recep Özkan (Okul arkadaşı): ‘Alpaslan genelde Hürriyet ve Milliyet okurdu.’

Osman Mutlu (Arkadaşı): ‘Üniversite okuduğumuz dönemde Ülkücü görüşe mensup olduğunu biliyorum.’

Serkan Toper (Arkadaşı): ‘Ülkücü gençler arasına takılıyordu.’

Tüm bu ifadeler mahkemede hakimler önünde verildi, dava dosyasına girdi. Yani gazete haberleri değildir.

Sonra?

Alpaslan Aslan’ın Veli Küçük’le aynı karede yer aldığı fotoğraf çıktığı ortaya. Uyuşturucu parasıyla kurulan Doğuş Foctoring’in avukatıydı. Emekli Yüzbaşı Muzaffer Tekin de şirkete yüzde 10 hissedardı.

Aracında İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne ait ‘tanıtım kartı’ vardı. Adına düzenlenmiş Ulusal Haber Basın Kartı ve Vatanseverler Güçbirliği Hareketi Derneği’ne ait iki ayrı karta daha rastlandı.

25 Eylül 2005 tarihinde Bilgi Üniversitesi’ndeki Ermeni Konferansı dahil bir çok protesto gösterisinde onu gördüler.

Ne dinle, ne cemaatle, ne türbanla uzaktan yakından bir alakası yoktu.

Ayrıca babası İdris Aslan, polisteki ifadesinde, kızlarının başörtüsü takmadığını, oğlu Alpaslan’ın bir kez dahi kız kardeşlerine ‘örtün’ baskısında bulunmadığını anlatırken, Veli Küçük, Muzaffer Tekin ve Taner Ünal’la ilişkilerinin araştırılmasını istedi.Arkadaşları da tutmadı

İddianameye göre, Aslan’ın yanındaki en güçlü isim Osman Yıldırım’dı. O da ömrü çek senet tahsilatıyla geçmiş, daha çok yer altı dünyasının yakından tanıdığı bir isim. Adam öldürmek, ruhsatsız silah bulundurmak, sahte kimlik düzenlemek suçlarından yargılanmış sicili kabarıktı.

Ekipteki İsmail Sağır, hırsızlık, müessir fiil, darp, yaralama, gasp, soygun, kasten yangın çıkarma, kesici aletle yaralama, silahlı müessir fiil suçlarından dolayı hakkında 11 ayrı dava açılmış şahıstı.

Tekin İrşi, Kadıköy Bostancı’da bir barda barmen olarak çalışıyordu. Polisteki sorgusunda şöyle dedi: ‘Sol görüşe mensubum. Sendika, dernek ve vakfa üyeliğim yok.’ Tanık olarak dinlenen Ferhat Çakırca, İrşi’nun bu iddiasını teyit etti: ‘Bostancı sahilde Hovarda Bar’ı açtım, akşamları bara gelmeye başladı. Eğlenmesini seven, içki içen biridir, namaz kılmaz.’ Ferhat Kaya isimli bir tanık ise ‘Birlikte uyuşturucu madde kullanırdık’ diye ifade verdi.

Diğer sanıklardan Erhan Timuroğlu da farklı değildi. Tanık Serdar Özten onu şöyle anlattı: ‘Biz İstanbul’da onun takıldığı barda oturur içki içerdik...’

Sanık Sinan Berberoğlu ise gözaltına alınmadan önce kaçakçılık, resmi belgede sahtecilik ve vergi suçlarından dolayı aranıyordu.

Görüldüğü bu tablodan ‘türban çetesi’ çıkarmak, ‘şapkadan tavşan çıkarmak’ gibiydi.

Gürses’in tüyosu

Şimdi Ergenekon sanığı olan Doç. Dr. Emin Gürses, 24 Mayıs 2006 günü katıldığı bir TV programında Aslan’ın arkasında bir ‘şeyh’ olduğunu iddia etti. Melih Aşık da 26 Mayıs 2006 tarihli Milliyet’teki köşesinde ‘Keramet Şeyhte mi?’ başlığıyla bu iddiayı sütunlarına taşıdı.

Oysa ne Aslan ne arkadaşları ‘şeyh’in farkındaydı.

Aslan, sanki vahiy inmiş gibi 40 gün sonra 26 Mayıs’ta ifadesini değiştirerek o ‘şeyh’i açıkladı: 83 yaşındaki Salih Kunter... Yanına bir de muhafazakar kimlikteki avukat Süleyman Esen’i ekledi.

Böylece, ‘türban çetesi’nin dini motifleri işlenmiş oldu! Gerçi Aslan, bu ifadesini ilk duruşmada reddetti ama mahkemede geri dönüş yoktu!

Mahkeme sonuçlandı, o ‘şeyh’ beraat etti. Ama geride Aslan liderliğinde ‘türban çetesi’ kaldı! Ergenekon’da tutuklanan Muzaffer Tekin ve Hüseyin Görüm gibi isimler mahkemeye bile çıkarılmadı.

Yargıtay, dünkü kararıyla ‘hukuk dersi’ verdi. Ayrıca, Ergenekon davasına ‘lojistik hukuk desteği’ sağladı.

Memleketimde güzel şeyler oluyor...
Tarih: 17 Aralık 2008 Çarşamba ŞAMİL TAYYAR

Devamını BURADAN okuyun...>>>

ERGENEKONDAN BAKÜYE

Ergenekon’dan Bakü’ye uzanan yol

İki gündür Silivri’deki duruşmayı izleyerek yerinden izlenimler yazan Yıldıray Oğur’un “akıllara seza komplo teorilerine hayatına vakfetmiş bir vazife adamı” diye tanımladığı Veli Küçük, Ergenekon soruşturmasını da bir “komplo” olarak açıklama eğiliminde.

Çetenin “karakutusu” olduğundan söz edilen ama yine Oğur’a göre, “değil bir numara, on numara bile olamayacak” bir emir kulunu andıran emekli tuğgeneralin, bu komplonun arkasında gördüğü adresler belli.

Diyor ki, “Ergenekon soruşturmasının düğmesine 5 Kasım 2007’deki Bush-Erdoğan görüşmesinde basıldı.”

Ama orada durmuyor; Ergenekon davasında yargılanmasının nedeninin “Ermenileri rahatsız etmesi” olduğunu ima ediyor:

“Doğu sorununun bir Kürt sorunu değil, Ermeni sorunu olduğunu anlattım. Bunlar bazılarının hoşuna gitmedi ve buradayım.”

Bu da yetmiyor, devam ediyor.

İttihat ve Terakki’nin emriyle, ilçesindeki Ermenileri Suriye’ye sürerken “kış gününde vatandaşları ayaklarına süngüler bağlayarak ölüme terk ettiği” gerekçesiyle Divan-ı Harp’te yargılanıp 1919’da idam edilen Boğazlıyan Kaymakamı’na getiriyor sözü:

“Kaymakam Kemal Bey’in heykelini yaptırdım, açılışa Rauf Denktaş’ın, Kemal Bey’in kızının gelmesini sağladım. Bunların hepsi görünmeyen, biriken suçlarım oldu.”

Velhasıl, Küçük bir yandan ABD ve Ermenistan’dan, bir yandan da herhalde kendi kafasında “Amerika ve Ermenistan yanlısı” saydığı kesimlerden şikâyetçi oluyor.

“Benim bu hale düşmemin müsebbibi Washington ve Erivan’dır” demeye getiriyor.

* * *

Aslında Küçük zihniyetindeki birinin, Türkiye’de devlet eliyle beslenip büyütülmüş faşizan milliyetçiliğin en gözde hedeflerinden olan Ermenileri gözüne kestirmiş olması şaşırtıcı değil.

İnsan şaşırmıyor ama irkiliyor.

Veli Küçük’ün mahkemedeki ifadesini Hrant Dink’i hatırlayarak; bir ay sonra, ikinci yıldönümünü idrak edeceğimiz o korkunç katliamın üzerindeki derin devlet gölgesini düşünerek okuduğunuzda ürperiyor ve soruyorsunuz:

Küçük bunu niye yapıyor?

* * *

26 Kasım 2008’de bu sütunda yazdım:

“Veli Küçük, Emin Gürses, Sami Hoştan gibi sanıkların örgütün yurtdışı faaliyetlerindeki rolü, Ergenekon davasının konusu. Ama şunu da biliyorum. Bakü’de, Moskova’da, Almanya’da birçok şehirde, Washington’da ve belki diğer yerlerdeki muhtemel Ergenekon varlığının üzerine henüz gidilemedi. Yabancı ülkelerde yerleşik Ergenekoncular henüz sorgulanamadı. Ergenekon belgelerinde yer alan ‘yurtdışındaki askerî ataşelerin örgüt tarafından kullanılması’ kararının hayata geçirilip geçirilmediğinin cevabı verilmedi. Ergenekon davasının anlamlı bir sonuca ulaşması için çetenin askerî ve dış bağlantılarının sonuna kadar soruşturulması şart.”

* * *

Gerek Veli Küçük’ün duruşmadaki ifadeleri, gerekse Yeni Şafak gazetesinin iki gündür çarpıcı iddialarla gündemde tuttuğu Üzeyir Garih cinayeti, Ergenekon’un dış bağlantılarına daha yakından bakılması gerektiği yönündeki görüşümü kuvvetlendirdi.

Küçük’ün ve diğer sanıkların, bir kısmı iddianamede yer alan, bir kısmının ise önümüzdeki aylarda gün ışığına çıkacağına inandığım dış bağlantıları arasında en “gölgeli” görünenlerin adresi hep aynı:

Bakü.

Açın, Yeni Şafak’taki Üzeyir Garih haberlerini okuyun.

Bu haberlerdeki iddia doğruysa, Garih’in öldürülmesinde Ergenekon parmağı var.

Veli Küçük’ün Bakü’deki işleriyle ilgili pürüzlerin çözülmesinde Garih’e yardımcı olduğu, bunun karşılığında Garih’ten Ergenekon için bağış kabul ettiği haberin iddiaları arasında.

Yine habere göre, 1995’te, Bakü’deki darbe girişimini Ergenekon planlamış; Haydar Aliyev’i devirip yerine Ebulfez Elçibey’i geçirmeyi hedefleyen bu girişimde Veli Küçük de rol oynamış; hatta Küçük, Elçibey’in akrabasıymış.

Yeni Şafak’a konuşan kaynaklar, Garih’in bu darbe girişimine dolaylı finansman desteğini bir süre sonra kestiğini; darbenin, dönemin Cumhurbaşkanı Demirel tarafından Aliyev’e iletilmek suretiyle önlenmesi sonrasında da, Ergenekon’ca öldürüldüğünü iddia ediyor.

Bu iddianın doğru olup olmadığını bilmiyorum.

Ama Üzeyir Garih cinayetinin üzerindeki sis perdesinin hiç kalkmadığını biliyorum.

Elçibey yanlısı darbe girişiminin, dönemin Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı Kutlu Savaş tarafından hazırlanan Susurluk Raporu’nda geniş biçimde yer aldığını da biliyorum.

O raporda, Türkiye’nin Bakü Büyükelçiliği’ne bağlı görünen bazı yetkililerin ve muhalif Azerilere askerî eğitim veren Türk Özel Harekâtçıları’nın darbe girişimindeki rolüne değinildiğini hatırlıyorum.Tabii, Ergenekon iddianamesini ve soruşturmayla ilgili haberleri okuyarak öğrendiğim başka bilgiler de var.

Veli Küçük’ün ve diğer Ergenekon sanıklarının bir ayaklarının yıllarca Bakü’de olduğuna; Azeri milliyetçilerine kontrgerilla eğitimi vermekten buradaki bazı “sivil toplum” kuruluşlarıyla ortak organizasyonlar gerçekleştirip para toplamaya kadar bir dizi etkinliğin Bakü üzerinden yürütüldüğüne ilişkin sayısız haber, bilgi, belge mevcut.

Azeri Türk Kadınlar Birliği Başkanı Tenzile Rüstemhanlı, bu görevde Veli Küçük’ün halefi olan Dünya Azerbaycanlılar Kongresi Başkanı Kulumirza Tebrizi, Bozkurt Partisi Genel Başkanı İskender Hadimov ve Yeni Çağ gazetesi Yayın Yönetmeni Akil Askerov’un, AKP hükümetini ve Ergenekon savcılarını ağır bir dille suçladıkları ortak basın toplantısı da aklımda.

Ne demişlerdi?

“Türkiye’nin bu büyük ayıbı kısa zamanda temizlemesini, Veli Küçük Paşa, Sevgi Erenerol, Kemal Kerinçsiz ve diğer vatanseverleri bir an önce serbest bırakmasını istiyoruz.”

Ergenekon sanıklarının Bakü’deki dostlarının isteği bu.

