28.10.08

İNTERNET YASAKLARINA KARŞI, SUSMA !

Susma! Genç Siviller 'yeter' diyor!

28 Ekim 2008 Salı
İnternet sitelerine yasaklar tepki çekiyor.. sanal dünyanın sessiz çığlığını Genç Siviller de duydu..
Genç Siviller bugün yayınladığı "Sıra Facebook'a Gelecek" başlıklı bir bildiriyle Türkiye'de bazı internet sitelerine uygulanan yasağı eleştirdi.

Genç Siviller'in internet sitesinde yer alan yazıda, "Kendimizi özgürce ifade ettiğimiz platformlar, özgürlüğümüzü çekemeyen savcılar tarafından bir bir kapatılıyor. Beynimize kadar yolu var bu gidişin. Önce youtube kapatıldı. Sonra google grupları kapatıldı. Bir ara wordpress kapatılmıştı.

Ekşi Sözlük bile kapatıldı. Şimdi de blogspot kapatıldı. Atatürk ve Adnan Hoca için her gün internet cezalandırılıyor. Yakında sıra facebook'a da gelebilir. O yüzden Susma! Sustukça sıra facebook'a gelecek!Korkarız böyle giderse sıra hepimize gelecek! Unutmayalım ki: Kapatılan platformların hepsi de, bir kurum kuruluş ya da gruba ait olmadan, kişinin kendi başına varolabileceğinin altını çizen, tek düze biri olmaktan ziyade 'benim düşüncem de bu' diyerek farklılıkları yeğ tutan, bireyliğe, düşünce tekilliğine hak tanıyan iletişim mekanları" ifadeleri yer aldı
Devamını BURADAN okuyun...>>>

ERGENEKONCULARA EMPATİ VE SEMPATİ

Ergenekonculara empati ve sempati...

CENGİZ ÇANDAR
/ 25/10/2008
Ergenekon davası, Ergenekon sanıkları yanlılarının şirretliğini ortaya koyan gösterilerle hafta başında açıldı. Silivri’deki mahkeme salonunun yetersizliği üzerinde kıyametler kopartıldı.
Hrant Dink cinayeti duruşmalarını İstanbul-Beşiktaş’taki mahkeme salonunda izlediğimde, ‘Bu salondan adalet çıkmaz’ hükmüne varmıştım. Sanıklar, sanık avukatları, müdahil avukatlar, tanıklar, duruşmayı izleyenler, bu arada alçakça bir cinayete kurban gitmiş olan Hrant’ın ailesi ile mahkeme heyeti, neredeyse kucak kucağı bir küçük salona tıkılmış gibiydiler.
Duruşma salonundaki düzenin mecbur kıldığı bu aşırı ve gereksiz samimiyet, laubaliliğe de yol açıyor idi. Mahkeme heyetinin, sanıklar ve aralarında Ergenekon sanıklarının da bulunduğu sanık avukat-larıyla mesafesiz, şakacı, yani ciddiyetten uzak davranışları pek göze batıyordu.
Adalet üretimi ile mahkeme salonu arasındaki doğrudan ilintinin canlı bir göstergesiydi Hrant Dink cinayeti davasının görüldüğü mahkeme binası. Bu nedenle, Hrant Dink davası deneyi ile, mahkeme salonunun yetersizliği konusunda duyarlı olabilecek birisiyim.
Gelgelelim Silivri’deki mahkeme salonu, oturma düzeni, sağlanan kolaylıklar vs. açısından Hrant Dink davası ile karşılaştırılamayacak ölçüde pekâlâ ‘lüks’ kategorisine girer. Ona rağmen, protestolar tartışmalar arasında o ‘lüks’ kategorisine de rötuş yapıldı. Ne var ki, bu ‘düzeltme’, duruşmanın ilk günü sergilenen tepkilerin benzerlerinin ilerde sergilenmeyeceğinin garantisi değil.Değil, çünkü, hafta başında koparılan kıyametin mahkeme salonu düzeninin yetersizliğiyle pek bir ilişkisi yok. Asıl neden, Ergenekon davasının ardında yatan ‘ideolojik’ neden. Bir başka ve esaslı neden ise, bu davanın Türkiye’deki amansız ‘iktidar mücadelesi’nin bir izdüşümü olması.
***
Ergenekon davası sanıkları eski TSK mensuplarından tanınmış ve bir tür ‘Kutsal İnek’ dokunulmazlığındaki medya şahsiyetlerine, oradan sözde (her girdiği seçimde binde yarım oranında oy almasına rağmen kendisini bu kadar fazla konuşturduğu ve asıl işlevi siyasi olmadığı için sözde) siyasi parti liderlerine ulaşan bir yelpazeye yerleşiyorlar.
Böyle bir geniş yelpaze, sanıkların kurumsal ilişkileri, Ergenekoncular lehine hatırı sayılır bir ‘kamuoyu seferberliği’ sağlıyor. Bu seferberlikte ön planda etkili medya kuruluşları rol alıyor.
Etkili medya kuruluşları ve kalemler, uzun süre Ergenekon soruşturmasına adeta bir ‘haber ve yazı ambargosu’ koymuşlardı. Bu devam edemez hale gelince, dava iddianamesinde belki de gerçekten gereksiz ayrıntılar, ya da bazı yanlışlar veya gediklere odaklanarak, tüm olayı göz ardı etmeye, gözden düşürmeye çalıştılar. Bu durum devam ediyor. Davanın başlamasıyla birlikte, Ergenekoncuları ‘kollayan’ medya seferberliği aşağı yukarı şu yöntemi izliyor:

