22.1.09

ETÖ 11. DALGAYI ANLAYALIM

İşte ETÖ 11. dalganın şifreleri
Bu sabah başlatılan 11. dalga ETÖ operasyonunun kodları çözülmeye başladı.

Bugünkü operasyonların 2 sebepten başlatıldığı ortaya çıktı. İlki ETÖ'nün suikast timlerine darbe vurmak, diğeri ise ETÖ'nün mali kaynaklarını kurutmak. Operasyonlar kapsamında aralarında polis ve asker çok sayıda muvazzafın olduğu 2 suikast timi çökertildi.Örgüte maddi destek sağladığı iddiasıyla ise serveti dudak uçuklatan Türk Metal Sendikası başkanı Mustafa Özbek gözaltına alındı.

11. dalga operasyonun dayanak noktası 10. dalga ETÖ operasyonunda yakalanarak tutuklanan eski Özel Harekat daire Başkanı İbrahim Şahin'in evinde ele geçen ajanda ve şifreli bilgisayar kayıtları oldu. Polis, Savcı Öz'ün talimatıyla yaptığı detaylı inceleme sonunda şifreleri çözdü.

Buna göre İbrahim Şahin, Türkiye'de kaos çıkartmak amacıyla kurulan suikast timlerinin başındaki isimdi. Bu bilgi doğrultusunda çalışmalarını yürüten ETÖ savcıları teknik takiple elde edilen bilgileri de birleştirerek bu timleri ve timlerin hedefindeki isimleri tespit etti.Bu sabah kamuoyunun 11.dalga ETÖ opresayonu olarak adlandırdığı operasyon birçok ilde eşzamanlı olarak başlatıldı.Bu operasyonlar kapsamında Elazığ Emniyet Müdürlüğü Özel Harekat Şube Müdürü Ayhan Atabek gözaltına alındı. Gelen ilk bilgiye göre Atabek'in biri emniyet amiri 8 polisten oluşan suikast timinin başındaki kişi olduğu iddia ediliyor.Bu suikast timinin hedefindeki kişinin ise Sivas Ermeni cemaati lideri olduğu öğrenildi.


Diğer bir suikast timi ise, muvazzaf bir yüzbaşının liderliğini yaptığı ve bir üsteğmen, 2 teğmen ve 6 astsubaydan oluşan timdi. Bu timin elemanları ise İstanbul'da gözaltına alındı.

Alınan bilgiye göre, bu suikast timin hedefindeki kişi ise İstanbul Ermeni Patriği Mesrop Mutafyan'dı.

SAMANYOLUHABER



22.Ocak.2009

Devamını BURADAN okuyun...>>>

GİZLİ TANIĞA AÇIK KURŞUN

Gizli Tanığa Mermi Yağdı

Ergenekon davasının Tanık Koruma Programı'na alınmayan gizli tanığına mermi yağdırıldı...

GİZLİ TANIĞA MERMİ YAĞDI

Ergenekon davasının Tanık Koruma Programı’na alınmayan gizli tanığı Aksaray’da bir minibüsten açılan ateşle öldürülmek istendi.

MİNİBÜSTEN ÜÇ EL ATEŞ

Yapılan saldırıyı Taraf’la paylaşan gizli tanık Aksaray-Ankara yolunda farları sönük bir minibüsten üç el ateş açıldığını, çok yakınından geçen mermilerin isabet etmediğini anlattı.

TANIĞA KORUMA VERİLMEMİŞ

Gizli tanık, kimliğinin ortaya çıkmaması için saldırıyı polis veya jandarma anlatmadığını, pazartesi günü İstanbul’a gelerek Ergenekon savcılarıyla görüşmek istediğini söyledi.