Bense, Ergenekon’dan Bakü’ye uzanan yolun aydınlatılmasını diliyorum.
YASEMİN ÇONGAR TARAF

Devamını BURADAN okuyun...>>>

KÖKÜNE İNMEK

Köküne inmek

İşte şimdi büyük adım atıldı.
Bizim hukuk sistemimiz içinde bu nasıl gerçekleşti bilmiyorum ama Yargıtay, Danıştay baskını davası ile Ergenekon davasının birleştirilmesini istedi.
İşin püf noktası da burası zaten.
“Şeriat yanlısı” gözükerek Danıştay’ı basıp bir yargıcı öldüren sanıkla, “laiklik savunucusu” görüntüsünü yaratmaya çalışan Ergenekon çetesi arasındaki bağlantı ortaya çıkarıldığında, “görüntünün” arkasındaki asıl amacın bir darbe ortamı hazırlayıp dikta oluşturmak olduğu da ortaya çıkacak.
Doğrusunu isterseniz, gören gözler için bu zaten biliniyordu.
Ergenekon cephaneliğinde bulunan bombalarla Cumhuriyet Gazetesi’ne atılan bombaların “aynı kafileden” olması, Danıştay saldırısına karışan sanığın Cumhuriyet Gazetesi’nin bombalanmasında da görünmesi ipuçlarını ortaya koyuyordu.
Bombalar, saldırılar ve sanıklar arasındaki bağ anlaşılıyordu.
Ama medyanın “Ergenekon gerçeğini gözlerden saklamak” için canla başla uğraşan bir kesimi var.
Emekli Tuğgeneral Veli Küçük’ün, önceki günkü savunmasında söyledikleri bile onları etkilemiyor.
Mafya reislerinin mafya olmadığına, Veli Küçük’ün komutanlığını yaptığı bölgede faili meçhul cinayet işlenmediğine, JİTEM’in bulunmadığına inanmak daha da fenası inandırmak istiyorlar.
Açın dünkü gazeteleri bakın.
Ne demek istediğimi daha net göreceksiniz.
Sanırım, Ergenekon çetesini bir “muhalefet partisi”, saldırıları, bombalamaları, cinayetleri ve bunların sonucunda ortaya çıkması beklenen “darbeyi” de bir muhalefet türü sanıyorlar.
Galiba “AKP’yi devirecekse” bir darbeye de razılar.
Medyanın bir bölümündeki bu “darbe severliğe” baktığında insan kendine sormaktan kaçınamıyor:
Ergenekon’un medya bacağında kimler bulunuyor?
Medyadaki hangi isimler bu örgütün üyesi?
Bu sorular hakkaniyetten uzak sorular değil, Veli Küçük’ün “JİTEM yoktur” sözünün eleştirmeden, bu sözü gerçekmiş gibi kabul etmeye hazırlanan her “gazeteciden” kuşkulanma hakkı doğar.
Mahkeme kayıtlarına bile geçen “JİTEM”in varlığını bütün gazeteciler biliyor.
“Bilmiyormuş gibi yapanlara”, gerçeği saklayamayacaklarını bir daha hatırlatmak için eski “itirafçılardan” Abdülkadir Aygan ile görüştü arkadaşlarımız.
Uzun süre “JİTEM”de çalışan, o dönemde işlenen cinayetleri yazdığı anılarında anlatan Aygan, daha önce yayınlanmış olan eski bir “maaş bordrosunu” bize bir daha gönderdi.
Bugün birinci sayfamızda göreceksiniz.
O resmi belgenin üstünde, görev yeri olarak açıkça “JİTEM” yazıyor.
Bu maaş bordrosu daha önce de yayınlandı.
Buna rağmen “JİTEM yoktur” lafına inanmaya eğilimli “gazeteciler” hakkında ne düşünürsünüz?
Yeterince akıllı olmadıklarını mı?
Yeterince dürüst olmadıklarını mı?
Aslında gazeteci olmadıklarını mı?
Yoksa düpedüz “görevli” olduklarını mı?
Veli Küçük neden yaptı anlamış değilim ama dünkü savunmasındaki “savunulamaz” tuhaflıklarla, kendisini korumaya çalışan gazeteleri ve gazetecileri perişan etti.
Bundan sonra Küçük’ü savunabilmek için, mafyanın mafya olmadığını, Kocaeli bölgesinde hiç faili meçhul cinayet işlenmediğini ve JİTEM’in bulunmadığını da savunmak zorunda kalacaklar.
Bunları savunmak, onların gazeteciliğini ve gazetelerini nasıl etkileyecek göreceğiz.
Küçük’ün, bana göre, açıkça “itiraf” sayılabilecek inkarları karşısında alınacak tutum herkesin tıynetini de ortaya koyacak.
Danıştay baskını davasının Ergenekon davasına bağlanması ise bütün gerçeklerin ortaya çıkmasına yardımcı olacak.
Öyle anlaşılıyor ki devlet, “derin devletin” en azından bir bölümünü tasfiye etmeye kararlı.
Sanırım tasfiyeye uğrayanlar, “derin devletin” gücünü kendi kişisel çıkarları ve iktidar ihtirasları için kullanmaya kalkışanlar olacak.
Bu yeterli mi?
Elbette değil.Ama en azından bir adım.
Derin devlet denilen garabet zaten kötü bir şey.
Ama bunun bir de mafyayla işbirliği yapılarak kişisel çıkarlar için kullanılması daha da beter.
Biz Susurluk’tan beri bunu yaşıyoruz.
Devlet uzun zaman kendi “suçlularını” da ortaya çıkarmayı reddetmişti.
Hiç olmazsa şimdi bunu yapıyor.
“Derin devlet” denilen yasadışı oluşumun devletin yerini almasına ramak kaldığını galiba sonunda onlar da gördü.
Türkiye, varlığını sürdürebilmek için uygar topluluklar arasında kendine bir yer bulmak zorunda.
Sürekli olarak suça bulaşan bir devletle bunu yapmasına imkan yok.
Varlığını sürdürebilmek için hiç olmazsa suçun bir bölümünü ayıklamaya çalışıyor.
Bu temizlik devam edecek gibi geliyor bana.
Toplumun her kesimindeki, özellikle de medyadaki, çete uzantıları da ya yakalanacak ya da sahneden çekilecek.
“Ergenekon’un avukatı” olduğunu söyleyen CHP lideri Deniz Baykal ile Ergenekon’u savunabilmek için çırpınan gazeteciler için zor günler geliyor.
Gerçekler anlaşıldıkça, daha önce söyledikleri ve yazdıkları için duyacakları pişmanlıklar da artacak gibi görünüyor.
Onların pişmanlıkları ise Türkiye’nin ümidi olacak.
AHMET ALTAN TARAF

Devamını BURADAN okuyun...>>>

NİHAYET DANIŞTAYDA DOĞRU KARAR

Ergenekon’a Danıştay şoku

Yargıtay 9. Ceza Dairesi Danıştay cinayetiyle ilgili 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararını bozdu ve dava dosyasının Ergenekon dosyasıyla birleştirilmesini istedi. Yargıtay 9. Ceza Dairesi, Yargıtay Başsavcısı’nın Danıştay Cinayeti davasıyla ilgili kararın bozulması talebini yerinde buldu ve dosyanın Ergenekon dosyasıyla birleştirilmesini istedi. Bu hükme, ilk kararı veren Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi uyarsa davanın tetikçi sanığı Alparslan Arslan Ergenekon davasında Veli Küçük ve öteki sanıklarla birlikte yargılanacak


Yargıtay 9. Ceza Dairesi, Danıştay'a silahlı baskın ve Cumhuriyet gazetesine bomba atılması davasıyla ilgili Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi'nin kararını oybirliğiyle bozdu. Daire, Danıştay davası ve Ergenekon davası arasında fiili ve hukuki irtibat bulunduğu yönündeki iddia nedeniyle öncelikle iki davanın birleştirilmesini istedi. Mahkeme, Yargıtay'ın bozma kararına uyarsa iki dava birleştirilecek tetikçi Alpaslan Arslan ve arkadaşları Ergenekon terör örgütü yöneticiliğiyle suçlanan sanıklarla birlikte yargılanacak.

Hukuki ve fiili irtibat
Yargıtay 9. Ceza Dairesi, Danıştay 2. Dairesi üyelerine ve Cumhuriyet gazetesine yapılan saldırılarla ilgili davanın temyiz incelemesini tamamladı. Daire'nin kararında, "Tüm dosya kapsamına göre sanıkların mensubu bulundukları iddia edilen örgütün niteliği, atılı suçların vasfının belirlenmesi ve delillerin birlikte değerlendirilmesi yönünden İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'ne açılan (Ergenekon) davası ile bu dava arasında hukuki ve fiili irtibat bulunduğunun iddia edilmiş olması karşısında öncelikle davaların birleştirilmesinde zorunluluk bulunduğunu" vurgulandı.
Kararda, "Sanıklar Alparslan Arslan, Osman Yıldırım, İsmail Sağır, Erhan Timuroğlu, Tekin İrşi, Süleyman Esen müdafileri ile katılanlar Cumhuriyet Vakfı, Yeni Gün Haber Ajansı Basın Yayıncılık A.Ş, Ayşe Sema Özbilgin, Serkan Özbilgin, Gökhan Özbilgin vekilleri ve Cumhuriyet Savcılarının temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme, nitelikli kasten öldürme ve nitelikli kasten öldürmeye teşebbüs suçlarından resen de temyize tabi olan hükmün sair yönleri incelenmeksizin öncelikle bu sebeplerden dolayı bozulmasına oy birliğiyle karar verildi" dendi.

Dava yeni baştan
Yargıtay'ın bozma kararından sonra şimdi gözler davayı ilk görüşen mahkemeye çevrilecek. Yargıtay'ın kararı, gerekçeleri yazıldıktan sonra Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderilecek. Mahkeme, sanıkları ve müdahilleri de çağırdıktan sonra yeni duruşma açacak. Mahkeme ilk duruşmada tarafları da dinledikten sonra Yargıtay'ın bozma kararına uyup uymayacağına karar verecek. Mahkeme, Yargıtay'ın bozma kararına uymayıp direnirse dosya bu kez Yargıtay Ceza Genel Kurulu'na gidecek.

Arslan ile Küçük yan yana
Mahkeme bozma kararına uyarsa Danıştay davası ile Ergenekon davasının birleşmesi gündeme gelebilecek. Bunun için bozmaya uyan mahkeme, Ergenekon davasını sürdüren İstanbul 13. Ağır ceza Mahkemesi'nden talepte bulunacak. İstanbul Mahkemesi'nin de kabulü halinde iki dava birleştirilecek. Ancak iki mahkeme arasında davaların birleştirilmesi yönünde görüş ayrılığı yaşanırsa dava dosyası bu kez sadece bu görev uyuşmazlığının çözümü için yeniden Yargıtay'a gidecek.
İki davanın birleştirilmesi ise ilginç bir görüntü oluşturacak. Bu durumda Danıştay tetikçisi ve Cumhuriyet bombacısı Alpaslan Arslan ile kendisine eylem talimatlarını ve bombaları verdikleri ileri sürülen ve Ergenekon yöneticiliğiyle suçlanan Veli Küçük ve Muzaffer Tekin gibi sanıklarla birlikte yargılanacak.Danıştay Ergenekon ilişkisini söylemişti
Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi, gerek Cumhuriyet'e bomba eylemlerini gerek ölüm ve yaralamalarla sonuçlanan Danıştay'a baskın davasını türban amaçlı eylemler olarak nitelemiş, o aşamada soruşturulan Ergenekon ile bir ilişki tespiti yapmamıştı.
Danıştay sanıklarından Osman Yıldırım'ın karar sonrası yaptığı açıklamalar davanın seyrini değiştirmişti. Yıldırım Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz'e ayrıntılı anlatımlarda bulunmuş Ergenekon ilişkisini deşifre etmede önemli rol üstlenmişti. Savcı Öz de Ergenekon iddianamesine Danıştay ve Cumhuriyet'e saldırı olaylarını örgütün eylemleri arasında göstermişti. TARAF

Devamını BURADAN okuyun...>>>

GARİHİN KATLİ SENARYOSU

10 GÜNDE EZBERLETTİLER

Üzeyir Garih'i öldürmekten mahkum olan Yener Yermez'e neler yapmışlar neler...

İşadamı Üzeyir Garih'i öldürmek suçundan müebbete mahkum olan Yener Yermez'in avukatı Mustafa Yalçınkaya, cinayetle ilgili olarak, Yeni Şafak'a konuştu. Yalçınkaya'ya göre, Yermez'i cinayet öncesi ve sonrasında gözlerini bağlayarak kaçıran kişiler, günlerce rolünü ezberlettiler. “Konuşursan seni ve aileni öldürürüz. Cezan bitince, 5 milyon dolar hesabında' dediler.

Alarko Holding Yönetim Kurulu Başkanı Üzeyir Garih'i öldürmek suçundan hüküm giyen Yener Yermez'in avukatı Mustafa Yalçınkaya, Yeni Şafak'a çok önemli açıklamalar yaptı. Yermez'in cinayetten hemen sonra gözleri bağlanarak bir yere götürüldüğünü viddia eden Yalçınkaya, 'Konuşursan öldürürüz. Cezanı yat çık 5 milyon dolar cebinde demişler. Sadece seslerini duymuş. Kim olduklarını bilmiyor' dedi.

ROLÜ EZBERLETİLDİ

Yalçınkaya, müvekili Yener Yermez'in anlattıklarını şöyle aktardı: 'Yermez, cinayetten on gün önce tanıştığı Meral adlı kadınla beraber gözleri bağlanmış bir şekilde kaçırılmış. Ve ona bu cinayetten bahsedilmiş. Cinayeti nasıl senaryo gereği işlediğini anlatacağının detayları verilmiş. Ve bu sorgu 3 gün sürmüş. 3 gün sonra Hasdal Kışlası'na döndüğünde, komutanları, hakkında 'firarda' diye rapor bile tutmamış.'