1. Davayı ridiküle et;

2. Sanıkları ‘haksızlığa uğramış mazlumlar’ ve ‘vatanseverler’ olarak takdim et.

3. Böylece, bu davanın bir ‘fiyasko’ ile sonuçlanması için kamuoyu oluştur.
Bu medya seferberliğine bir dönemlerin en saygın televizyon programı olan ‘32.Gün’ün ve kendisi de Ergenekoncuların ‘hedef listesi’nde olduğu bilinen M. Ali Birand’ın bir düzeyde katkıda bulunduğunu görünce, ‘Ergenekonculuk’ ile mücadelenin sanıldığı gibi bir adli konu ve süreçten ibaret olmadığını, sanılandan çok daha zor olduğunu bir kez daha gördüm.
Hrant Dink’in o berbat mahkeme salonunda her duruşmada bir kez daha aşağılanan ve tehdit edilen acılı ailesini bir kez bile konuk etmeyi, Hrant Dink cinayeti davası üzerinden Türkiye’deki kirli işleri konu etmeyi düşünmemiş olan ‘32.Gün’, Ergenekon davasının başlıca sanıklarının eşlerini, babalarını, kardeşlerini bir araya getirerek hem Ergenekon olayının ridiküle edilmesine ve hem de Ergenekonculara ‘empati ve sempati’ duyulmasına katkı sundu.
Hrant Dink’in katil zanlısıyla Türk bayrağı önünde fotoğraf çektiren polislerin beraat ettiği, neredeyse terfi ettirilecekleri bir ülkede yaşıyoruz. Belki, yukarıdaki gözlemimizde bu bakımdan bir gariplik yoktur.
Demokratik siyasi kültürün gerçekten kök saldığı bir ülkede, Ergenekon tipi bir davanın görülmesi zor olmazdı. Örneğin İtalya’da Gladio soruşturmasının sanıkları, ülkenin ‘demokrat’ bilinen insanlarının desteğini elde etmediler.
Ergenekon gibi yakın tarihimizin en önemli olayı olma potansiyeline sahip bir örgütlenme ve olayın Türkiye’de içine sokulduğu durum, tipik bir Üçüncü Dünya ülkesi karakteristiği.
Böyle bir dava, iktidarda AK Parti bulunduğu için, onun siyasal amaçlarıyla ilişkisi kurdurularak, günlük siyasi polemiklerin konusu olabiliyor. Baksanıza, Ergenekon davasının duruşma salonuna katılmayan bir numaralı avukatı ana muhalefet CHP Genel Başkanı Deniz Baykal!
***
Hafta içinde Rusya’nın Kommersant gazetesi, Ergenekon’un ‘Rus arka planı’nı, Ergenekon davasının en önemli sanıklarının ‘Rus ulusalcısı’ Aleksandr Dugin ile yakın ilişkilerini fotoğraflı olarak ortaya serdi. Bizim medya, konuya yeni uyanmışa benziyor. Kommersant’ın haberini sayfalarına taşıdılar. Haber, kimi köşe yazılarına konu oldu.
Radikal’de de yazmaya başladıktan sonra, ilk iki hafta içinde 14 Eylül 2008 tarihli gazetede ‘Avrasyacılık, ulusalcılık ve Ergenekon’a dair’ başlıklı bir yazımda, hatırlayacaksınız, Aleksandr Dugin’in fikirleri ile ‘bizdekiler’in ilişkisini anlatmıştım.
Köşenin üzerinde Kommersant yazmadığı için, ‘bizimkiler’ ilgilenmemiş olabilir. Türkiye’dekilerin de konuya uyanmalarından, bir buçuk aylık bir gecikme olsa da, şikâyetçi olacak halimiz yok.
“Aleksandr Dugin, Türkiye’deki Ergenekon davasının tutuklu-tutuksuz bazı sanıklarının, Türkiye’deki bazı bilinen isimlerinin, İlhan Selçuk’tan Attila İlhan’a, Doğu Perinçek’ten, eski MGK Genel Sekreteri emekli Orgeneral Tuncer Kılınç’a uzanan geniş yelpazenin, yani ‘Avrasyacılık’tan anti-Amerikancılık ve anti-AB’ciliğe uzanan, ‘Amerika’ya karşı Rusya ve İran’la beraber olabiliriz’ çizgisinin Rus versiyonu” diye yazmışız.
Aleksandr Dugin’den 37 yaş daha büyük olan İlhan Selçuk’un ‘Kızıl Elma’ makalesini 1992’te yazdığını, dolayısıyla Avrasya Hareketi’ni 2002’de kurmuş olan Aleksandr Dugin’e oranla benzeri fikirlerde 10 yıl ön almış olduğuna da değinmiştik.
Yazının sonunu da şöyle bağlamışız:
“Türkiye’nin stratejik çıkarlarının nerede, kimlerle nasıl birlikte olmakta, kimlere, nelere uzak durmakta yattığını sürekli düşünmeye zorlanacağız. AB’den uzaklaşmanın, solcu makyajlı ‘anti-Amerikanizm’in, ‘ulusalcılık’ın geniş bir dış çerçeve dışında ele alınamayacağını hep düşündüm. Ergenekonculuğun dış boyutunu gözden kaçırmamaya dikkat ettim. Ergenekoncuların ‘vatanseverliği’ ve ‘ulusalcı’ zihniyetin, Rus milliyetçiliği ve yayılmacılığı ile ilişkisini, dolayısıyla böylelerin pek de ‘vatansever’ ve o kadar da ‘ulusal’ olmadıklarını daha önceleri de çeşitli vesilelerle vurguladım. Türkiye’deki bazı akımlar, bazı örgütlenmeler ve bazı kişilerin, Rus devletince ‘kullanım süreleri’nin henüz dolmadığının farkındayım.”
Ergenekon davası, sanıklarına en beklenmedik adreslerden gelen desteğe rağmen, doğru-dürüst yürütülürse, çok kişi çok şeyin, ‘derin devlet’in öyle pek de derinlerde olmadığının farkına varacak.