SALDIRI AMATÖR İŞİ OLMALI

Savcılara ulaşamayan gizli tanık, saldırının amatörce olduğunu, Veli Küçük’ün çevresinden kuşkulandığını söyledi: Tanıklıktan vazgeçmeyeceğim ama yurt dışına gidebilirim.VELİ KÜÇÜK’ÜN KARDEŞLERİ PEŞİMDE

Ergenekon davasının Tanık Koruma Programı’na alınmayan gizli tanığı, kirli ilişkilerini deşifre ettiği Ergenekon’un kendisini öldürmek istediğini iddia etti.

“sanırım bana ateş açanlar profesyonel değildi. JİTEM’ci olduklarını sanmıyorum. JİTEM’ci olsalar beni durdurup kimliğimden emin olduktan sonra ıssız bir yere götürüp ne yapacaklarsa orada yaparlardı.

Saldırganların, Veli Küçük’ün yer altı dünyasındaki ‘kardeşleri’ olduğunu düşünüyorum.”

(Taraf)

Devamını BURADAN okuyun...>>>

ERGENEKON'A 11. DALGA VURDU

Ergenekonda yeni dalga

Ergenekon Operasyonu'nda bu sefer "finans ve medya" merkezine baskın yapıldı. Milyar dolarlık birikimi yöneten Mustafa Özbek'in iki kalesine baskın yapıldı.
Ankara, İstanbul, Antalya, Elazığ, Iğdır, Şanlıurfa, Şırnak, Maraş, Hakkari, Tokat, Hatay, Siirt, Bursa illerinde Ergenekon Operasyonun 11. dalgası başladı.

Ergenekon soruşturmasının 11. dalgası bu sabahtan itibaren başladı. Güvenlik Kuvvetlerinin, Cumhuriyet Savcısı Zekeriya Öz'ün talimatıyla harekete geçti..

Ergenekon soruşturmasında sıcak gelişme. Operasyon Türk Metal İş Sendikası Başkanı Mustafa Özbek'e sıçradı.

Polisler bu sabah erken saatlerde Avrasya televizyonu ve Metal-İş sendikasında arama yapmaya başladı. Mustafa Özbek'in evinin de arandığı öğrenildi.

Metal-İş sendikası başkanı Özbek'in, yönettiği milyar dolarlık Metal-İş fonuyla, Ergenekon'u finanse ettiği, Avrasya televizyonuyla da örgütün medya ayağını yürüttüğü iddia ediliyordu.

POLİS VE ASKERLER GÖZALTINDA

Operasyon kapsamında bazı Subay ve Emniyet mensuplarının da gözaltına alındığı bildiriliyor.

SUİKAST TİMİ ALINDI

Ergenekon'un 10. dalgasında gözaltına alınan İbrahim Şahin'le bağlantılı iki suikast timi gözaltına alındı.

VERSO'YA DA OPERASYON

11. dalga kapsamında Verso Araştırma Şirketi'nin sahibi Erhan Göksel de gözaltına alındı

Şuana kadar gözaltına alınanlar arasında şu isimler geldi: Ünal İnanç, Süleyman Erdinç, Mustafa Özbek, Erhan Göksel, Mecit Hazır, Muharrem Aslı Yüce, Pevrul Kavrak...

ŞİRİNOĞLU ARAŞTIRMA MERKEZİ'NDE ARAMA

''Ergenekon'' soruşturması kapsamında, Şirinoğlu Sosyal ve Stratejik Araştırmalar Merkezi'nde arama başlatıldı.

Batıkent'teki merkeze gelen Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi polislerinin, sabah saatlerinde arama çalışmalarına başladığı öğrenildi.Ergenekon Operasyonu'nun son dalgasının 13 ile yayıldığı ortaya çıktı. Toplam 26 kişinin gözaltında olduğu bildiriliyor. Çok sayıda muvazzaf gözaltında...

Ankara, İstanbul, Antalya, Elazığ, Iğdır, Şanlıurfa, Şırnak, Maraş, Hakkari, Tokat, Hatay, Siirt, Bursa illerinde süren operasyonlarda 26'den fazla kişi gözaltına alındı.