KİM BU MERAL?

Yalçınkaya, adı Meral olan ve bir daha hiç ortaya çıkmayan kadınla ilgili sırrın ise hâlâ çözülemediğini belirterek, 'Meral sır oldu. Olay günü Piyer Loti'de Yermez'le çay içmişler. Meral ona cep telefonu almış. Hatta bin 500 dolar vermiş. Yakalandığında üzerinden çıkan paralar bunlardı' dedi.


Dava yeniden açılsın talebi

Yener Yermez'in avukatı Mustafa Yalçınkaya, müvekkiliyle ilgili davada iadei mahkeme talebinde bulunup, yeniden yargılanma talep etmeye hazırlanıyor. 2001 yılında Eyüp Mezarlığı'nda öldürülen işadamı Üzeyir Garih ve ailesinin yakın dostu, Alarko Holding eski İthalat Koordinatörü Doğan Kasadolu'nun, "Cinayetin işlendiği gün, Garih'in torununu kelepçeleyip kaçırarak yüklü miktarda fidye alan polis kıyafetli kişiler aileyi suikastın üzerine gitmemeleri için tehdit etti" iddiasıyla birlikte son gelişmeler, Yener Yermez'in avukatı Mustafa Yalçınkaya'yı da harekete geçirdi. 7 yıl önce rafa kaldırdığı Yener Yermez dosyasını yeniden açan Mustafa Yalçınkaya, 30 yıllık avukatlık mesleğinde kendini sadece bu davada aciz hissettiğini kaydetti.YENİDEN YARGILAMA İSTEYECEK

Üzeyir Garih'in 50 bin dolarlık saati ve içinde para bulunan cüzdanına dokunulmadan nasıl bir gasp cinayeti işlenebileceğine akıl sır erdiremediğini söyleyen Mustafa Yalçınkaya, Ergenekon davası kapsamında ortaya çıkan yeni deliller kapsamında iadei-mahkeme talebinde bulunacaklarını söyledi. Yalçınkaya, 'Müvekkilim de bunu istiyor. Suçsuzum diyor. Ama hâlâ korkuyor. Ailesi de korkuyor. Zaten sessiz telefonlar aldıkları için sürekli telefonlarını değiştiriyorlar' dedi.


'Ümit Sayın'la görüş' notu

Ergenekon davası kapsamında Adli Tıpçı Ümit Sayın'ın bilgisayarından öldürülen Üzeyir Garih'le igili bilgilerin çıkmasının davayı yeniden gündeme getirdiğini söyleyen Yalçınkaya, Yener Yermez'in kendisinden Ümit Sayın'la görüşmesini istediğini söyledi. Yalçınkaya, 'Müvekkilimi mahkum ettiren kan örneğinin raporu da kurumdan gelmişti. Son görüşmemde müvekkilim Yener Yermez, görüşme defterime kendi el yazısıyla Ümit Sayın bana 'bu olayın dini bir amaç için işlendiğini ve ifademin bu yönde verdiğim zaman bana burada yardımcı olacağını söylemiştir. Hatta o gün Galatasaray-Barcelona maçı oynanıyordu. Bana davana yardımcı olur Meral'i bulurum' dediğini yazdı' dedi. Yalçınkaya, Yermez'in kendisine görüş sırasında yazdığı notu Yeni Şafak'a verdi.

Cezaevinde üniversiteye hazırlanıyor

Avukat Yalçınkaya, “Yermez, hapse girdiğinde ilkokul mezunuydu. Şu an TCK'yla dolaşıyor. Bir hukukçu gibi oldu. Bu yıl üniversite sınavına girecek' dedi.

Haber: Gül Kireklo/Yenişafak


Devamını BURADAN okuyun...>>>

15.12.08

VELİ KÜÇÜK PORTRESİ

Bir Tuğgeneral portresi


1- 'Silahlı terör örgütü kurmak ve yönetmek'


2- 'Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs etmek'


3- 'Türkiye Cumhuriyeti hükümetine karşı silahlı isyana tahrik etmek'...


4- 'Korku ve panik yaratacak şekilde patlayıcı madde atılmasına azmettirmek'


5- 'Açıklanması yasak belgeleri temin etmek, açıklamak'


6- 'Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama'


7- 'Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu'na muhalefet etmek'


8- 'Telsiz Kanunu'na muhalefet etmek'


9- 'Tehlikeli maddelerin izinsiz olarak bulundurulması veya el değiştirmesi'


10- 'Tutuklu, hükümlü veya suç delillerini bildirmeme'


11- 'Adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs'


12- 'Askerleri itaatsizliğe teşvik'


13- 'Yasaklanan bilgileri temin'


14- 'Silah sağlama'


15- 'Mala zarar verme'


16- 'Kişisel verilerin kaydedilmesi'


17- 'Kasten öldürmeye azmettirmek.'


Bunlar ne?


Ergenekon davasının bugün yapılacak 26'ncı duruşmasında çapraz sorguya alınacak olan 'kilit isim' emekli Tuğgeneral Veli Küçük'e yöneltilmiş suçlamalar...


Ergenekon iddianamesinde Veli Küçük'e ait iddialar 120 sayfa tutmakta...İddianamenin okunması sırasında Küçük'ün sadece hukuki durumunun değerlendirilmesi kısmının okunması 2 saat 10 dakika sürmüştü.


Emekli Tuğgeneral Veli Küçük için iki kez ağırlaştırılmış müebbet hapis istenmekte...


* * *


Veli Küçük bugün ifade vereceği 'Ergenekon Terör Örgütü' davasının 'kilit ismi' olarak nitelenmekte.


Suçlandığı Susurluk Davası'nda ise Veli Küçük yargılanamamış hatta Meclis'e ifade bile vermemişti.


Çünkü...


'Savcılığın yaptığı suç duyurusu üzerine iddiaları araştırmak üzere üç generalden oluşan bir komisyon kuruldu.


Turhan Bedirhan, Cahit Balcı ve Yaşar Ilık'tan oluşan generaller heyeti araştırma sonucunda Veli Küçük ile ilgili bir suç unsuruna rastlamadı.


Küçük, araştırma heyetine verdiği ifadede, Abdullah Çatlı, Sami Hoştan ve Sedat Peker gibi isimlerle, 'istihbarat temini için' konuşmalar yaptığını söyledi.'


Hálbuki...


'Kutlu Savaş'ın hazırladığı Susurluk Raporu'nda Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım'a ait olduğu belirlenen cep telefonunun, o günlerde Giresun Jandarma Bölge Komutanı olan Tuğgeneral Veli Küçük adına kayıtlı olduğu tespit edildiği yazıldı.


JİTEM kurucusu olarak bilinen Veli Küçük ile JİTEM tetikçisi Yeşil arasında ilişki bulunması yadırgatıcı bir durum değildi.


Ayrıca söz konusu telefonun Abdullah Çatlı'nın yanı sıra Susurluk skandalındaki pek çok isim tarafından arandığı da ortaya çıkmıştı.


Bu telefon ilişkisi, Veli Küçük'ün Çatlı dışında diğer Susurlukçular ve özellikle Yeşil ile bağlantısını kesinleştiriyordu.


Küçük Kocaeli İl Jandarma Alay Komutanı olduğu sırada bu bölgede kullanıldığı tespit edilen bu telefondan, öldürülen Ömer Lütfü Topal'ın kumarhanelerinin de defalarca arandığı belirlenmişti.'


* * *


Veli Küçük'ün bugünkü sorgusu...


Trabzon'da önceki gün yapılan operasyonda ele geçirilen 8 savunma tipi el bombasının, Ergenekon bombaları gibi Alman menşeli olması üzerine polisin gözaltına alınan 4 kişinin ve patlayıcıların terör örgütü ile bir bağlantısı olup olmadığının belirlenmesi için araştırma başlattığı bir ana denk geldi.


Ergenekon terör örgütünün sembolü haline dönüşen 'el bombaları'nın, daha önce Dink ve Santoro cinayetleriyle gündeme gelen Trabzon'da da ele geçirilmesi, 'Ergenekon Trabzon'da eylem mi yapacaktı' sorusunu düşündürmekte.


Trabzon Valisi Nuri Okutan, il merkezi ve Yomra İlçesi'nde, 5 ayrı yere eş zamanlı düzenlenen operasyonla ele geçirilen el bombalarının Ergenekon ile bağlantısı olup olmadığı konusunda şunları söyledi: 'Ergenekon ile ilgili değildir demek çok kolay değil. Biz ciddi ciddi bütün ihtimalleri dikkate alıyoruz. Her an her şey ortaya çıkabilir.'


Hatırlanacağı üzere...


'Veli Küçük'ün görevdeyken Azerbaycan'da Ermenistan'a karşı kontrgerilla örgütlenmesine gittiği iddiasının tanıkları da kısa bir süre önce ortaya çıktı.


Azerbaycan'da Ebufeyz Elçibey döneminde kısa bir süre İçişleri Bakanlığı yapmış olan Siyavus Mustafa'nın yeğeni Turhan A., 'Ben Veli Küçük'le, MHP'de yer alan Türklerle birlikte ilk kez dayım ile yaptıkları görüşmede karşılaşmıştım' dedi.


Turhan A., Küçük'ün Azerbaycan'da bulunma sebebini açıklarken de, 'O Ermenilere karşı Türkleri örgütlemek için geliyor ve Azerbaycan'dan bazı kişileri Türkiye'ye götürüyordu' diyecekti.'


'Küçük'ün emekli olduktan sonra eski İstanbul Valisi Erol Çakır ve eski Narkotik Şube Müdürü Nihat Kubuş ile kurduğu Stratejik Güvenlik Koruma ve Eğitim adlı şirketin bir şubesinin de Dink suikastı sonrasında hayli tartışılan Trabzon'da bulunması, başka bir ilginç tesadüfe işaret ediyor.'


* * *


Veli Küçük, emekli olduktan sonra Hrant Dink'in 301'den yargılanmasının baş aktörlerinden biri oldu.


Hrant'ın yargılandığı davaya ' kendi el yazısıyla' taraf olmak için dilekçe sundu.


Bir avukat arkadaşım, Tuğgeneral Veli Küçük'ün müdahil olduğu Dink Davası'nın bir duruşmasında Hrant'a nasıl 'bozuk paralar' fırlattığını anlatmıştı.


'Veli Küçük, emekli olduktan sonra Hrant Dink'in 301'den yargılanmasının baş aktörlerinden olan Hukukçular Birliği Başkanı Kemal Kerinçsiz ile defalarca aynı karede yer aldı.


Kerinçsiz ve Küçük ikilisi, 9 Nisan 2005'te Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey'e destek yürüyüşünde de yan yanaydı.'


* * *

İşte size...


85 yıllık Türkiye Cumhuriyet'inde bir Tuğgeneral portresi...



MEHMET ALTAN STAR
15.Aralık.2008

Devamını BURADAN okuyun...>>>

VELİ KÜÇÜK SAVUNMADA

Veli Küçük Kendini Savundu

Veli Küçük saatler boyu savunma yaptı ama savunmasının özü; "Benim üzerimden TSK'yı yıpratıyorlar" şeklinde özetlenecek kadar kısa... Veli Küçük, savunmasını; TSK'yı kurumsal kimliğiyle beraber davanın içine çekmek için kurgulamış gibiydi...

Tuncay Güney, Danıştay Baskını, gizli tanıklar dahil ayrıntılı savunması ise şöyle:

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesince Silivri Ceza İnfaz Kurumları Yerleşkesi’ndeki salonda görülen davanın 26’ncı duruşmasında, Mahkeme Heyeti Başkanı Köksal Şengün tarafından savunmasını yapacağı kürsüye çağrılan Veli Küçük’e yasal hakları hatırlatıldı.

Daha sonra savunmasına başlayan Veli Küçük, uzun zamandan beri planlı bir şekilde üzerine gelindiğini ve bu planın icra safhasına konulması sonucu gözaltına alındığını söyledi. Küçük, gözaltına alınmadan bir gece önce rahatsızlığı nedeniyle geceyi hastanede geçirdiğini, ertesi gün de hastaneye gitmesi gerekirken emniyete götürülmesine itiraz dahi etmediğini anlattı.

POLİSE "DARBE" SUÇLAMASI

Küçük, "Çünkü hayatım boyunca hiç hata yapmadım, yasaların dışına çıkmadım. ’Veli Küçük korktu’ dememeleri için hastalığımı sakladım. Ancak devletin komplo kuracağını hiç düşünmemiştim" diye konuştu. "Evinde arama yapılırken, cezaevi firarisi ya da PKK’lı militanlar aranıyormuş gibi evinin kuşatıldığını" ileri süren Küçük, bu görüntülerle polisin darbe yaptığının düşünülebileceğini savundu.