Devamını BURADAN okuyun...>>>

KAYBEDEN TAKIMIN KRİŞE SÖZLERİ

Kaybeden bir takımın basın toplantısı

Arkadaşlar, kulübümüzle ve oynadığımız son maçla ilgili değerlendirmelerde bulunacağımız basın toplantısına hoş geldiniz.
* Kulübümüzle ilgili kamuoyunu yanıltıcı ve yönlendirici bazı yayınlar yapıldığını görüyoruz. Halbuki bu konuda Başkanımız gerekli bilgileri vermişti. Bugün yanlış anlamaları ve tereddütleri ortadan kaldırmak amacıyla bazı ilave bilgiler vereceğiz.
* Öncelikle şunu belirteyim: Basında yer alan iddiaları destekleyecek hiçbir emare yoktur. İddialar doğru değildir.
* Her zaman olduğu gibi olay bütün boyutlarıyla incelendi. Kulübümüz kendine güveni olan tüm kuruluşlar gibi kamuoyuyla paylaşılması gereken hususları, kamuoyunun bilgisine sunmaktadır.
* Maçın her safhası incelendiğinde, takımımızın tertiplenme ve uygulamasının futbol teknik ve taktiğine uygun olduğu görülmektedir. Futbolcularımız vazifelerini üstün bir cesaret ve feragatle yerine getirerek, kalelerini kahramanca savunmuşlardır.* Mücadele esnasında star konumundaki 6 oyuncumuzdan birinin futbol hayatı son bulmuş, 4'ü ise ciddi biçimde sakatlanmıştır. Bu elbette önemli bir durumdur.
* Kulübümüz çeyrek asırdır şampiyon olabilmek için uğraşıyor. Bu bir süreçtir. Mücadeleyi 25 yıldır büyük bir azim ve kararlılıkla sürdürüyoruz ve sürdürmeye de devam edeceğiz.
* 25 yıldır süren bu mücadelede yüzlerce gol attık. Bu dünya futbol tarihine geçecek bir başarıdır. Bu derece ağır sorumluluğu yüklenen futbolcularımızın morallerinin en üst seviyede tutulması ve görevlerini strese girmeden yürütebilmeleri, bizim için hayati önemi haizdir.
* Her takım yenilebilir. Bu olaylar sağduyulu ve soğukkanlı olarak değerlendirilmelidir. Bir olayın takımı ve kulübü sarsacak boyutlara taşınması esasen rakiplerin isteğidir.
* Bu zor ve acılı süreçte karamsarlığa asla yer yoktur. Bütün futbolcularımız ve hocamız görevlerinin başındadır. Ve bu mücadeleyi aynı azim ve kararlılıkla sürdürmeye devam edeceklerdir.

Soru-Cevap Bölümü
Son maçla ilgili yaptığınız incelemede takımla ilgili herhangi bir eksik saptandı mı?
* Zaten incelememizin amacı buydu. Herhangi bir aksaklık ve eksiklik olmadığını izah ettim. Olsa zaten söyleyecektik. Herhangi bir eksiklik saptanmadı.
Sizce basın organlarında yer alan haberler nereden sızıyor?
* Bizim bir bilgimiz yok. Bekliyoruz, inşallah ortaya çıkacaktır. Süreç devam ediyor. O konuda bir şey söyleme durumunda değilim.
Canla başla oynayan futbolcularınızı ödüllendirecek misiniz?
* Değerlendiriyoruz: Daha çoğu futbolcumuz sakat biliyorsunuz, iyileşmelerini bekliyoruz. Gereken yapılacaktır.
Maç öncesinde takımın durumuyla ilgili, "Böyle devam edersek yeniliriz" diye özetlenebilecek bir rapor olduğu söyleniyor. Doğru mu?
* Bir gazete yazdı. Ama ben böyle bir rapor görmedim. Basın her şeyi yazabilir ama bildiğim böyle bir şey yok. Bizim saklı gizlimiz yok. Olanların hepsini burada ortaya koyduk. Öyle bir rapordan bilgim yok. Bize gelen öyle bir şey yok.
Rakibinizin sonuçtan çok memnun olduğu söyleniyor.
* Bu maç rakibimiz açısından kesinlikle başarı değildir. Kendi TV kanallarından, telefon konuşmalarından ve duyumlarımızdan anladığımız kadarıyla sıkıntıları büyüktür. Başarısızlıklarından dolayı birbirlerini suçlamaktadırlar, övünülecek bir tarafları yoktur.
Medya için ne diyorsunuz?
* Eğer basınımız daha sağduyulu ve dikkatli davranırsa, kamuoyumuzu yanlış yönlendirmezse, kulübümüzün düşmanları tarafından arzu edilen şeyleri yapmaktan imtina ederse, gerçekler daha iyi ortaya çıkar.
28 10 2008 emre aköz

Devamını BURADAN okuyun...>>>

JANDARMADAN MUHTIRA GİBİ YAZI

Hükümete Jandarma Muhtırası

26 Ekim 2008
Taraf'ta yayınlanan bir belge Jandarma'nın, Hükümetin Ulusal Program taslağında yer alan sivilleşme taahhüdünden rahatsız olduğunu ortaya çıkardı.