Bu arada Ankara'da Türkmen Cephesi yetkilisi Savaş Avcı'nın da gözaltına alınanlar arasında olduğu bildiriliyor.

Türk Metal Sendikası binası, Başkanı Mustafa Özbek'in Beysukent'teki evinde ve Sendika'ya bağlı Büyük Anadolu Oteli'nde de polis arama yapıyor.
Gözaltına alınanlar arasında Sendikacılar, Subaylar, Polisler var...

Ankara:

Soruşturmayı yürüten savcıların istemi ve mahkeme kararı doğrultusunda Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri tarafından gözaltına alınanların Türk Metal Sendikası Genel Başkanı Mustafa Özbek ve araştırmacı Erhan Göksel ile Türk Metal Sendikası Genel Başkan Yardımcıları Mecit Hazır ve Pevrul Kavlak, Türk Metal Sendikası Genel Sekreteri Muharrem Aslıyüce ve Süleyman Erdinç olduğu kaydedildi.


Kahramanmaraş:

Alınan bilgiye göre, soruşturma kapsamında Kahramanmaraş Emniyet Müdürlüğü Özel Harekat Şubesi'nde görevli üç polis memuru gözaltına alındı.

Şırnak:

Şırnak'ta bir üsteğmen gözaltına alındı. Üsteğmen'in İznik'teki evinde de arama yapılıyor

Tokat:

Tokat'ta düzenlenen operasyonda bir özel harekat polisinin gözaltına alındığı öğrenildi.

Antalya:

Ergenekon soruşturması kapsamında Antalya'dan bir emniyet amiri ile bir polis memurunun ifadesine başvurulmak üzere İstanbul'a götürüldüğü bildirildi.

Isparta

''Ergenekon'' soruşturması kapsamında, Isparta'nın bir ilçesinde görev yapan bir subayın arandığı bildirildi.

Emniyet Müdürlüğü yetkilileri, soruşturma kapsamında Isparta'daki çalışmanın, bir subayın ifadesine başvurulmak üzere gözaltına alınması yönünde olduğu, ancak şu ana kadar subaya ulaşılamadığını kaydettiler.

Yetkililer, subayın, Isparta'ya bağlı bir ilçede görev yaptığını açıkladılar.

Bu arada, soruşturma kapsamında Isparta ili dahilinde bir kazı yapıldığına ilişkin Emniyet Müdürlüğünde bir bilgi bulunmadığı bildirildi. aktifhaber.com

Devamını BURADAN okuyun...>>>

20.1.09

ODTÜ'DE JİTEMCİYİ ÖĞRENCİLER YAKALADI

JİTEM'ci ODTÜ'de kendini ele verdi

ODTÜ öğrencileri Merkez cafeterya'da, cep telefonuyla kendi fotoğraflarını çeken bir kişiyi yakaladı.

Sözkonusu kişinin öğrenci değil, sivil giyimli asker olduğu tespit edilince yaşanan arbede, Rektörlük Genel Sekreter Vekili Tanju Mehmetoğlu'nun devreye girmesi üzerine sona erdi. Yakalanan kişinin üzerinde ATO üyesi Şehmus Çelik ve Uzman Çavuş Suat Yılmaz adına düzenlenmiş askeri bir belge çıkarken, tutulan tutanağa kendisinin "istihbaratçı" olduğunun düşünüldüğü notu düşüldü.

ODTÜ Merkez Cafaterya'da öğlen saatlerinde M.B ve Z.S adlı öğrenciler, okuldan bir hocanın 'uyarısıyla' bir kişinin cep telefonuyla, fotoğraflarını çektiğini gördü. İki öğrenci, fotoğraflarını çeken kişinin yanına giderek 'neden fotoğlarını çektiğini' sordu.