Gözaltına alındığını ilgili askeri birime bildirdiğini, ancak bunun
"yardım isteniyormuş" şeklinde kamuoyuna yansıtıldığını dile getiren Küçük, kimseden yardım istemediğini, yardıma da ihtiyacı olmadığını belirtti."REJİMİ, DİNİ DEĞİŞTİRMEK İSTİYORLAR"

Bu olayın kendisini topluma tanıtması açısından bir fırsat olduğunu dile getiren Küçük, "iddianamenin yüce Türk milletine karşı hazırlandığını" öne sürdü.
"İddianamede ’terör örgütü’ deyiminin, Türk’ün Kabe’si olan Ergenekon ile birlikte kullanıldığını" ifade eden Küçük, "İki kelimeyi birlikte kullanmasının kendisinin ayıbı olmadığını, bu yüzden de yüce Türk milletinden özür dilediğini" söyledi. Küçük, "iddianame ile Atatürk’ün Cumhuriyeti’nin yargılanmak istendiğini, rejimin, dinin değiştirilmek istendiğini" savundu.

-"TÜRKİYE CUMHURİYETİ’Nİ AYAKTA TUTAN KURUMLAR HEDEF ALINIYOR"-

Küçük, "Türk Silahlı Kuvvetleri’ni yıpratmayı hedefleyen bilinçli, sinsi ve sürekli bir şekilde oluşturulan Veli Küçük imajı üzerine kurulan, uydurma ve hayali senaryolarla sanık olarak mahkeme huzuruna getirildiğini" ileri sürerek, "Bu hazin, hazin olduğu kadar da gülünç oyunda başta Türk Silahlı Kuvvetleri olmak üzere, Türkiye Cumhuriyeti’ni ayakta tutan kurumlar hedef alınmaktadır" dedi.

"Aziz Türk milletine 40 yıldan fazla sadakatle hizmet etmiş, Cumhuriyet kanunlarına bağlılığı ve her türlü yasa dışı faaliyetlerle yasal yollardan sonuna kadar mücadele etmeyi şiar edinmiş Veli Küçük olarak, yüce heyetinizi ve tarihe not düşmekte olan herkesi saygıyla selamlıyorum" diyen Küçük, milletlerin tarihinde emsallerine rastlanması çok güç olan komik, aynı zamanda da trajik bir davada sanık olarak bulunmaktan hem memnun hem üzgün hem de gururlu olduğunu ifade etti. Küçük, "Yıllardır her puslu ortamda yeniden yoğrulup üzerime sıçratılan çamurları temizleme ve yüce mahkemeniz huzurunda milletime doğruları anlatma fırsatı buluyorum" diye konuştu.

"Bu davayla Türk gençliğinin, memleketini ve milletini sevmekten başka bir suçu olmayan, tamamen masum insanların nasıl suçlu ve adeta bir darbeci, katil, cani, kaçakçı, şantajcı ve terörist gibi kamuoyuna yansıtılmakta
olduklarını kavrayabildiklerini" ifade eden Küçük, vatandaşların da Cumhuriyet’in temel değerlerine bağlı insanları "Türküm. Vatanımı, milletimi, bayrağımı seviyorum" demekten korkar hale getirmek için acımasız ve vicdansız
senaryolar sergileyeceklerini anlayacak ve ders alacaklarını kaydetti. Küçük, bu senaryolar çerçevesinde uydurulan tamamen asılsız gerekçelerle sanık olarak mahkeme huzurunda bulunmaktan son derece üzgün olduğunu dile
getirerek, "Üzgünüm çünkü, bu hazin, hazin olduğu kadar da gülünç oyunda başta Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) olmak üzere Türkiye Cumhuriyeti’ni ayakta tutan kurumlar hedef alınmaktadır. Huzurunuzda bulunmaktan aynı zamanda gururluyum. Gururluyum çünkü, askerliğe girdiğim anda ettiğim yemine uygun olarak devletime, milletime, Cumhuriyete hep sadık kaldım ve bu uğurda canımı ortaya koymaktan çekinmedim" diye konuştu.

-"İDDİANAMEDE YER ALAN VELİ KÜÇÜK SANAL VELİ KÜÇÜK"-

Her zaman hırsızlıkla, yolsuzlukla, namussuzlukla mücadele ettiğini, devletin verdiği tüm görevleri yasal zeminde yerine getirmek için her türlü fedakarlığı yaptığını anlatan Küçük, şöyle devam etti:

"Gururluyum çünkü, yıllardan beri benim üzerimden Türk Silahlı Kuvvetleri’ni yıpratmaya çalışanların tahriklerine kapılmadım. Medyatik olmaktan sürekli uzak durdum, sustum. Ben sustukça bunu fırsat bilenler tarafından, esasen
faili yıkıcı şer güçleri olan olaylar benim üzerime yıkılmaya başlandı. Devletine, milletine legal alanda hizmet eden Veli Küçük yerine, bölücü, yıkıcı çevrelerin algıladığı puslu ortamın yaratılmasına katkı sağlayan gerçek veya
uydurulmuş her olayın faili gibi gösterilen, illegal ve sanal bir Veli Küçük yaratılmaya çalışıldı.

Esasında Türk Silahlı Kuvvetleri’ni yıpratmayı hedefleyen bilinçli, sinsi ve sürekli bir şekilde oluşturulan bu Veli Küçük imajı üzerine kurulan, bu uydurma, bu hayali senaryolarla huzurunuza sanık olarak getirilmiş bulunmaktayım.
Şu anda karşınızda bulunan Veli Küçük, gerçek bir Veli Küçük’tür. İddianamede belirtilen Veli Küçük ise sanal bir Veli Küçük’tür. Yine sanal olan fiillerin faili gibi gösterilen sanal Veli Küçük, sanal olarak yaratılmış olan bir örgüt
ile birlikte huzura getirilmiş gerçek Veli Küçük ve uzun yıllar hizmet etmekten büyük gurur duyduğu Türk Silahlı Kuvvetleri karalanmaya çalışılmıştır."

-"İDDİALAR MANTIKTAN UZAK, TUTARSIZ"-

Veli Küçük, terörle mücadele adına yasaların verdiği yetki çerçevesinde "savaştığını" belirterek, "bu şekilde savaşmak suç ise TSK’nın her kahraman mensubu gibi yıllarca bu uğurda savaştığını ve bu suçun faillerinden biri olduğunu" söyledi. "Uluslararası aktörlerin sözde Ermeni soykırımı safsatasına ilave olarak piyasaya sürmeye çalıştıkları sözde Pontus soykırımı safsatasını ve Karadeniz bölgesindeki Pontusculuk faaliyetlerini deşifre etmek anlamında bir fail aranıyorsa, evet esas faillerden biriyim. Ülkemiz üzerinde oynanmak istenen oyunları ve bu oyuna alet olanları yasal olan her zeminde ifşa etmek bir suç ise yine faillerden biriyim" diyen Küçük, hakkındaki iddiaların hukuki
tutarsızlıkları bulunduğunu ve mantıktan uzak olduğunu iddia etti.

Küçük, almış olduğu aile terbiyesi, askeri terbiye ve devlet terbiyesi gereği "devletin temel kurumlarının sinsi bir polemik içine çekilmemesi adına sessiz kaldığını" belirterek, son yıllarda Türkiye’de cereyan etmekte olan
olaylar ve bu olaylar karşısında yetkili mercilerin sergilediği tutum ve davranışların birer ibret vesikası olarak tarihe geçeceğini kaydetti. Ülkemizde içeriden ve dışarıdan sergilenen oyunlarla bir kardeş kavgası yaratılarak iç savaşın içerisine çekilmeye çalışıldığını savunan Küçük, böylesine kötü bir gidişata demokratik tepkilerini gösteren herkes ve her kurumun da bölünmenin önüne birer engel olarak algılandığını ve yıpratıldığını savundu.

-"KAZANIN DİBİ TUTTU"-

Küçük, Cumhuriyet’in temel değerleri ile vatanın ve milletin bölünmezliği uğruna mücadele eden herkesi yıldırmanın esas alındığını ileri sürerek, savunmasını şöyle sürdürdü:

"Bu maksatla bir kısım medyanın ve uluslararası karanlık çevrelerin desteğiyle bir yamyam kazanı oluşturulmuş ve sesi çıkan herkes bunun içine atılmaya başlanmıştır. Bir türlü inandırıcılık dediğimiz nefaseti ve ayarı tutturamadıklarından, kazanın dibi tutmuş ve hatta yanmıştır. Artık pis kokular herkes tarafından algılanabilmektedir. Artık aklı selim her insan, rejimin koruyucu unsurlarını hedef alanların büyük bir hesaplaşma içerisinde olduklarını
açıkça görebilmektedir. Kazanda gerçekte kaynatılmak istenen ben veya benim gibiler değil, bizim üzerimizden laik ve bağımsız Cumhuriyet rejimidir. Böylece buharlaştırılmak istenen büyük Atatürk’ün rejimi emanet ettiği ve bu görevini sonuna kadar yapmaya amade olan kurumlarımızdır. Buharlaştırılmak istenen Türk milletinin tarihi ve milli değerleridir. Türk milletinin Cumhuriyeti savunma refleksleridir. Bu değerler, buharlaşmaya devam ettiği ve önü alınamadığı sürece, Cumhuriyet rejimi de devlet de, millet de tarihin akışı içerisinde acımasızca yok olacak ve tarih sahnesinden silinecektir."

JİTEM’İ KABUL ETMEDİ
İfadesinde kendisi aleyhine art niyetli haberler yaptığını iddia ettiği bir kısım basını da sert dille eleştiren Küçük’ün en önemli açıklaması ise JİTEM ile ilgiliydi.

Jandarma Genel Komutanlığı kuruluşunda JİTEM’in hiç olmadığını belirterek, “Jandarma Genel Komutanlığı’na bağlı, komutanlığını yaptığım İstihbarat Gruplar Komutanlığı hiçbir şekilde gayrı yasal işlerde bulunmamıştır” dedi.

“SUSURLUK’TA ÖLENLER ARKADAŞLARIMDI”

Emekli Tuğgeneral Veli Küçük, iddianamedeki Susurluk olayıyla ilgili iddialara ilişkin olarak da şu ifadeyi verdi: “Susurluk kazası olduğunda daha önceden tanıdığım ve arkadaşım olan Sami Hoştan telefonla beni aradı. O nereden öğrenmiş bilemiyorum ama bana kazayı bildirdi. Çünkü, araçta ölen Hüseyn Kocadağ ve yaralanan Sedat Bucak yakın arkadaşımdır. Sedat Bucak, PKK ile büyük mücadele veren Bucak aşiretinin lideridir. Hüseyin Kocadağ da yine PKK ile mücadele eden bir emniyet mensubudur. Bu vesileyle ikisi de iyi arkadaşımdır. Bunun üzerine ben Kocaeli’de beraber görev yaptığım Balıkesir Emniyet Müdürünü aradım. Bana Gonca Us, Mehmet Özbay ve Hüseyin Kocadağ’ın öldüğünü söyledi. Bayanı tanımıyordum. Mehmet Özbay’ın ‘Abdullah Çatlı’ olduğunu TBMM’ye verilen bir dilekçeden dolayı tahmin ediyordum. O dönemde basın, Çatlı’nın cenazesini kaçıracağıma ilişkin haberler yaptığı için Giresun’da görev yaptığım sırada kendimle ilgili iki kez Jandarma Genel Komutanlığı’na soruşturma başvurusunda bulundum. Soruşturma sonuncunda iddiaların asılsız olduğuna karar verildi.”

“SAVCI ÇAKI BULMUŞ ÇOCUK GİBİ SEVİNDİ”

Tuncay Güney’i gazeteci kimliğiyle tanıdığını belirten Veli Küçük, sorgucunun ifade sırasında Tuncay Güney’i sürekli yönlendirdiğini iddia etti. Hazırlanan iddianamenin ifadesini verdiği 9 gün süresince işkencede kaldığını söyleyen Tuncay Güney’in ifadelerinden oluşturulduğuna da dikkat çeken Küçük, “Ergenekon soruşturması sırasında Tuncay Güney’in bana vermiş olduğu ve evimde ele geçirilen belgeler Savcı Zekeriya Öz’ü çakı bulmuş çocuk gibi sevindirdi” dedi.

TUNCAY GÜNEYBANA İSTİHBARAT GETİRİYODU

Küçük, "Tuncay Güney kimdir? Tuncay Güney emekli bir albayla yanıma geldi. Akşam Gazetesi'nde çalıştığını söyledi. Turgut Büyükdağ ve Ümit Oğuztan ile bir strateji dergisi çıkartacaklarını söyledi. Bana istihbari bilgiler getiriyordu. Bunlar benimle irtibatı sağlamaya yönelik bilgilerdi." dedi. Tuncay Güney'in kendisine bir cip getirdiği iddialarına ilişkin Küçük, "Cip getirdi ve anahtarını önüme koydu. Ben ona çok kızdım ve kovdum. Cipi alsaydım -ki mümkün değil, bu operasyon çok daha önce başlayabilirdi. Hazırlanan senaryo bu adamın söylediklerine göre oluşturuldu. Soruşturma bu şahısla birlikte yürütüldü. Tuncay Güney'in iddialarını kesinlikle kabul etmiyorum." dedi. Küçük, Tuncay Güney'in isminin niçin iddianamede yer almadığı ve kim tarafından engellendiği yönünde mahkeme heyetine soru yöneltti.