Jandarma Genel Komutanlığı, Korgeneral Mustafa Bıyık imzasıyla, 26 eylülde İçişleri Bakanlığı'na bir yazı gönderdi: Ulusal Program taslağına iç güvenlik hizmetlerinin sivil iradenin denetimine gireceğini yazmışsınız, basından öğrendik; size böyle bir şey önermemiştik. Gizli yazıda ulusal programların AB Katılım Ortaklığı belgelerindeki talepleri karşılamayı öngördüğü, bu yılki belgede iç güvenlikle ilgili talebin bulunmadığı belirtilip art niyet aranıyor: Durum buyken taslak ulusal programa eklenen söz konusu ifade dikkat çekicidir. Yazıya muhtıra niteliği veren ifade ise sona saklanmış. Jandarma Genel Komutanlığı'nın yazısı "İç güvenlik hizmetinin yürütülmesi için 2803 sayılı Jandarma Teşkilat Kanunu yeterlidir. Sivilleşmeye ilişkin ifadenin programdan çıkartılması uygun olacaktır" diye bitiyorAvrupa Birliği'ne (AB) üyelik sürecinde Türkiye'nin yol haritasını gösteren üçüncü Ulusal Program Taslağı, Jandarma'nın direnişiyle karşılaştı. Jandarma Genel Komutanlığı, ilk kez bir Ulusal Program'a giren ve "sivil-asker ilişkileri"ni yeniden düzenleyen bölümlerin taslaktan çıkarılmasını istedi. Jandarmanın karşı çıktığı taslaktaki düzenleme iç güvenlikte kışlanın yetkilerine sınırlama getirip, Jandarmayı bir sivil idare olan İçişleri Bakanlığı'nın denetimine tabii tuttuğu şeklinde yorumlanıyor.


BAKANLIĞA GİZLİ YAZI
Jandarma Genel Komutanlığı adına Korgeneral Mustafa Bıyık tarafından 26 Eylül 2008'de İçişleri Bakanlığı'na gönderilen "gizli" ibareli dört maddelik yazıda, iç güvenlikle ilgili bölümlerin taslaktan çıkarılması talep edildi. Son derece buyurgan bir dil kullanılan dört maddelik yazıda şöyle dendi:

GÖRÜŞÜMÜZÜ GÖNDERDİK
"AB Genel Sekreterliği'nin 'AB Müktesebatının Üstlenilmesine İlişkin 2008 Yılı Ulusal Program' hazırlık çalışmaları kapsamında hazırlanan Taslak Ulusal Programın 'Siyasi Kriterler' bölümüne ilişkin J. Gn. K.lığı görüşleri, ilgili (a) gereği ilgi (b) ile gönderilmiştir."

İŞTE BUNDAN RAHATSIZLAR
"Ancak görüş verilen söz konusu taslakta bulunmamasına rağmen, halen basına da yansıyan Taslak Ulusal Programın 'Siyasi Kriterler' bölümünde: 'İç güvenlik hizmeti, sivil iradenin belirleyeceği politikalar doğrultusunda ve yine onun denetim ve gözetiminde; 'hukukun üstünlüğü' ve 'hürriyetleri' çerçevesinde, kolluk kuvvetlerinin profesyonel ve uzmanlaşmış birimleri tarafından yerine getirilecektir. Bu kapsamda, iç güvenlik yönetiminin koordinasyonunu ve sivil iradenin iç güvenlikle ilgili görev, yetki ve sorumluluklarını etkin olarak yerine getirmesini güçleştiren mevzuat hükümleri ve uygulamaları değiştirilecektir' ifadesinin yer aldığı öğrenilmiştir."

KATILIM ORTAKLIĞI'NDA YOKMUŞ
"Ülkenin önemli bir kesiminde, 169 yıldan bu yana iç güvenlik hizmeti veren J. Gn. K.lığı'nın görüşü alınmadan ve koordine edilmeden Taslak Ulusal Programa dâhil edilen söz konusu ifade oldukça muğlak ve ucu açıktır. Ayrıca, Ulusal Programların AB tarafından hazırlanan Katılım Ortaklığı Belgelerinde yer alan talepleri karşılamak maksadıyla hazırlandığı bilinmektedir. 2008 yılı Katılım Ortaklığı Belgesi'nde iç güvenlik hizmetine ilişkin herhangi bir husus bulunmamasına rağmen, Taslak Ulusal Programa dahil edilen söz konusu ifade dikkat çekici bulunmaktadır."

O BÖLÜMLER ÇIKSIN
"İç güvenlik hizmetinin yürütülmesi için, 2803 sayılı 'Jandarma Teşkilat Görev ve Yetkileri Kanunu'nun mevcut hükümlerinin yeterli olduğu kıymetlendirilmektedir. Bu kapsamda Türkiye'nin AB'ye uyum sürecindeki öncelikleri dikkate alındığında, söz konusu ifadenin Taslak Ulusal Program'dan çıkarılmasının uygun olacağının değerlendirildiğini arz ederim."