ATO KİMLİĞİ ÇIKTI

Üzerinde "Ankara Ticaret Odası üyesi Şehmus Çelik" adına düzenlenmiş bir kimlik çıkan kişi, öğrencilere fotoğraflarını çekmediğini iddia etti. Öğrencilerin ısrarlı soruları üzerine yemekhane görevlisi olduğunu öne süren kişi, öğrenciler tarafından yemekhaneye götürüldü ve yemekhane personeliyle yüzleştirdi. Ancak yemekhane personeli bu kişinin kendi birimlerinde çalışmadığını söyledi. Bu sırada öğrenciler toplanmaya başladı.ÖĞRENCİYE TEHDİT

Esrarengiz kişinin telefonuna el koyan öğrenciler kendilerine ait fotoğrafları da telefon hafızasında gördüler. Rehberinde çok sayıda askeri personel numarası bulunan telefona kısa süre sonra 'öğrenciler gazete standı açtı gidecek misin?' içerikli bir mesaj geldi. Bu sırada çıkan arbade üzerine Genel Sekreterivekili Mehmetoğlu olay yerine geldi ve bir tutanakla bu kişiyi yetkililere teslim ettik" dedi. M.B adlı öğrenci, söz konusu kişinin kendisini "Ne yaptığını sanıyorsun hayatına mal olacak" diyerek tehdit ettiğini öne sürdü.

İSTİHBARATÇI OLABİLİR

Bazı öğrecinlerin imzası ve Genel Sekreter vekili Mehmetoğlu'nun imzasını taşıyan tutanakta "19 Ocak 2009 tarihinde kafeteryada fotoğraf çekilirken tespit edilen ve öğrenci olmadığı tahmin edilen bir kişinin ve arkadaşının kimliği sorulması ve gösterilmesi üzerine kafeterya şefliğine yönlendirilmiş, kişinin üzerinde Şehmuz Çelik adına ATO tarafından düzenlemiş kimlik bulunmuştur. Kişinin istihbarat için çalıştığı düşünülmektedir. İş bu tutanak tutulmuştur" denildi.

Öğrenciler, yaptıkları arama sırasında, Ankara İl Jandarma Komutanlığına ait "Tekerlikli Araç Günlük ve Koruyucu Bakım Formu"nu şüphelinin üzerinde buldu. Jandarma Üsteğmen Serkan Karakoç'un imzsasını taşıyan formda personelin adının Uzman Çavuş Suat Yılmaz olduğu anlaşıldı.

ÖĞRENCİLERDEN PROTESTO

Gelişmeler üzerine Ankara İl Jandarma Alay Komutanlığı'na bağlı çok sayıda jandarma geldi. Öğrenciler 'ODTÜ bizimdir bizimle özgürleşecek', 'Katil jandarma üniversiteden defol', 'Kahrolsun MİT, Jitem, kontrgerilla' sloganları attı.

İLK DEĞİL

Öğrenciler yaptıkları basın açıklamasının ardından kampüs içinde bulunan Jandarma Karakoluna yürüdü. Karakol, çevresinde yoğun güvenlik önlemi alan Jandarma yetkilileri sadece üç öğrencinin karakol komutanıyla görüşmesine izin verdi. Gazi olaylarının yaşandığı 16 Mart 1995'ten bir gün sonra da ODTÜ'de bir JİTEM mensubu takip ettiği öğrenciler tarafından yakalanmış, çok sayıda öğrenci olayı protesto etmişti.

RADİKAL


20.Ocak.2009

Devamını BURADAN okuyun...>>>

KONTRGERİLLA, SUSURLUK, SARIKIZ, AYIŞIĞI VE ERGENEKON NOTLARI

Demokrasi ve hukuku katleden bir süreç...
Kontrgerilla, Susurluk, Sarıkız, Ayışığı ve Ergenekon notları (1)