Ergenekon davasıyla ilgili yargılanan 86 sanıktan 14'ünü tanıdığını söyleyen Küçük, bu isimleri şöyle sıraladı; Sami Hoştan, Ali Yasak, Zekeriya Öztürk, Güler Kömürcü, Sevgi Erenerol, Kemal Kerinçsiz, Muzaffer Tekin, Sedat Peker, Vedat Yenerer, Muammer Karabulut, Emin Gürses, Mehmet Fikri Karadağ ve Doğu Perinçek.


“KOMPLO, ERDOĞAN PARTİ BAŞKANI OLMADAN ÖNCE BAŞLADI”

Ergenekon’la ilgili soruşturmaların Recep Tayip Erdoğan’ın parti başkanı olmadan önce başlatıldığını ileri süren Küçük, operasyonun da Erdoğan’ın 5 Kasım’da Beyaz Saray’da Bush’tan aldığı talimatla başlatıldığını söyledi. Danıştay saldırısıyla ilgili olarak ise Alpaslan Aslan’ın olay yerinde yakalandığını ve Başbakan’ın “Sürprizlere hazırlıklı olun” açıklamasının ardından çok önceden çekilmiş, Muzaffer Tekin’in kendi elini öperkenki fotoğrafın bu olay için bekletildiğini ileri sürdü.

"DANIŞTAY SALDIRISIYLA BİR İLİŞKİM YOK"



Danıştay saldırganı Alparslan Arslan ile bir ilişkisinin olmadığını savunan Küçük, Arslan'ın da aynı yönde beyanları olduğunu söyledi. İsveç'te çekilen fotoğraftaki kişinin Alparslan Arslan olmadığını iddia eden Küçük, bu kişinin Azeri bir genç olduğunun ortaya çıktığını savundu. Danıştay saldırısıyla ilgili ne Alparslan Arslan ne de diğerleriyle bir ilişkisinin olduğunu ileri süren Küçük, Danıştay sanıklarıyla bir ilişkinin bulunmadığını iddia etti.



"FAİL-İ MECHUL İŞLETMEDİM"

Bazı faili meçhul cinayetleri azmettirdiği yönündeki iddiaları reddeden Veli Küçük, "Bu isimler Hulusi Sayın, Temel Cingöz mü? Çok yanılıyorlar. Onlar 'bu vatanı parçalatmam' dedikleri için hainler tarafından, DHKP/C militanları tarafından öldürüldü." iddiasında bulundu.



“GİZLİ TANIKLARIN HEPSİ SUÇLU”

Veli Küçük, aleyhine ifade veren gizli sanıkların ya PKK, ya DHKP-C ya da Hizbullah örgütü üyesi olduklarına, kimilerinin de gizli tanıklık kurumundan yararlanmak isteyen tutuklular olduğunu dikkat çekerek, tanık ifadelerini de reddetti.

Bir ara şekeri düştüğü gözlenen Veli Küçük’e kızı ve aynı zamanda avukatı olan Zeynep Küçük tarafından kuru kayısı verildi.



Devamını BURADAN okuyun...>>>

GARİHİN KATİLİ KİMİN ASKERİ

BİLİN BAKALIM KİMİN ASKERİ

Üzeyir Garih'i öldürmekten apar topar mahkum edilen Er Yermez, kimin askeriydi?

Alarko Holding Yönetim Kurulu Başkanı Üzeyir Garih'i öldüren Yener Yermez'in, Ergenekon davasının tutuklu sanıklarından emekli albay Fikri Karadağ'ın emrinde askerlik yaptığı ortaya çıktı.

Eyüp Mezarlığı'nda 2001 yılında öldürülen işadamı Üzeyir Garih'in yakın dostu ve Alarko Holding eski İthalat Koordinatörü Doğan Kasadolu'nun "Cinayetin işlendiği gün, Garih'in torununu kelepçeleyip kaçırarak yüklü miktarda fidye alan polis kıyafetli kişiler, aileyi suikastın üzerine gitmemeleri için tehdit etti" iddiası büyük ses getirdi. İddiaların üzerine giden Yeni Şafak, Üzeyir Garih'i öldürmek suçundan hüküm giyen Yener Yermez'in, Ergenekon davasının tutuklu sanığı emekli albay Fikri Karadağ ve Tuncay Güney'le 'change oto' işinde tutuklanan teğmen Murat Oğuz'un emrinde askerlik yaptığı bilgisine ulaştı.

MURAT TEĞMEN'İN ÇAYCISI

Ergenekon'un kara kutusu Tuncay Güney'in Veli Küçük'ten aldığı cipi sahte evrak düzenleyerek satmak istemesi üzerine başlatılan soruşturmada adı geçen teğmen Murat Oğuz ile emekli albay Fikri Karadağ, Garih'in öldürüldüğü 2001 yılında Hasdal Kışlası'nda görev yapıyorlardı. O dönem Fikri Karadağ Mekanize Alay Komutanı, Murat Oğuz da, Karadağ'ın emrinde Maliye Bütçe subayı olarak görev yapıyordu. Garih'i öldüren Yener Yermez ise Hasdal Kışlası Maliye Bütçe Subayı Teğmen Murat Oğuz'un görev yaptığı birimde çay ocağında çalışıyordu. Yermez, Mekanize Alay Komutanlığı'nda 1981'e 1 tertip er olarak Fikri Karadağ'ın emrinde askerdi.TORUNUNU KAÇIRDILAR

Hasdal'da askerlik görevini yerine getiren Yermez, 25 Ağustos 2001 tarihinde, Eyüp'te mezar ziyaretine giden Alarko Holding Yönetim Kurulu Başkanı Üzeyir Garih'i öldürmüştü. Olaydan sonra bir süre kaçan Yener Yermez, polis tarafından yakalanmış ve hakkında idam cezası istemiyle dava açılmıştı. Yermez, Eyüp 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından, müebbet ağır hapis cezasına çarptırılmıştı.

Garih ailesinin yakın dostu ve Alarko Holding eski İthalat Koordinatörü Doğan Kasadolu, cinayetten yıllar sonra, ailenin bir sır gibi gizlediği bir gerçeği açıklamıştı. Avukat Kasadolu'nun iddiasına göre, Garih'in öldürüldüğü gün Ortaköy'deki Alarko Sitesi'ne gelen polis kıyafetli kişiler, Üzeyir Garih'in 14 yaşındaki torunu Tal Herzikowitz'i kelepçeleyerek bir polis otosuna bindirip kaçırmıştı.

Tal Herzikowitz'i kaçıranlar, "Eğer sesinizi çıkartırsanız ve parayı vermezseniz, Garih'i bu çocuğun öldürdüğünü açıklarız" demişlerdi. Garih'in ailesi ise tehditler karşısında sessiz sedasız, istenilen fidyeyi ödeyerek, Tal Herzikowitz'i kurtarmıştı.


7 yıldır Türkiye'ye dönemiyor


Kaçırıldığında 14 yaşında olan Üzeyir Garih'in torunu Tal Herzikowitz fidye karşılığı serbest bırakıldıktan sonra ailesi tarafından ABD'nin New York kentine gönderildi. Yaklaşık 7 yıldır New York'ta kardeşi Niv'le birlikte yaşayan ve yüksek lisans yapan Tal Herzikowitz Türkiye'ye o günden bu yana adımını atmadı.


Suikastte cevap bekleyen sorular


Avukat Doğan Kasadolu, Garih cinayetiyle ilgili aydınlatılmayan bazı noktalar olduğunu, Ergenekon davasının bu karanlık noktaları ortaya çıkarmasını umduğunu söyledi. Kasadolu, Garih cinayetiyle ilgili karanlıkta kalan noktaları şöyle sıraladı:



Adli Tıp Kurumu'na 5 tane bıçak gitti, karışıklık yaratıldı, "kaç bıçak" değil "hangi bıçak' sorusu soruldu. Olayda 1'den fazla kişi olduğu teknik olarak biliniyordu ama bu araştırılmadı.


Garih kendisinden yardım isteyeni terslemezdi. Gasp olması mümkün değil. Ayrıca, Garih'in 50 bin dolarlık saati ve cüzdanına dokunulmamıştı.


Garih'in ailesine hiç bir şey sorulmadı, aile de korktuğu için mahkemeye gitmedi. Garih'in ortağı Alaton'un bile ifadesine başvurulmadı.


Garih'in telefon dökümü, olay günü kimlerle görüştüğü, mahkeme dosyasında neden yok.


Bıçak, geç bulundu. Sonradan "Burada gömülü bulundu" denilen yer polisin bıçağı daha önce aradığı yerdi.


Garih'in tırnak dibi ve saç kılı DNA'sına bakılmadı.


Olay sonrası tespit edilen kadın kanı araştırılmadı.


Olayın görgü tanığı otoparkçı Ayhan Yıldız daha sonra öldürüldü. Bu konu yeterince araştırılmadı.


Yener Yermez, cinayetten sonra, kanlı pantolonla kışlaya nasıl girdi. Olay sırasında bulunan kanlı bir eldiven de daha sonra yok oldu.Haber: Şaban Arslan / Yenişafak




Devamını BURADAN okuyun...>>>

BUSH'UN KAFASINA AYAKKABI ATILDI

Irak'lı gazeteci, "Bu sana Irak halkından hoşçakal köpek" dedi ve...

Irak'a sürpriz bir ziyaret yapan ABD Başkanı Bush, Maliki'nin elini sıkarken öfkeli bir Iraklı gazetecinin ayakkabı saldırısına uğradı.

Irak'a beklenmedik bir ziyaret yapan ABD Başkanı Bush, Başbakan Nuri el Maliki'nin elini sıkarken öfkeli bir Iraklı gazetecinin ayakkabılı saldırısına uğradı.

Maliki'nin şaşkın bakışları altında iki ayakkabısını da çıkarıp peş peşe Başkan'a fırlatan ve bir yandan da Bush'a ağır hakaretler yağdıran gazeteci, güvenlik güçleri tarafından hemen etkisiz hale getirilerek salondan çıkarıldı.

Eğilerek, başının hemen üzerinden geçen ayakkabılardan isabet almadan kurtulan Bush, saldırının kendisini etkilemediği belirtti ve esprili bir şekilde "sadece ayakkabıların numarasının 10 olduğunu söyleyebilirim" diye konuştu.
Salondaki diğer Iraklı gazetecilerin, televizyon muhabiri olan meslektaşları adına Bush'tan özür diledikleri kaydedildi.

Başkan Bush, salondaki durumun normale dönmesinden sonra sakin bir şekilde soruları yanıtladı


Devamını BURADAN okuyun...>>>

13.12.08

TRABZONDAKİ BOMBALARIN KAYNAĞI

ESRARENGİZ BOMBALARIN KAYNAĞI

Dün Trabzon'da ele geçirilen bombaların kaynakları ve özellikleri açıklandı.

Trabzon'da dün yapılan operasyonlarda ele geçirilen bombaların Alman menşeli, savunma tipi parça tesirli olduğu belirtildi.

Beş yere eşzamanlı yapılan operasyonlar sonucu ele geçirilen bomba, silah ve mermileri Emniyet Müdürlüğü'nde basına gösterildi.

Konuyla ilgili yapılan yazılı açıklamada, olayla ilgili 4 şahsın gözaltına alındığı ifade edildi.

Aramalarda Yomra ilçesinde 1 adet tabanca ve bu tabancaya ait 7,65 mm çapında 8 adet mermi, bir adet seyyar dipçikli Kaleşnikof piyade tüfeği, bu tüfeğe ait içerisinde 20'şer adet fişek bulunan 3 adet şarjör ve kutu içerisinde 360 adet olmak üzere toplam 420 adet 7,62 mm çapında Kaleşnikof marka piyade tüfeği mermisi ile bir adet el bombasının toprağa gömülü vaziyette bulunduğu, il merkezindeki aramada ise 8 adet el bombasının evde zula diye tabir edilen yerde ele geçirildiği bildirildi.

Öte yandan, gözaltına alınan şahısların Emniyet'teki sorgusu devam ederken, Trabzon Valisi Nuri Okutan'ın da basın mensuplarının sorularını cevapladı.

GÖZALTINA ALINANLARIN SAYISI 4'E YÜKSELDİ

Trabzon'da düzenlenen, el bombaları ve silahların bulunduğu operasyonda gözaltına alınanların sayısı 4'e yükseldi.

Trabzon Valiliğinden yapılan açıklamada, Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekiplerince Trabzon merkez ve Yomra ilçesinde belirlenen 5 adrese dün düzenlenen eş zamanlı operasyon kapsamında gözaltına alınanların sayısının 4'e yükseldiği bildirildi.

Bombaların Alman menşeli savunma tipi parça tesirli olduğu, zanlıların Türkiye genelinde çeşitli illerde faaliyet yürüten organize suç örgütleriyle bağlantılı olduğu belirtildi.

Zanlıların sorgularının sürdürüldüğü, bağlantılarının araştırıldığı kaydedildi.