HÜKÜMETİN TAVRI NE OLACAK
Jandarmadan gelen bu çıkış karşısında hükümetin nasıl bir adım atacağı merakla bekleniyor. Ulusal Program Taslağı'nın Meclis'e gelmesiyle birlikte Jandarma'nın çıkarılmasını istediği bölümlerle ilgili gelişmeler netleşecek.

ASKERİN "ÇIKSIN" DEDİĞİ BÖLÜM
Jandarma Genel Komutanlığı'nın Ulusal Program Taslağı'ndan çıkarılmasını istediği düzenlemeler, "Siyasi Kriterler" bölümünde "Sivil-Asker İlişkileri" başlığıyla yer alıyor. Taslakta şöyle deniyor: "İç güvenlik hizmeti, sivil iradenin belirleyeceği politikalar doğrultusunda ve yine onun denetim ve gözetiminde; 'hukukun üstünlüğü' ve 'insan hak ve hürriyetleri' çerçevesinde, kolluk kuvvetlerinin profesyonel ve uzmanlaşmış birimleri tarafından yerine getirilecektir. Bu kapsamda, iç güvenlik yönetiminin koordinasyonunu ve sivil idarenin iç güvenlikle ilgili görev, yetki ve sorumluluklarını etkin olarak yerine getirmesini güçleştiren mevzuat hükümleri ve uygulamaları değiştirilecektir."

JANDARMA NİYE KARŞI ÇIKIYOR

Silahlı Kuvvetlerle ilgili görevleri eğitim ve öğrenim bakımından Genelkurmay Başkanlığı'na, emniyet ve asayiş işleriyle diğer görev ve hizmetlerin yerine getirmesi konusunda İçişleri Bakanlığı'na bağlı olan Jandarma Genel Komutanlığı'nın sorumluluk alanı Türkiye yüzölçümünün yüzde 92'sini kapsıyor. Ulusal Program Taslağı'ndaki düzenleme ile birlikte Jandarma bütün yönleriyle İçişleri Bakanlığı'na karşı sorumlu olacak.

(Taraf)

Devamını BURADAN okuyun...>>>

KUVVACILARIN REZİL RÜSVA HALLERİ

KUVVACILARIN DEHŞET VİDEOSU


Ergenekoncu Kuvva-i Milliyecilerin kendi aralarında çektikleri şok itiraf videosu...


İddianame delil klasörlerinde yer alan 1 saat 14 dakikalık görüntü kaydında Fikri Karadağ ile Hüseyin Görüm arasında geçen diyaloglar, Türkiye'yi sarsan cinayetleri ve derneğin gayri meşru faaliyetlerini deşifre ediyor.
İşte Kanlı cinayetlerin çoğunu "asker"e yükleyen ve inanılmaz ifşaatlarda bulunan o görüntüler.
HÜSEYİN GÖRÜM:
-BUGÜNE KADAR SİZİNLE KİMİ TANIŞTIRDIYSAM KİMİ TANIŞTIRDIYSAM HEP O İNSANA İKİ GÜN GEÇMEDEN ARKASINDAN ONU GİDİP GRUP KURUN. VURALIM KESELİM. VE BANA DEDİNİZ Kİ ARTIK TOPRĞIN ALTINA GİRELİM BEN TOPRAĞIN DİBİNDE DEĞİLDİM SİZİNLE TANIŞTIĞIMDA.

FİKRİ KARADAĞ:
- NE TOPRAĞIN DİBİ OĞLUM.

HÜSEYİN GÖRÜM:
- YERİN ALTINA GİRELİM

FİKRİ KARADAĞ :
-NE YERİN ALTI

HÜSEYİN GÖRÜM:
-BEN HAYATIMDA GAYRİ MEŞRU YAPMADIM HAYATIMDA BENİ SİZE KİM ANONS ETTİYSE GAYRI MEŞRUCU OLARAK MAFYA OLARAK GÖRDÜNÜZ BENİ.

Bu ateşli tartışmanın yaşandığı yer mahkeme kararıyla kapatılan Kuvayi Milliye Derneği Genel Merkezi. Görüntülerdeki kişiler Ergenekon tutuklularından Hüseyin Görüm ile Kuvayi Milliye Derneği Genel Başkanı Mehmet Fikri Karadağ.

HÜSEYİN GÖRÜM:
-SEN MİLLETE DİYORSUN YA GRUP KUR YERİN ALTINA İNİN. ŞUNU VUR BUNU VUR. HERKESE DİYORSUN.

FİKRİ KARADAĞ:
-YAVRUM NE VURUHÜSEYİN GÖRÜM:
-DEMEDİĞİN KİMSE KALMADI BE...

FİKRİ KARADAĞ:
BÖYLE BİR ŞEYLE ALAKAMIZ YOK.

HÜSEYİN GÖRÜM:
KİME DİYORSUN ÇAĞIRIYORSUN KARŞINA TABİ BİR TANESİ ADAM VURSA HÜSEYİN GÖRÜM'E KİTLEYECEKSİN DEĞİL Mİ!

Silah üzerine ölme ve öldürme yemini yaptırdıkları görüntüleri hafızalardan silinmeyen ikili bu sefer birbirleriyle kozlarını paylaşıyor. Yemin töreninde masada duran kılıç bu defa İmam Hüseyin lakaplı Hüseyin Görüm'ün elinde.