Can Dündar geçen gün köşesinde bir zamanlar Bülent Ecevit’ten dinlediği bir kontrgerilla anısına yer verdi.
Ecevit, 1970’lerdeki Başbakanlığı döneminde ‘kontrgerilla’dan, resmi deyişle Özel Harp Dairesi’nden tesadüfen haberdar olur ve brifing ister. Brifingi o zaman Özel Harp Dairesi Başkanı Kemal Yamak Paşa verir.
Ve Ecevit’e anlatılır ki:
“Özel Harp Dairesi, bir yabancı işgalinde istilacılara karşı gerilla yöntemleri ve yeraltı etkinliğiyle mücadele etmek için kurulmuştu. Adları gizli tutulan bazı ‘vatansever gönüllüler’ bu örgütün sivil uzantısı olarak çalışmak üzere ömür boyu görevlendirilmişlerdi. Gerektiğinde bunları kullanması için de Türkiye’nin bazı yerlerinde gizli silah depoları oluşturulmuştu.”
Ecevit duyduklarından dehşete düşer.
Daha sonra da, bu kontrgerilla brifinginde sözü edilen ‘vatansever gönüllüler’den birinin bir Doğu ilçesindeki MHP İlçe Başkanı olduğunu öğrenir Ecevit. Bundan sonra da her kanlı olayda ‘kontrgerilla’ parmağından kuşkulanır. Ancak örgütü açığa çıkaramadan Başbakanlığa veda eder.(Milliyet, 10 Ocak 09, s.13)
Ecevit’in yerine kim gelir?
Süleyman Demirel.
Türkiye’nin kanlı bir cepheleşme tuzağına düşürüldüğü, siyasal cinayetler, suikastlar, 1 Mayıs, Çorum ve Kahramanmaraş gibi korkunç katliamlarla 12 Eylül darbesine doğru çekildiği 1970’lerin Başbakan Demirel’i... “Bana milliyetçiler adam öldürüyor dedirtemezsiniz!” diyen Adalet Partisi’nin lideri...
Bu gazetenin Genel Yayın Yönetmeni ve Başyazarı, büyük gazeteci Abdi İpekçi de bu kanlı süreçte siyasi cinayete kurban gitmiş, ‘ülkücü’ Mehmet Ali Ağca sahneye çıkmıştı.
Yine Can Dündar’ın yazısından:
“1970’lerin en kanlı olaylarına imza atan ülkücülerin çoğu Nevşehir’den çıkmaydı. Abdullah Çatlı Nevşehir doğumluydu. Mehmet Ali Ağca cezaevinden çıktıktan sonra Nevşehir’e götürülmüştü.
İpekçi cinayetinde adı geçen 5 ülkücüden 4’ünün sahte pasaportlarında Nevşehir emniyetinin damgası vardı.
Papa suikastından sonra bu pasaportların sırrı merak edilmiş, Emniyet’e gidilince o birimde bir yangın çıktığı, kayıtların yok olduğu ortaya çıkmıştı. Kim vardı o dönem Nevşehir Emniyet Müdürlüğü’nde?
İbrahim Şahin!”
Şimdi çekin çizgiyi bugüne...
Düşünün.
Darbe ortamı oluşturmanın anlamı üzerinde biraz kafa yorun.
Abdi İpekçi’ler öldürülerek, Çorum’da, Kahramanmaraş’ta katliamlar yapılarak, Bahçelievler gibi tüyler ürpertici cinayetler işlenerek, Türkiye cepheleştirilerek 12 Eylül darbesine ortam hazırlanmıştı.
Bugün de yapılmak istenen buydu.
Ergenekon’a bu pencereden bakın.
Ve bu günlerde toprak altından çıkan suikast silahlarına, bombalara, patlayıcılara dudak bükmeyin lütfen.
Bunlar eğer toprak altından gün ışığına çıkarılmasaydı, kim bilir bu ülkede Danıştay baskınına benzer daha hangi cinayetler işlenecek, daha kaç kişi öldürülecek ve sağa sola atılacak bombalarla Türkiye yeni bir darbe ortamına nasıl sürüklenecekti diye de düşünün bir an...
Tekrar geçmişe dönelim.
Ecevit, 1970’lerin Başbakanlık dönemindeki kontrgerilla brifinginde duyduklarından dehşete kapılır. Toprak altına gömülü silahların siyasi cinayetlerde kullanıldığı kuşkusuna düşer çünkü...
Ama bir şey yapamaz.
Kontrgerilla konusunda hukuk dışılığı önleyecek bir yapıyı kuramadan Başbakanlığa veda eder Ecevit.
Yerine gelen Demirel ise kendi başbakanlık yıllarında oluşturulan ‘darbe ortamı‘ndan yakınmaya ancak 12 Eylül’de devrildikten sonra başlar.
Bu konuda askeri de suçlar!
Önce kapalı kapılar arkasında, “Sıkıyönetim dahil her türlü yetkileri vardı ama durdurmadılar terör ve anarşiyi” demeye başlar. “12 Eylül sabahı birden her şey durdu, anarşi bitiverdi, neden?..” diye sorar.
Amerika’yı da suçlar.
Demirel’in, ‘Tank Sesiyle Uyanmak’ ve ‘Demokrasi Korkusu’ isimli kitaplarımda bolca yer alan bu yakınma ve eleştirilerinde elbet gerçek payı vardı.
Ancak, Soğuk Savaş koşullarının siyasetteki acımasızlığını Demirel’in daha 12 Mart’tan bilmesi ve 1960’lar tecrübesinden ders çıkarmış olması gerekiyordu.
O yıllarda da ‘asker’in emeklisi, muvazzafı, ‘sivil’in hukukçusu, profesörü, işadamı, yazarı, gazetecisi ele ele vermiş, gençliğin de heyecanını istismar ederek, sağa sola bomba attırarak Türkiye’de ‘darbe ortamı’ oluşturmaya çalışıyordu.
12 Mart darbesi böyle geldi.
Demirel 1971’de böyle düşürüldü.
Ama on yıl sonra bu kez 12 Eylül’de bir darbe daha yedi Demirel.
Neden ders çıkarmadı?
Çıkarması gereken dersler neydi?
Hem Ecevit, hem Demirel daha sonraki yıllarda da Başbakanlık koltuğuna yine oturdular. Oturdular da ne oldu?
Geçmişin dersleri ışığında Türkiye’yi ‘darbe ortamları‘na sürükleyen zihniyet ve yapıyı elele verip demokrasi ve hukuk yolunda değiştirdiler mi? Hayır.
Peki neden değiştirmediler?..
Ya da değiştiremediler?
Yarın ikinci yazı... 14,01,2009Demokrasi ve hukuku katleden süreç...
Kontrgerilla, Susurluk, Sarıkız, Ayışığı ve Ergenekon notları(2)