Operasyonda, Yomra ilçesinde toprağa gömülü halde 1 adet savunma tipi el bombası, 1 adet seyyar dipçikli Kalaşnikof tüfek ve buna ait 7.62 milimetre çapında 420 mermi, 1 tabanca ve buna ait 7.65 milimetre çapında 8 mermi ele geçirilmişti. İl merkezinde operasyon düzenlenen evlerde ''zula'' denilen bölümlere saklanmış 8 adet savunma tipi el bombası bulunmuştu.VALİ OKUTAN: ''YAKALANAN KİŞİLER KAMU MENSUBU DEĞİL''

Trabzon Valisi Nuri Okutan, el bombaları ve silahların ele geçirildiği operasyonla ilgili olarak, bütün ihtimaller göz önünde bulundurularak çalışmaların sürdürüldüğünü söyledi.

Vali Okutan, Emniyet Müdürü Feridun Boz'dan dün il merkezi ve Yomra ilçesinde düzenlenen operasyonla ilgili bilgi aldı.

Emniyet Müdürlüğü çıkışında basın mensuplarının soruları üzerine Okutan, ''Olay soruşturma aşamasında. Şimdilik bir şey söylemek için erken'' dedi.

Okutan, operasyonun Ergenekon soruşturmasıyla bağlantısı olup olmadığı yönündeki bir soruya ''Bu tür söylemler için çok erken. Olayla ilgili bütün ihtimalleri göz önünde bulundurarak çalışmalarımızı sürdürüyoruz'' yanıtını verdi.

Zanlılarla ilgili soru üzerine de Okutan, ''Yakalanan şahıslar kamu görevlisi değil. Serbest meslek mensubu'' dedi.

Okutan, zanlılarla ilgili olarak savcılığın ek süre aldığını, diğer illerle bağlantılı olarak soruşturmanın sürdürüldüğünü söyledi.

(AA)

Devamını BURADAN okuyun...>>>

12.12.08

O ALBAY KİMDİ.?

O albay kim?

İstanbul TÜYAP Fuarı'na konferans için gittiğimizde ortalığın karışmasına yol açan Türkiye Gençlik Birliği Başkanı Adnan Türkkan, Ergenekon soruşturmasında 4 gün süreyle gözaltına alınmış biriydi.

Serbest kaldıktan sonra ilk işi Ergenekon'a sahip çıkan CHP Meclis Grubu'na katılmak, bazı şehit cenazeleri için düzenlenen törenlerde Cumhurbaşkanı Gül ve hükümet aleyhine gösterileri tertiplemek oldu.

Bu zatı daha fazla anlatmaya gerek yok, görevini icraya devam ediyor.

Fuardaki o kargaşa ortamında yüksek sesle Ergenekonculara bağıran, etrafımızda arkadaşlarıyla birlikte etten duvar oluşturmaya çalışan, bir taraftan da provokasyonu önlemeye çalışan bir genç vardı.

O genç, konferans sonrası imza kuyruğundaydı. Ergenekon'la ilgili iki kitabım da elindeydi, imza için uzattığında ismini sordum. "Muhammed Yusuf Ergenekon" dedi.

Önce "takma isim" sandım.

"Ben" dedi: "Ergenekon Albay diye bilinen Necabettin Ergenekon'un torunuyum. Soy ismim de gerçekten Ergenekon'dur."

Açıkçası şaşırdım: "Mevcut Ergenekon'la umarım bağlantın yoktur." Genç adam birden diklendi: "Allah korusun. Bunlar vatansever falan değil. Ülkeyi kaosa sürüklemek istiyorlar. Benim onlarla hiç işim olmaz. Aksine mücadele ediyorum. Konferanstan sonra da söylenmesi gerekenleri söyledim."

Bu kez dedesini hatırlatıp "Hakkında önemli iddialar var" deyince, "Kötü bir şey yapacağını sanmıyorum, çok iyi bir insandır, bu Ergenekonculara da çok kızıyor, isterseniz bir konuşun" önerisinde bulundu.

Bir süre sonra ordudan ihraç edilen Üsteğmen Volkan Kemal Ergenekon aradı. "Ben o gencin babasıyım, Ergenekon Albay'ın oğluyum" dedi.

Babasının isminin Ergenekon örgütü ve 1980 öncesi dönemin Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul'un öldürülmesi olayıyla ilişkilendirilmesine tepkiliydi.

Malum, dönemin Başbakanı Bülent Ecevit 20 Eylül 1979 günü Adana'ya gittiğinde Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul, faili meçhul cinayetlerin gerisinde Ergenekon terör örgütünün bulunduğunu, başındaki ismin de "Ergenekon Albay" diye anıldığını anlatmıştı. Yurdakul 28 Eylül'de aracına düzenlenen silahlı saldırı sonucu öldürülmüştü.

Önce torun sonra oğul Ergenekon, ardından baba Ergenekon'la görüşme zamanı gelmişti. İstanbul'daki evinden aradım.

80 yaşını deviren Necabettin Ergenekon'un hafızası hala güçlüydü: "Adana Emniyet Müdürü öldürüldüğü zaman Çanakkale'de görevliydim. İhtilalden kısa süre önce 1980 Ağustos'unda Adıyaman'a sıkıyönetim komutanı olarak atandım. 2 yıl sonra da emekli oldum. O olayla uzaktan yakından bir alakam yoktur. Adana'da görev yapmadım."İhtilal kadrolarıyla ilişkisi nasıldı?

Şu cevabı verdi: "Pekiyi değildi. Çünkü onların yanlışlarına ortak olmak istemiyordum. Nitekim 1983 yılında Anavatan Partisi'nden milletvekili adayı olmak için Çanakkale'den başvurdum, Kenan Evren ve arkadaşları beni veto etti. Hiçbir zaman kendilerinden görmediler."

İşçi Partili bazı Ergenekon sanıklarının ajandasında isminizin çıkması tesadüf mü?

Albay Ergenekon öfke doluydu: "İstanbul'da görev yaptığım sırada bir kısmını tanıdım. Benden nefret ederlerdi, hiç sevmezlerdi. Adımı duydukları zaman çok korkarlardı. Vatanperver bulmadığım için ben de onları hiç sevmezdim. İsmimi neden ajandaya yazdıklarını bilmiyorum."

Ya Veli Küçük?

Şöyle dedi: "Tanırdım kendini. Tabi eskiden Veli çok vatanperver biriydi, bu adamlarla nasıl bir araya geldi, pek anlayamadım. Şu isimlere bakıyorum da bunların öyle devletle vatanla işleri olmaz. Zaten bunların çoğu da piyondur. Türkiye'de milli bir derin devlet de yoktur. ABD ve İsrail güdümünde Siyonist bir derin devlet var. Bu adamların Ergenekon ismini kirletmelerine de çok üzülüyorum."

Evet, Albay Ergenekon özetle böyle diyor. Özellikle kendi isminin bu örgütle birlikte anılmasına, Doğu Perincek ve ekibiyle yan yana getirilmesine çok tepkili. Bu konuda özen istiyor.

Önemli bir ayrıntı daha var. Eğer Albay Ergenekon, Adana'da hiç görev yapmadıysa ve Cevat Yurdakul öldürüldüğünde Çanakkale'deyse "Ergenekon" lakabını kullanan o albay kimdi?

Sahi kimdi?

Devamını BURADAN okuyun...>>>

11.12.08

ASKERE KENDİ MERMİSİYLE SALDIRI

ASKERİN MERMİSİYLE ASKERE SALDIRMIŞLAR

Selimiye Kışlası'na düzenlenen havan saldırısında kullanılan mermiler TSK'ya ait çıktı.

İstanbul'da 1. Ordu Komutanlığı'nın Selimiye Kışlası'na ağustos ayında düzenlenen havan saldırısının failleri parmak izinden tespit edildi.

Polis, soruşturma kapsamında incelediği havan topu ve gazete kâğıtlarında bulduğu parmak izlerinden zanlıların kimliklerini belirledi. 'Toplantı ve Gösteri Yürüyüş Kanunu'na muhalefet'ten poliste kaydı bulunan TKP'li 3 zanlı aranıyor. Polisin yaptığı araştırmada ayrıca saldırıda kullanılan havan topunun el yapımı, mermilerin ise TSK'ya ait olduğu tespit edildi. Üsküdar'daki Selimiye Kışlası'na geçtiğimiz ağustos ayında havan toplu saldırı düzenlenmişti. Saldırıda, Üsküdar Belediyesi ek hizmetler binası hasar görmüştü. Polisin olay yerindeki incelemelerinin ardından, saldırının Karacaahmet Mezarlığı'na kurulan havan toplu düzenekle gerçekleştirildiği tespit edilmişti. Polis, el yapımı bir havan topu, kullanılmamış 3 havan topu mermisi ve yerde duran çeşitli tarihlere ait gazeteler ile karşılaştı. Saldırganların izini bulabilmek için deliller incelemeye alındı. Ayrıntılı parmak izi araştırmasına başlandı. El yapımı havan topunun üzerinde bir adet parmak izi tespit edildi.Gazetelerin üzerinde yapılan incelemede de 3 parmak izi belirlendi. Buradaki parmak izlerinden birisinin havan topundaki parmak izi ile örtüştüğü anlaşıldı. Zanlıların tespiti için Terörle Mücadele Şubesi'nde daha önce gözaltına alınmış kişilerin parmak izleri ile karşılaştırma yapıldı. Parmak izlerinin "Gösteri ve Yürüyüş Kanunu'na muhalefet" ettikleri gerekçesi ile poliste kaydı bulunan 3 TKP'liye ait olduğu tespit edildi. Saldırganların kimliklerini belirleyen polis, zanlıları halen yakalayamadı. İncelemede havan topunun el yapımı, mermilerin ise TSK'ya ait olduğu belirlendi.

(Zaman)

Devamını BURADAN okuyun...>>>

10.12.08

ÖLDÜREN FOTOĞRAFIN SIRRI

Öldüren fotoğrafın düşündürdükleri

1994 yılında intihar ettiği açıklanan emekli Albay Kazım Çillioğlu’nun oğlu Tayfun Çillioğlu, muhabir arkadaşımız Hasan Öymez’e önemli açıklamalar yaptı. Dedi ki: ‘Babamın ajandasından çıkan fotoğraftaki 10 kişiden 7’si öldü.’

İnsanın kanını donduran bir açıklama. Hele bu isimlere baktığınızda, içinize hemen kurt düşüyor. ‘Ecel mi hesaplaşma mı?’ sorusu üzerinde şüpheleriniz artıyor.

Başta Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis var. Ergenekon davasıyla şüpheli ölümleri yeniden gündeme gelen Tuğgeneral Bahtiyar ve Albay Rıdvan Özden, en dikkat çekici isimler.

Cem Ersever hadisesi başlı başına tez konusudur.

Hulusi Sayın, JİTEM’in fikir babası olarak biliniyor.

Kazım Çillioğlu, ‘Yeşil’ kod adlı Mahmut Yıldırım’ın peşine düşünce bir gün makam odasında ölü bulunuyor. Teşhis, intihar...

O fotoğraf karesinden arta kalan Tuğgeneral Veli Küçük ve Albay Arif Doğan Ergenekon davasında içerideler.

Hepsi Jandarma...

Ya öldüler ya cezaevine girdiler...

1990-1994 arasında yoğunlaşan eylemler, 1993’te tavan yaptı.

17 Ocak’ta Eşref Bitlis şüpheli uçak kazasıyla hayatını kaybetti. 1 yıl sonra lojmanında ölü bulunan Kazım Çillioğlu, programını değiştirip iki gün önce Diyarbakır’a gitmeseydi o uçakta olacaktı. Eski programı revize etmeyen yetkililer ilk aşamada Çillioğlu’nun şehit olduğunu açıklamışlardı.

17 Nisan’da Cumhurbaşkanı Turgut Özal öldü. Oğlu Ahmet Özal ve eşi Semra Özal’ın ‘öldürülme’ ihtimaline dikkat çeken açıklamalarındaki sır perdesi henüz aralanmış değildir.

24 Mayıs’ta Bingöl’de 33 silahsız er şehit edildi. O esnada PKK’nın ateşkesi yürürlükteydi. Dönemin Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş, yıllar sonra şehit düşen o askerlerin korunmasında hata yapıldığını açıkladı.2 Temmuz’da 37 kişinin hayatını kaybettiği Sivas katliamı yaşandı. Ateşi yakan eller yargı önüne çıkarılsa da tezgahın perde gerisindeki asıl sorumluları bulunamadı, katliamda hala cevap bulunamayan yığınla soru var.

Yabancı istihbarat örgütlerinin sürece müdahalesini bir kenara bırakarak söylemek gerekirse; Tüm bu hadiselerin merkezinde karşımıza ağırlıklı olarak ‘PKK’ ve ‘JİTEM’ çıkıyor. Sanki kaderleri birbirine bağlanmış gibi...

Kürt meselesinin çözümü konusunda umut doğdukça PKK terörü azıyor, azdıkça JİTEM güçleniyor, güçlendikçe PKK büyüyor.

Ne yazık ki, kan ve şiddet her iki tarafın yaşam kaynağı haline geliyor. Haliyle bu kaotik ortam, yabancı istihbarat örgütlerinin ekmeğine yağ sürüyor.

Bugün gelinen noktada; Şüpheli ölümler aydınlatılmadan şeffaf yönetimi tesis etmenin, demokratik kurumları güçlendirmenin zor olduğuna hep birlikte tanık oluyoruz.