HÜSEYİN GÖRÜM:
SEN DE SATTIN BENİ

FİKRİ KARADAĞ:
DUR DUR

HÜSEYİN GÖRÜM:
DANIŞTAY DAVASINA GİTTİĞİMDE HEPİNİZ BENİ SATTINIZ, HEPİNİZ BURADAN GİTTİNİZ, NE DEDİNİZ HÜSEYİN GİTTİ MÜEBBET CEZA ALACAK. HRANT DİNK DAVASI OLDU BURAYA GELMEDİN. DÜZCE, HENDEK, ADAPAZARI'NDA BİLMEM NE OLMUŞSA HÜSEYİN YAPTI.

FİKRİ KARADAĞ:
NE YAPTINIZ?

HÜSEYİN GÖRÜM:
ALLAH ŞAHİDİMDİR, BÜTÜN MİLLET ŞAHİDİMDİR HEP DE YAPAN ASKER ÇIKTI.

FİKRİ KARADAĞ:
BANA NE

Görüm Danıştay baskınından Hrant Dink cinayetine kadar pek çok kanlı eylemin perde arkasına ışık tutan itiraflarda bulunuyor.

HÜSEYİN GÖRÜM:
HİÇ BİR KONUDA NE YANIMDA NE ARKAMDA DURDUN. DANIŞTAY DAVASINA GİTTİM TELEFONUNU BİLE İPTAL ETTİN.. HRANT DİNK DAVASI OLMUŞ BURASI POLİSLE DOLMUŞ İKİ GÜN BURAYA GELMEDİN.

Ergenekon soruşturması kapsamında gözaltına alınan İhsan Göktaş'ın evinde yapılan aramada ele geçen 1 saat 14 dakikalık kaydın çekilmesini isteyen bizzat Hüseyin Görüm. Görüm kaydın başında suçlu olduğunu ve her şeyi anlatacağını söylüyor.

HÜSEYİN GÖRÜM:
SAVCILIĞINA GİDİP TESLİM OLACAĞIM. BEN SUÇLUYUM ANLATACAĞIM HEPSİNİ, BÜTÜN SUÇLARIMI DA ANLATACAĞIM…

FİKRİ KARADAĞ:
DİNLEMEK İSTEMİYORUM ÖĞLE ŞEYLERİ ÖF SAÇMALAMA YAV…

İtiraf niteliğindeki ibretlik kayıtta Ergenekon Soruşturması'nın başlamasına sebep olan Ümraniye'deki el bombaları da konuşuluyor.

HÜSEYİN GÖRÜM:
KİME GİTTİYSEM HEP SATTINIZ BENİ. BU BULUNAN BOMBALAR YARIN BİR GÜN BİR YERDE PATLADIĞI ZAMAN YİNE İMAM HÜSEYİN YAPTI DİYECEKLERDİ.

Konuşmalar sırasında Ergenekon sanıklarından Muzaffer Tekin'in ismi sık sık geçiyor.

HÜSEYİN GÖRÜM:
MUZAFFER TEKİN SİZİ ARAMIŞ. NE DEMİŞ SİZE EĞER BEN
FİKRİ KARADAĞ: NE DEMİŞ SİZE

HÜSEYİN GÖRÜM:
EĞER BEN HÜSEYİN'İ TUTMASAYDIM HÜSEYİN VE EKİBİNİ TUTMASAYDIM ANKARA'YA GELİP SİZİ ÖLDÜRECEKTİ DEMİŞ DOĞRU MU?

FİKRİ KARADAĞ:
BENİ ÖLDÜRMEYE Mİ GELECEKTİN?

İki Kuvvacı arasındaki hesaplaşma Cumhuriyet Mitingleri'ne kadar uzanıyor.

HÜSEYİN GÖRÜM:
GİTTİK YA İZMİR'E BİZİ PLATFORMA SOKMADI CHP'LİSİ DSP'LİSİ. SİZE DEDİM Kİ BAŞKANIM ÖNDE GİRELİM BİZİ SOKMADILAR ORADA ŞUNU SÖYLEDİM BURASI SİYASİ BİR PARTİ İÇİN KURULMUŞ CUMHURİYET PROGRAMI DEĞİL BÜTÜN HALKIN BURASI DEDİK DEMİ.

FİKRİ KARADAĞ:
TAMAM

HÜSEYİN GÖRÜM:
ORADA HALKIN BAŞKANI OLARAK KUVAYI MİLLİYE BAŞKANI OLARAK CHP'LİLER BİZİ ALMADI DOĞRU MUDUR?

Allah'ı şahit tutarak konuşan şahısların sehpanın üzerinde duran Kuran-ı Kerim'e aldırış etmeden bacak bacak üstüne atmaları ise dikkatlerden kaçmıyor. Sözde Vatansever ve inaçlı oldukları izlenimi vermeye çalışan ikili arasında yaşanan esrar içme tartışması ise oldukça dikkat çekici.

HÜSEYİN GÖRÜM:
VATAN SEVER KUVVETLERDE BENİ DÜNYA'NIN BİR NUMARALI EROİNCİSİ YAPTILAR. BABA BANA GELDİ SÖYLEDİ, MEHMET FİKRİ KARADAĞ SÖYLEDİ, SENİN DEDİ DOSYANI TÜYSÜZ PAŞA'DA GÖRDÜM, JANDARMADA TÜYSÜZ PAŞA ÖNÜNDE AMA BİZ SENİ TANIDIĞIMIZ İÇİN ÖRTBAS EDİYORUZ, BENDE ŞAŞIRDIM.