Demirel ve Ecevit’le noktalanmıştı dünkü yazım. 12 Mart(1971) ve 12 Eylül’de(1980) iki kez askeri darbe yemiş Demirel’le Ecevit’in, daha sonraki başbakanlık dönemlerinde siyasal rejimi demokrasi rayına neden oturtamadıklarını sormuştum.
Ecevit, 1970’lerdeki ilk başbakanlık döneminde askerin içinde örgütlü ‘kontrgerilla‘dan duyduğu rahatsızlık ve kuşkulara rağmen bir şey yapamamıştı.
Demirel, 12 Mart’tan sonra bir defa da 12 Eylül öncesinde, Türkiye’nin kanlı bir ‘darbe ortamı‘na sürüklenişini eli kolu bağlı seyretmiş, ancak darbe sonrası ayılmaya ve askeri eleştirmeye başlamıştı.
Hem Demirel hem Ecevit özellikle ‘siyasal yasaklı’ oldukları 1980’lerde askerin ‘seçilmiş siyasi otorite‘ye tabi olmasının önemi üstünde durmuşlardı.
Arada bir, “Rejimi kurtarıcılardan kurtarmak lazım!” diye demeçler de vermişler ama daha çok kapalı kapılar arkasında yakınmakla yetinip, herhangi bir siyasal eylem planı geliştirmemişlerdi.
Neden?
Birbirlerine hiç güvenmediler.
Adeta siyah ve beyazdılar.
Hayata bakışları çok farklıydı.
Demirel’le Ecevit, ortak bir ‘demokrasi platformu‘nda buluşup bu ülkenin ‘kontrgerillası‘nı, ‘derin devleti‘ni hukukla bağlayarak, askerini ‘seçilmiş hükümet‘e tabi kılacak bir demokrasi kültürü ya da derinliğine de sahip değildiler.
Bu açıdan, Demirel’in kendisini deviren 12 Mart askeri darbesinin idamlarına Mecliste yeşil ışık yakması ibret vericidir.
Kısacası:
Yıllar geçti, Türkiye’yi birinci sınıf demokrasi yapma yolundaki vaatleri lafta kaldı Demirel’le Ecevit’in.
Türkiye eğer bugüne kadar birinci sınıf demokrasi olabilseydi, bu ülkede biz hâlâ siyasal cinayet ve suikastlerden, faili meçhullerden, asker içinde darbe tertiplerinden, gizli cephaneliklerden, darbe ortamlarından söz etmiyor olurduk.
* * *
Yalnız Demirel’le Ecevit mi?..
Elbette değil.
Önceki akşam NTV’de Can Dündar’ın programında Mesut Yılmaz’ı izliyorum.
Susurluk’u anlatıyor.
Gayet iyi özetliyor:
“Terörle mücadelede hukuk bizde bir yana bırakıldı. 12 Eylül döneminde ASALA’ya karşı Emniyet’te kırk elli kişilik bir takım oluşturulmuştu. Onlar görevlerini yaptılar. Sonra PKK terörü başladı. Önce doğru teşhis konulamadı olaya... Tansu Çiller’in Başbakanlığı döneminde, ASALA’ya karşı kurulmuş olan grup 1993-94 yıllarında yeniden örgütlendi, Özel Harekat Dairesi adıyla... Hukuk dışına taşıldı burada. Faili meçhuller yaşandı. Hukuksuzluğa göz yumdu bazı devlet kurumları...”
Hangi devlet kurumları?
Bakışları sabitleniyor Yılmaz’ın. Yüz hatlarına o belli belirsiz bir gülümseme gelip oturuyor. Hangi devlet kurumları? Polis mi, jandarma mı, asker mi, MİT mi, devletin hangi kurumu hukuksuzluğa göz yumuyor?