Ne var ki, Ergenekon Davası bu yolculukta önemli bir merhale olmakla birlikte, iddianamenin zihinlerimizde şimşek etkisi yarattığı bu şüpheli ölümlerle ilgili ayrı bir dosya açılmasını zorunlu kılmaktadır.

Ayrı bir JİTEM Dosyası mutlaka açılmalıdır. Bunun güçlüğü bilinerek bazı JİTEM vakaları Ergenekon davasına eklenirse bundan asla maksat hasıl olmaz. Aksine Ergenekon’u sulandırır.

Peki, ayrı bir dosya açılması mümkün mü?

Lafı bile olmaz. Çünkü, iddialar askeri yargılama alanına girer, girince de kaybolursunuz. Bakın, Şemdinli dosyası bile ne hale döndü.

Ama hükümete düşen önemli bir görev var. Yargı sistemi AB normlarına uygun hale getirilmeli, yargıdaki asker-sivil çift başlılığı ortadan kaldırılmalıdır. Belki o zaman geçmişle yüzleşme, en azından teknik açıdan mümkün hale gelebilir.

Bu sürece en fazla katkı sunabilecek kesim ise DTP ve Kürt kökenli vatandaşlarımızdır. Terörün tırmandığı bir ortamda böyle bir hesaplaşma asla olmaz. Sürekli tekrarladığım gibi; Sadece ‘Milliyetçi’ akımları güçlendirir, Ergenekon’un, JİTEM’in değirmenine su taşır, siyaseti kısırlaştırır.

Gelin Gandhi’nin şu sözüne kulak verelim: Demokrasi en iyi yol değildir, tek yoldur.

ŞAMİL TAYYAR/STAR

Devamını BURADAN okuyun...>>>

8.12.08

NEJLA ARAT MEĞER HIRSIZMIŞ !

Baykal'a rapor: Necla Arat'a aldırma

CHP lideri Deniz Baykal önceden planlanmamış sıradan bir olay gibi sunma gayretinde olduğu 'başörtüsü açılımı'nı bir adım daha ileriye götürdü ve yasaktan yana olmayı 'tek parti zihniyeti' diye yaftaladı. Aslına bakılırsa, kılık-kıyafete tek parti döneminde bile karışılmamış bir ülke burası; kadınların dış görünüşüyle uğraşmak 1980-sonrasında başlayan bir uygulamadır.

Baykal'ın açılımı sadece toplumdan değil kendi partisinden de yaygın bir destek alıyor. Kimi CHP'li önümüzdeki seçimlerde partinin oyunu artıracağı umuduyla, kimi sosyal demokrat da yıllarca gizlediği bir utancı ortadan kaldıracağı beklentisiyle yeni açılımı alkışlıyor. Destek çıkanlar arasında, rektör yardımcısıyken İstanbul Üniversitesi'nin girişine 'ikna odaları' kuran İstanbul Milletvekili Prof. Nur Serter de var.

Görünürde, açılımı kendisine dert edinen tek bir kişi: İstanbul Milletvekili Prof. Necla Arat... Baykal'ın çarşaflı kadınlara rozet takmasına da karşı çıkmıştı Arat, şimdi de 'tek parti dönemi uygulaması' tespitinden hoşlanmamış; bunu bir 'redd-i miras' olarak gördüğünü söylemiş gazetecilere...

En son Aşık Veysel'in yakınlarının açıklamalarıyla gündeme gelen 1947 öncesine kadar sürmüş poturlu ve çarıklıları Ankara'da Ulus'tan Kızılay'a göndermeme uygulaması kötü bir tek parti mirasıdır. Fukaralığa çare bulamayınca göz kirliliğine karşı tedbir alınması herhalde iyi bir uygulama değildi. Uygulamaya bugün sahip çıkmanın ne âlemi var?

CHP İstanbul İl Başkanı Gürsel Tekin tarafından milletvekili aday listesine 'gökten zembille indiği' kayda geçirilen Prof. Necla Arat'ın başörtülü hemcinslerinin partiye ilgi göstermesinden, buna karşılık da partisinin kadınların kılık-kıyafetini sorun etmemesinden neden rahatsızlık duyduğu merak konusu olsa gerek. Nur Serter'den daha ileri bir tepkinin hemen kendini ele vermeyen bir sebebi olmalı...

Daha önce de başka vesilelerle ve değişik ortamlarda Necla Arat'ın 'başörtüsü' konusundaki takıntısının altında başından geçmiş talihsiz bir olayın yatabileceğini söz konusu etmiştim. Necla Arat doçentlik unvanını 1975 yılında aldığı halde, 'profesör' unvanına kavuşabilmesi için 1988 yılını beklemesi gerekmişti. 'Profesör' olmak için sunduğu çalışmasının birkaç İngilizce kitaptan satır satır 'çalıntı' olduğu anlaşıldışı için...Bilim dilinde buna 'intihal' diyorlar. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ne sunduğu 218 sayfalık 'Ahlâk Felsefesi' adlı 'bilimsel çalışma'daki gariplikler aynı alanda çalışan başka öğretim üyelerinin dikkatini çekmiş, 'intihal' ihtimalini araştırmak üzere kurulan komisyon şu sonucu raporuna geçirmişti: “Görüldüğü üzere, Necla Arat'ın 218 sayfalık tezinin sadece 20 sayfa kadar tutan kısmının orijinal mi olduğu tespit edilememekle beraber, geri kalan 200 sayfalık kısmı tamamen intihalden ibarettir.”

Üç değişik İngilizce eserden sayfalar dolusu aktarma yaptığı halde, o kitapları kaynak olarak bile göstermemiş Necla Arat...

İstanbul Üniversitesi Senatosu, tezini geri çevirdiği gibi, 'intihal suçlusu' bulduğu Necla Arat'a altı ay üniversiteyle ilişki kesme cezası da verdi.

Başından geçen bu talihsiz olayla bugünlerde takındığı 'uzlaşmaz' tavır arasında kurulabilecek ilişki şu: Necla Arat'ın üniversiteyle bağının kesilmesine ve bu yüzden 13 yıl profesör olamamasına yol açan raporu hazırlayan komisyonun başkanı Prof. Nihat Keklik, üniversitede İslâm felsefesi hocasıydı... Takıntının temelinde, sanıyorum, o 'talihsiz olay' yatıyor...

'İkna odası' mucidi Prof. Nur Serter ile her olumlu açılıma itiraz eden Prof. Necla Arat arasında böyle bir fark var işte: Bildiğim kadarıyla Prof. Serter'in adı herhangi bir 'bilim hırsızlığı' olayına karışmış değil...
Fehmi Koru
f.koru@yenisafak.com.tr05 Aralık 2008 Cuma


****************
Siyasetteki varoluşunu akademik kariyerine borçlu olan Necla Hanım’ın meslek hayatı spekülasyonlarla dolu. Asistanlıktan doktorluğa, doktorluktan doçentliğe terfi edişinin hep çok uzun yıllar alması ciddi bir soru işareti...

Tam 13 yılına mal olan profesörlük macerası ise tam bir skandal.

Çünkü Necla Hanım, profesörlük tezini üç yazarın, üç farklı kitabından araklayarak yazdı. İntihal (hırsızlık, aşırma) suçlamasını değerlendiren komisyonun raporundan sonra da 6 ay süreyle üniversiteden uzaklaştırıldı.

Raporu merak edenler için noktası, virgülüne dokunmadan yazayım: “Görüldüğü üzere, Necla Arat’ın 218 sayfalık tezinin sadece 20 sayfa kadar tutan kısmının orijinal mi olduğu tespit edilememekle beraber, geri kalan 200 sayfalık kısmı tamamen intihalden ibarettir.”

Yani ne?

Necla Hanım, tezinin 200 sayfasını çalmış, 18 sayfayı çalıp çalmadığı ise tespit edilememiş.

Fıkra tadında olacak ama tezin adı da ‘Ahlak Felsefesi’ymiş!

İyi mi?

Peki bu işten nasıl sıyrılıp profesör oldu derseniz?

Kenan Paşa ile arkadaşları darbe yapmış... Karısı zor durumdaki bir kurmay albayın ricası mı kırılacak?

Bu da soru mu şimdi!
Mehmet Kenan Kaya/Akşam

Devamını BURADAN okuyun...>>>

7.12.08

AKPARTİ BEYAZ PARTİMİ OLUYOR?

AK Parti yoksa ‘Beyaz Parti’ mi oluyor?

Başbakan Erdoğan askerle kavga mı etsin? Hayır, niye etsin ki.
İşini yapsın Erdoğan.
Hangi işi?
Örneğin AB reformları... Çok yavaşladı bu reform süreci. İpe un seriliyor kaç zamandır.
Askerle kavga mı etsin Erdoğan?
Hayır etmesin, işini yapsın.
AB reformlarının içinde yer alan ‘asker reformu‘nu yapsın, askeri demokratik rejimde yerli yerine oturtan adımları atsın, yeni zihinsel kalıpları bir an önce oluştursun.
Askerle kavga mı etsin?
Hayır etmesin.
Ne diye etsin ki.
Yüksek Askeri Şura kararlarını yargı denetimine açacak adımları atsın.
Askerle kavga mı etsin?
Hayır, ne diye etsin ki.
Kürt meselesi ile ilgili olarak yapılması gerekenler, hem yasal hem zihinsel hamleler çoktandır bekliyor gündemde. Çözmüyor, eskilerde olduğu gibi gibi sorun biriktiyor hükümet.
Askerle kavga mı etsin Erdoğan?
Hayır etmesin.
Ne diye etsin ki.
2005 yılı Ağustosu’nda Diyarbakır’da yaptığı ‘Kürt sorunu’ konuşmasını bize anımsatmak yerine gereğini yapsın, o zaman değindiği ‘devlet yanlışları‘nı düzeltmeye başlasın. O konuşmadan bu yana tam üç yıl geçti aradan. Lafla peynir gemisi yürümüyor.
Askerle kavga mı etsin?
Hayır etmesin.
Niye etsin ki?
“Dağdakileri indirmek” için lazım gelen düzenlemeleri yapsın; böyle bir uygulamanın arkasına siyasal kararlılık koysun.
Askerle kavga mı etsin?
Hayır etmesin.
Niye etsin ki.
Türkiye’nin AB yolunu hala kesen Kıbrıs’ta çözüm için, 2004’de olduğu gibi, siyasal kararlılık göstersin, askerin bu meseleye eski deyişle fazla müdahil olmasına set çeksin.
Askerle kavga mı etsin?
Hayır etmesin.
Niye etsin ki.
Ermenistan’la ilişkilerin normalleşmesi yolunda bir ‘Ermeni açılımı’ yapsın, bunun için gereken siyasi iradeyi sergilesin.
Askerle kavga mı etsin?
Hayır etmesin.
Niye etsin ki.
Söz verdiği ‘sivil anayasa’ için çalışsın.
Askerle kavga mı etsin?
Hayır etmesin.
Niye etsin ki?
İfade özgürlüğüne açılan yolları genişletsin, ‘gazeteci milleti’nin duyarlıklarını önemseyen bir raya otursun.Askerle kavga mı etsin?
Hayır etmesin.
Niye etsin ki.
Deniz Feneri dahil yolsuzluklar konusunda mücadelenin hem yasal zeminini daha iyi geliştirsin, hem de hükümet olarak bu alanda daha güven veren bir yörüngeye kaysın.
Askerle kavga mı etsin?
Hayır etmesin.
Niye etsin ki.
“Ya sev ya terket!” söyleminden vazgeçsin.
Askerle kavga mı etsin?
Hayır etmesin.
Niye etsin ki?
Linç kültürünü geliştirici “pompalı tüfek” söyleminden vazgeçsin.
Askerle kavga mı etsin?
Hayır etmesin.
Niye etsin ki.
Ekonomik krizi daha ciddiye alan bir tutum sergilesin, krizle mücadelenin gereklerine yapmaya başlasın, IMF ile anlaşmayı hızlandırsın.
Askerle kavga mı etsin?
Hayır etmesin.
Niye etsin ki.
Demokrasiydi, hukukun üstünlüğüydü, özgürlükler düzeniydi, insan haklarıydı eğer bütün bu değerlerden içtenlikle yanaysa Erdoğan, o zaman Sarıkız’ın, Ayışığı’nın, asker içindeki 2003-2004 darbe tertiplerinin üzerine şal örtülmesine karşı çıksın, bunların aydınlanması ve hesabının yargı önünde sorulması için gerekli siyasal iradeyi sergilesin.
Askerle kavga mı etsin?
Hayır, bu işleri yapsın.
Yapmazsa...
Eleştiriye devam ederim.
Yine yapmazsa...
Cengiz Aktar’dan ödünç deyişle:
AK Parti olur Beyaz Parti!
İyi pazarlar!
HASAN CEMAL 7 ARALIK 2008

Devamını BURADAN okuyun...>>>

GAZETECİLİK VE CİNSEL TACİZ

Gazetecilik cinsel taciz aracı değildir

Yukarıdaki başlık bana değil, MEDİZ - Kadınların Medya İzleme Grubu’na ait.
Doğrusu Fatih Altaylı’nın hem köşesinden hem de SKY Türk ekranından bana yaptığı düzeysiz saldırıya herhangi bir cevap vermeyi düşünmüyordum. Yazısı o kadar zavallı, o kadar mantıksız ve ciddiyetsizdi ki böyle bir fikri zavallılığın üstüne üstüne varmak düşene vurmak gibi gelmişti bana. Gülüp geçtim. Ama gülüp geçmeyenler de olmuş.