FİKRİ KARADAĞ:
ESRAR ÇEKİYOR MUSUN?

HÜSEYİN GÖRÜM:
EN SON ARAŞTIRA ARAŞTIRA, HÜSEYİN OT İÇTİ DİYORLAR. EVET ARKADAŞLAR SAYGIDEĞER MİLLETİM, EVET OT İÇİYORUM.
EVET İÇİYORUM, BEN SENDEN DE SAKLAMIYORUM.


Salonda başka dernek üyelerinin de bulunduğu hesaplaşma Görüm'ün kılıçlı şovuyla sona eriyor.

HÜSEYİN GÖRÜM:
ZEYNEP HANIM GEL BURAYA. GELİN BURAYA 1,2, 3... 11, 12, TANE İNSAN HUZURUNDA KARARI SİZ VERİN SUÇLUYSAM ALLAH İÇİN BUNU KENDİ KALBİME SOKACAĞIM.

FİKRİ KARADAĞ:,
NEDEN SUÇLUSUN OĞLUM NE SUÇU YAV.

X ŞAHISLAR:
SUÇSUZSUN SUÇSUZSUN....



Devamını BURADAN okuyun...>>>

ÖNCE VATAN MI, ÖNCE İNSAN MI.?

VATAN YAHUT İNSAN

En sevilen klişelerden biri “vatan sevgisidir”.

Bu ülkede vatanını sevmeyen kimse yoktur.

Peki, neden seviyorsunuz vatanınızı?

Vatan, bir toprak parçasıdır.

Bu toprak parçasını, o toprağın üstünde doğduğunuz için mi seviyorsunuz?

Eğer öyleyse, başka bir toprakta doğsaydınız, o toprağı sevecektiniz.

Bu “büyük” sevgi sadece bir tesadüfle ilgili demek ki...

Bir iradeyle, bir düşünceyle, bir inançla, bir duyguyla ilgili değil.

Üstelik “vatan” dediğiniz toprak parçasının sınırları ve tarifi değişir, sizin dedeniz “vatan” dediğinde onun vatanı Yemen’i de kapsıyordu ve o “vatanı severken” Yemen’i de sevmek zorundaydı.

Siz şimdi Yemen’i seviyor musunuz?

Yooo...

Askerler dağa taşa “önce vatan” diye yazıyorlar.

Onlar için vatan önemli gerçekten de, çünkü onların işi o “vatanın sınırlarını” korumak.

Ama sizin işiniz sınır korumak değil.Siz de askerler gibi “önce vatanı” severseniz, önce “toprağı ve sınırları” severseniz, o “vatanın”, o “toprağın” üstünde yaşayan insanları kim sevecek, kim koruyacak?

Niye “önce insan” değil sizin sloganınız?

Neden askerî bir sloganı tekrarlayıp duruyorsunuz?

Niye “önce insanları”, “önce ailenizi”, “önce işinizi” değil de “önce toprağı” seviyorsunuz?

Çünkü, bu toplum sizden bu askerî klişeyi tekrarlamanızı istiyor.

“Önce vatan” yerine “önce insan” derseniz ezberi bozar, cezalandırılır, dışlanırsınız.

Ben, o toprağın üstünde yaşayan insanı, vatandan çok severim.

Yüz yıl önce “vatan” başka sınırlarla belirlenmişti, bugün başka sınırlarla belirlenmiş, yüz yıl sonra da başka sınırlarla ya da sınırsızlıklarla belirlenecek.

Elli yıl önce bir Alman’ın vatanı sadece Alman topraklarıydı, bugün sınırlar kalktı Avrupa’da, henüz bu fikre tam alışamasalar da, onların vatanı “bütün Avrupa” oldu.

Umuyorum ki elli yıl sonra “dünya”, onun üstünde yaşayanların tek “vatanı” haline gelecek.

Sınırlar ortadan kalkacak.

Zaten şimdiden birçok yerde kalkıyor.

Bugün bu ülkede “vatan için”, “devlet için” insanların hayatları feda ediliyor.

“Önce insanı” sevmek yasak olduğundan, insanların mutluluğunu, özgürlüğünü, zenginliğini ön plana aldığınızda ortak bir suçlamanın hedefi oluyorsunuz.

Ve, burada klişelerin yarattığı o kalın perdenin ardında insanlara zulmediliyor.

Anayasa Mahkemesi, Genelkurmay gibi kuruluşlar “önce vatan” diyerek kendi ölçülerini “tek ölçü” haline getirip insanların yaşama biçimlerine, düşüncelerine müdahale ediyorlar.

Ben, “önce insan” denmesinden yanayım.

Üstündeki insanların mutsuz olduğu, baskı altında yaşadığı vatandan kimseye hayır gelmez çünkü.

İnsanı ölçü aldığınızda ise ne Anayasa Mahkemesi böyle zorbalıklar yapabilir ne de askeriye muhtıralar verebilir.

Yeter ki şu toplumun yarattığı korkudan ve kafanızdaki klişelerin baskısından kurtulun.

O klişeler sizi birer köle haline getiriyor çünkü.

Düşünmenizi ve “yeter” demenizi engelliyor.