Asker, JİTEM’i kabul etti mi? MİT yeterli bilgi verdi mi? Genelkurmay, asker kişilere dönük suç duyurularını karşılıksız mı bıraktı? Yılmaz bu konularda üstü örtülü bir havada...
Çiller’i eleştiriyor daha çok:
“Zamanın Çiller hükümeti de faili meçhul cinayetlerin üzerine gitmedi. İşte Susurluk böyle doğdu.”
Yılmaz, Çiller’den sonraki kendisinin bir buçuk yıllık başbakanlık dönemini anlatırken şöyle diyor:
“Başbakan olduktan sonra Başbakanlık Teftiş Kurulu’nu harekete geçirdim. Susurluk Raporu böyle ortaya çıktı. Yargı mekanizması harekete geçti. Faili meçhuller de birden bire durdu.”
Faili meçhul cinayet bir süre için durmuş olabilir.
Ama Susurluk aydınlandı mı?
Hayır, karanlıkta kaldı.
Karanlıkta kaldığı içindir ki, bugün Ergenekon yaşanıyor. Karanlıkta kaldığı içindir ki, bu ülkede siyasi cinayetlerin, suikastların, darbe tertiplerinin sonu alınamıyor.
Yılmaz keşke başbakanlığı döneminde, kendi deyişiyle ‘hukuksuzluğa göz yuman devlet kurumları‘ndan da hesap sorabilseydi.
Yılmaz, hesabı sadece Çiller’e kesmek yerine, keşke o devlet kurumlarının kendi içlerinde ‘temizlik’ yapmalarını sağlayacak siyasal kararlılığı da gösterebilse, TBMM’nin kendi hukukuna sahip çıkması için siyasal inisyatifler geliştirseydi.
Bunlar olamadığı içindir ki, Yılmaz da o tarihlerde, 28 Şubat’ta kendi siyasal hesapları için askerle uzlaştığı içindir ki, bu ülkede ‘asker sorunu’ bir türlü çözülemiyor, siyasal rejim bir türlü sivilleşemiyor, demokratikleşemiyor.
* * *
Programda izliyorum Mesut Yılmaz’ı. Aradan 12-13 yıl geçmiş, daha hâlâ “Hukuksuzluğa hangi devlet kurumu göz yumdu, faili meçhulleri hangi devlet kurumu görmezlikten geldi?” sorularına damardan girip pat diye yanıt vermiyor.
Geçiştiriyor bu konuyu.
Neden?..
Yine bakıyorum Yılmaz’a, Susurluk’u gayet iyi anlatıyor ama Ergenekon’a gelince fren yapıyor.
Neden?..
‘Eskiler’ hep böyledir.
Bu ülkede ‘asker sorunu’ nedir bal gibi bilirler, ama bu sorunu parmaklarının ucuyla bile tutmaktan kaçınırlar.
Bunun yerine Demirel’le Ecevit, Demirel’le Özal, Çiller’le Yılmaz örneklerinde olduğu gibi kendi kendileriyle didişmeyi, kavgayı tercih ederler ve bunu demokrasi zannederler.
Susurluk’u bilirler ama sonuna kadar gitmezler. Ergenekon’u bilirler ama fren koyarlar, ‘siyaset yapma ayağı’na...
Aklıma takılıyor soru:
Devletin tepelerindeki ‘sivil-asker uzlaşmaları‘yla veya ‘teslimiyetçilik’le, Ergenekon’da da perde tıpkı Susurluk’ta olduğu gibi kapanacak mı?
Yarın üçüncü yazı... 15,01,2009