Gelen mesajlardan öğrendim ki, MEDİZ- Kadınların Medya İzleme Grubu konuyla ilgili bir basın açıklaması yayınlamış. Ayrıca çeşitli kadın grupları bu "fallosentrik şiddeti" protesto için cuma günü Emniyet Müdürlüğü önünde ağızlarını bantlayarak oturma eylemi gerçekleştireceklermiş.

Evet, ben bu seviyesiz saldırıyı ciddiye almamış, cevap verme gereği duymamıştım, ama onlar ciddiye almış çünkü mesele sadece ben değilim. Altaylı fikrine katılmadığı kadınlara cinsel tacize ve harekete varan ifadelerle saldırmayı alışkanlık haline getirmiş bir isim…

O yüzden, ben de onu değil ama bu konuda duyarlı kadın gruplarını ciddiye aldığım için söz konusu açıklamaya burada yer veriyor, kendilerine destekleri için gönülden teşekkür ediyorum: "Fatih Altaylı SKY Türk'te yayınlanan "Kan Uykusundan Uyanmak" adlı programda gazeteci Gülay Göktürk'ün orduya yönelik görüşlerine istinaden, Haber Türk Web Sitesindeki köşesinde, 24 Kasım'da, -isim vermeden- şöyle bir yazı yazdı: "Hanımefendi belki farkındasınız, belki değilsiniz ama o ordu sizin bacak aranızı da koruyor…Türk ordusuna sallayan hanımefendi bilmelidir ki, Türk ordusu Türkiye'nin sınırlarını korur. O sınır ne yazık ki, kadınlarımızın bacak arasına kadar uzanır." Fatih Altaylı'nın bu ifadelerle yaptığı kadınlara yönelik hak ihlallerini yani yanlışlarını sıralamak çok uzun olacağı için biz sadece Fatih Altaylı'nın sürekli olarak görmezden geldiği doğrulardan birkaçını sıralamakla yetineceğiz:

1- Kadınlar toprak ya da eşya değildir!

2- Kadınların akılları, fikirleri, düşünceleri vardır!

3- Kadınlar kimsenin mülkü değildir!

4- Kadınların bedenleri, bacak araları, dirsekleri, topukları veya herhangi bir uzuvları savaş alanı ya da kimsenin koruma alanı değildir.

5- Kadınlar ve bedenleri ve cinsellikleri ve kadınlara karşı işlenebilecek tecavüz gibi suçlar medya mensuplarının, siyasilerin, herhangi bir siyasi tartışmanın malzemesi ya da tehdit aracı değildir!

6- Erkek gazeteciler, yazarlar, fikrine katılmadıkları kadınlara yanıtlarında o konudaki farklı, karşıt fikirlerini yazabilirler. Fikir kıtlığı çekmeleri söz konusu olsa dahi kadınların 'bacak araları', 'yatak odaları' yani cinselliklerini anarak saldırmak yoluna gidemezler.

Erkeklerle tartışırken yapılmayan bu bedensel ve cinsel atıfları kadınlarla tartışırken kullanmak cinsiyet ayrımcılığı ve kadın düşmanlığı yapmak demektir. Böyle yapıldığı durumda, tekil olarak o kadına ve onun şahsında tüm kadınlara yönelik cinsiyet ayrımcılığı ve taciz söz konusudur!

Cinsiyet ayrımcılığı yapmak ve cinsel taciz gazetecilik etiğiyle asla bağdaşmayacağı gibi yasal olarak da suçtur! Yıllardır fikrine katılmadığı kadınlarla her tartışmasında 'bacak aralarını', 'yatak odalarını' yani cinsiyetleri ve cinselliklerini hatırlayan ve hatırlatmayı alışkanlık haline getiren Fatih Altaylı'ya çok elzem olan bu bilgileri bir gazeteci olarak dikkate almama lüksü ve sorumsuzluğu içinde olamayacağını bir kez daha hatırlatıyor; gazeteciliği, kadınlara yönelik şiddet ve suç aracı haline getiren bu ve benzer yazıları yoluyla yaptığı cinsel tacizlerinden dolayı Fatih Altaylı'yı ve bu tür ifadeleri yayınlayarak söz konusu suçlara ortak olan tüm medya kuruluşlarını kınıyoruz!

MEDİZ- Kadınların Medya İzleme Grubu mediz@mediz. org

GÜLAY GÖKTÜRK BUGÜN

Devamını BURADAN okuyun...>>>

VATANSEVER ÇOCUK PORNOCU

Bilgisayarında çocuk ve hayvan pornosu!

VKGB Genel Başkanı Taner Ünal'ın bilgisayarından çok sayıda pornografik görüntü çıktı.

Vatansever Kuvvetler Güç Birliği Hareketi (VKGB) Genel Başkanı Taner Ünal, Diyarbakır 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nin yakalama emri doğrultusunda Ankara'da yakalanarak tutuklandı. Taner Ünal'ın bilgisayarından çok sayıda pornografik görüntü çıktığı, bunların önemli bir kısmının çocuk ve hayvan pornosu olduğu ortaya çıktı.

Edinilen bilgilere göre, Ünal önceki akşam Ankara Emniyet Müdürlüğü ekiplerince yakalandı. Ünal, Diyarbakır 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nde, 'suç işlemek amacıyla örgüt kurmak' ile 'nitelikli dolandırıcılık' suçlarından aralarında VKGB Bölge Başkanı Yüksel Bayrak, VKGB Diyarbakır İl Başkanı Soner Akmeşe ve Temiz Toplum Derneği Diyarbakır İl Başkanı Cihan Kayaalp'in de bulunduğu 13 sanıkla birlikte yargılanıyor. Mahkeme, 4 Nisan 2008'de Ünal, Abdullah Yekdeş, Mesut Sezer ve Şeyhmus Ercan hakkında yakalama emri çıkartmıştı.Ankara Nöbetçi Asliye Ceza Mahkemesi'nce yakalama emri infaz edilen Ünal, cezaevine gönderildi. Ünal'ın, Kurban Bayramı sonrasında Diyarbakır'a gönderileceği öğrenildi.

Bilgisayarında çocuk ve hayvan pornoları çıkan Taner Ünal hakkında Ankara'da ayrıca bir illegal porno davası açıldı.

BUGÜN


07.Aralık.2008

Devamını BURADAN okuyun...>>>

5.12.08

ERDOĞAN VE JAPON KOMUTAN

Erdoğan ve Japon komutan

Karşılıklı mücadelelerde zafere ulaşabilmek için herkes iki amaç güder.
En doğru pozisyonda, en sağlam biçimde durmak.
Ve, rakibinin en zayıf yerini ortaya çıkarmak.
Yapılan hamleler hep bu iki amaca yöneliktir.
Rakibi, bulunduğu sağlam pozisyondan kımıldatıp onun zayıf yanını yakalamak için de zaman zaman “kandırıcı” hamleler yapılır.
Futbolda buna çok rastlarız.
Yolunu kesen savunma oyuncusunun duruşunu bozmak isteyen futbolcu, onu yerinden kımıldatabilmek için bir yana gidecekmiş gibi yapar.
Savunma oyuncusu da onun bu hamlesini önleyebilmek için o yana doğru döndüğünde, rakip onun diğer yanından geçer.
Eğer savunma oyuncusu, rakibinin hamlesine göre pozisyonunu değiştirmese, aslında karşısındakinin amacına ulaşmasını engelleyecektir.
Ama durduğu yerde duramaz ve kendisinden beklenen hareketi yapıp, pozisyonunu zayıflatır.
İyi bir oyuncu, karşısındakinin amacını sezebilen, onunla birlikte hareketlenmeyen, kendi hareketini kendi belirleyen oyuncudur.
Aynı şey savaşta da geçerlidir.
Ordular, birbirilerini yaptıkları “sahte” manevralarla kandırıp kımıldatmaya uğraşırlar.
Saldırıyı kuzeyden yapacakmış gibi bir izlenim verip, rakibin güçlerini oraya yığmasını sağlayarak güneyden, düşmanın “zayıflamış” yanından saldırır.
Japon yönetmeni Kurosawa’nın o muhteşem filmini seyreden herkes hatırlar.
Eski çağlarda ünlü bir komutan, savaşa girişmeden önce gidip savaşın olacağı meydanı görür, en sağlam yeri seçer ve savaş başlayınca ordusunu oraya yerleştirir.
Daha sonra düşman hangi hamleyi yaparsa yapsın ordusunu yerinden kımıldatmaz.
Ve bu taktiğini de hep aynı cümleyle açıklar:
- Dağ kımıldamaz.
Bütün savaşlarını kazanır bu taktikle.
O öldüğünde oğlu yerine geçer.
Babasının öğüdünü dinlemeyip, düşmanın hamlesine uyarak ordusunu kımıldatır ve yenilir.
Savaş tarihine baktığınızda aslında bunun örneklerini çok görürsünüz.
Ve şunu öğrenirsiniz:
Rakibinin her hamlesine göre kımıldama.
Senin için en iyi yerde, en sağlam biçimde dur.
Başbakan Tayip Erdoğan, savaş tarihiyle ya da Kurosawa’yla hiç ilgilendi mi bilmiyorum ama uzun yıllar futbol oynadığını herkes gibi ben de biliyorum.
Çalımın ne olduğunu iyi hatırlaması gerekir.
Ama sanırım ciddi bir çalım yedi.
Anayasa’da Mahkemesi’nde AKP aleyhine kapatma davası açılmıştı.
Bugün arttık anlaşılıyor ki “amaç” AKP’yi kapatmak değildi.
Onun “pozisyonunu” bozmaktı.
Ve, bu hamle başarılı oldu.
“Suçludur ama şimdilik kapatmayalım” gibi dünyanın en tuhaf kararlarından birini veren Anayasa Mahkemesi, bir anda AKP’yi sistemin esiri haline getirdi.
“Durduğu yerde durmanın” aleyhine olacağını düşünen iktidar partisi şaşırdı.
Bana sorarsanız yapması gereken, 22 Temmuz’daki duruşunu aynen muhafaza ederek derhal seçime gitmekti.
22 Temmuz’daki pozisyonu “en sağlam” pozisyondu çünkü.
Bir seçim başarısıyla orduyu gerilettiği gibi yeni bir seçim kazanarak yargıyı da hukuk çizgisinin içine itebilir ve iktidarını halkın desteğiyle güçlü bir şekilde sürdürerek önemli reformlarla Türkiye’nin sorunlarını çözebilirdi.
AKP bunu yapamadı.
Onun yerine pozisyonunu değiştirdi.Birdenbire askerin yanına geçti, Kürt meselesinde şovenleşti, sivil anayasayı rafa kaldırdı, Avrupa Birliği’nden uzaklaştı.
Zaten, “karşı tarafın” AKP’yi götürmek istediği yer burasıydı.
Çünkü bu politika AKP’yi önce sarsar, sonra bitirir.
AKP’yi kendi kendine yedirirler böylece.
Futbol diliyle söylersek, AKP ters tarafa yattı ve top yanından geçti.
Şimdi, AKP’ye yeni bir şans tanıyan gelişmeler oluyor.
CHP ve MHP politika değiştiriyor.
Anayasa Mahkemesi’nin suç olarak gördüğü “türbanı” CHP sahipleniyor.
CHP, çarşaflı, başörtülü, türbanlı kadınları partisine kabul edip, “artık tek parti döneminde değiliz” diyerek bu politikayı savunurken dönüp de Anayasa Mahkemesi ile yeniden “türban” konusunda işbirliği yapamaz.
Zaten suç olmayan türbanı, CHP bir kere daha “suç olmaktan” çıkardı.
Anayasa Mahkemesi’nin AKP’yi en fazla sıkıştırdığı noktadaki düğümü çözdü, AKP’nin de elini rahatlattı.
Sistemin diğer partisi MHP de Alevilik konusunda ileri bir adım atarak, Alevi sorununun çözümünü kolaylaştırdı.
Özellikle CHP’nin yeni siyasi manevrasından sonra AKP’nin “laiklik karşıtı odak” suçlamasıyla korkutulması zor.
Başbakan Erdoğan, dağılan “birliklerini” yeniden toplayıp, Avrupa Birliği’nin özgürlük anlayışına sahip çıkarak o eski sağlam pozisyonuna geri dönebilir.
Bütün hatalarına rağmen, bugünkü partiler arasında Avrupa Birliği’nin özgürlük ölçülerini Türkiye’ye getirmeye hâlâ en yakın parti AKP.
AKP, “düştüğü” yerden kalkabilir mi, kendini toplayabilir mi, Avrupa Birliği yoluna tekrar çıkabilir mi, bilmiyorum.
Ama bunları yapmazsa bu “savaşı” kaybeder.
Ters tarafa yatıp “dağı kımıldattı” çünkü.

ahmet altan taraf 5/12/2008
Devamını BURADAN okuyun...>>>



Snap Shots

Get Free Shots from Snap.com
 
^

Powered by BloggerAK Medya Haber Yorum Analiz by UsuárioCompulsivo
original Washed Denim by Darren Delaye
Creative Commons License