AHMET ALTAN- TARAF GAZETESİ(24.10.2008

Devamını BURADAN okuyun...>>>

23.10.08

DESPOTİK REJİMİN BEKÇİLERİ

Despotik rejimin bekçileri

Çağdışı başörtüsü yasağıyla ilgili, Anayasa Mahkemesi’nin Resmî Gazete’de yayınlanan çoğunluk kararını okurken, kendimi dogmatizmin ve saplantıların kıskacında gibi hissettim.
Hani bilimkurgu romanlarındaki gelişmiş robotlar insanlığa hâkim olur da, insanların koydukları kuralları koruma adına onlara eziyet ederler ya, aynen onun gibi... Bir anayasanın böylesine yanlış yorumlandığı, bir hukuk metninin bu kadar ters yüz edildiği görülmemiştir. AYM’nin çoğunluk kararını okurken tüylerim diken diken oldu; kendimi Asimov ’un kâinatında esarete itilmiş, devrim robotlarının tahakkümünde yaşayan bir insan gibi hissettim...
***
Hukukçu olmaya, hele AYM gibi bir yüksek mahkeme üyesi sıfatını taşımaya lüzum yok; sadece okuma yazma bilen ve okuduğunu anlayan bir T.C. Vatandaşı, Anayasa’nın, AYM’nin görev ve yetkilerini düzenleyen 148. maddesindeki şu hükmün anlamını bilecektir: ‘Anayasa Mahkemesi, anayasa değişikliklerini ise sadece şekil bakımından inceler ve denetler.’ Aynı maddenin 2. fıkrasında ise şekil denetlemesinin sınırları belirtilmiştir.
Bu gerçek ortadayken, AYM’nin ‘ünlü’ 9 üyesi, göz göre göre, Anayasa’nın bu hükmünü çiğnemiş ve Anayasa değişikliğini esastan inceleyerek iptaline karar vermiştir.İşin asıl acınacak tarafı, ‘AYM Dokuzlusu’nun, iptal dâvasını açan CHP’nin gerekçesini aynen kullanarak Anayasa’nın Cumhuriyetin niteliklerini düzenleyen 2. maddesine aykırı bulup Anayasa değişiklik kanununu iptalidir. Buna göre, yapılan Anayasa değişikliği, Cumhuriyetin niteliklerine ve bu niteliklerin değiştirilemeyeceği hükmüne (md. 4) aykırı görülmüş ve Anayasa ’nın açık hükmü ihlâl edilerek iptal edilmiştir. AYM çoğunluğu, önce şekil yönünden ‘inceledikten’ sonra, herhalde açıkça ‘esas yönünden’ demeye utandığı için olacak ki, ‘içerik yönünden’ başlığını atmayı uygun görmüştür.
AYM çoğunluğu, demokrasi ve hukuk adına bildiğimiz bütün doğruları bir tarafa atarak, tekrar ede ede artık kendilerinin de inandığı skolastik ve dogmatik saplantıları ardı ardına sıralamıştır.
Karar gerekçesini okuduktan sonra, bozulan demokrasi, hukuk ve mantık silsilesini düzeltebilmek için, Haşim Kılıç ve Sacit Adalı’nın Karşı Oy yazılarını okuyup ‘AYM Dokuzlusu’nun saplantılı ve yasakçı dünyalarından kendinizi kurtarabilirsiniz...
***
Mesele, hukuku kullanarak despotik rejimin bekçiliğini yapmaktadır.
1961 ve 1982 darbe anayasalarında, Anayasa Mahkemesi, sûreta kanunların anayasa uygunluğunu denetleme görevine sahiptir. Lâkin uygulamada, AYM’nin bu görev ve yetkisini tecavüz ettiği ve 1940’ların Şeflik Dönemi zihniyetine uygun şekilde, demokratik rejime ve millet iradesine karşı despotik bir dayatmanın bekçiliği rolünü üstlendiği görülmektedir.
AYM, demokratik rejimin işleyişini, hukuku ve Anayasa’yı bir tarafa bırakarak, kendince Cumhuriyet ve lâiklik düşmanı olarak gördüğü siyaset mekanizmasının üstüne çıkmaya çalışmış; âdeta bir Senato gibi, hattâ onun üstünde bir siyasî mevki iktisap ederek ahkâm kesmiştir.
Ne yazık ki, bugün Türkiye’nin Anayasa Mahkemesi, tarafsız ve bağımsız karar verebilen bir hukuk mercii olmaktan uzaklaşmış, ideolojik peşin hükümlerle karar veren siyasî ve lâyüsel bir merci hâline gelmiştir.
AYM’nin, en hafif tâbiriyle bu ‘yargısal aktivizmi’, bizzat darbeciler tarafından dahi yetki gaspı olarak görüldüğü için, 1971’deki Anayasa tâdilinde ve 1982 Anayasası’nda Anayasa değişikliğinin esastan denetimi yasaklanmış, şekil denetimi ise sınırlandırılmıştır.
***
Türkiye’de jüristokrasi ve despotik rejim yerine millet iradesinin geçerli olduğu demokratik bir rejimi oturtmak istiyorsak, önce bu AYM’yi her bakımdan değiştirmemiz şarttır. Yoksa despotizmin bekçiliğini yapan, gelişmeye ve hürriyetçi demokrasiye kapalı bu AYM ile jüristokrasinin tahakkümünden kurtulmak mümkün değildir. hasan celal güzel

Devamını BURADAN okuyun...>>>



Snap Shots

Get Free Shots from Snap.com
 
^

Powered by BloggerAK Medya Haber Yorum Analiz by UsuárioCompulsivo
original Washed Denim by Darren Delaye
Creative Commons License