Demokrasi ve hukuku katleden süreç...
Kontrgerilla, Susurluk, Sarıkız, Ayışığı ve Ergenekon notları(3)

Mesut Yılmaz vardı dünkü yazımda. PKK ve teröre karşı mücadelede hukukun çiğnendiğini, Susurluk’un böyle doğduğunu gayet iyi anlattı NTV’de.
Bağımsız Rize milletvekili Yılmaz, 1990’larda yaşanan faili meçhul cinayetleri ve karanlık olayları araştıran bir de rapor hazırlatmıştı Başbakanlığı döneminde, 1997 yılında.
Raporun adı Susurluk’tur.
Ergenekon’un önde gelen sanıklarından Veli Küçük Paşa da vardır Susurluk raporunda.
75 ve 76. sayfalar şöyledir:
“İtirafçılardan ve haraç paylaşımındaki silahlı eylemden mahkum İbrahim BABAT‘ın ifadesinin bir bölümü örnek ve ibretle okunmaya değer bir belge olarak, yorumsuz aşağıda sunulmaktadır:
‘1990 yılında JİTEM’de bazı köklü değişiklikler oldu. Asayiş Bölge Komutanlığına Hikmet KÖKSAL Paşa getirilmişti, gruplar oluşturulmuştu. JİTEM’in başına da Veli KÜÇÜK Paşa getirilmişti(o zaman albaydı).
1990 yılında yakalanıp serbest bırakılan bazı itirafçılar asker kimliğiyle JİTEM grup komutanlığına alınmışlardı. Bütün asker itirafçılarının bir araya toplanılması düşünülüyordu. JİTEM’de bu itirafçıların sevk ve idareleri için bana görev çağrısı yapıldı.
Diyarbakır’a gittim.
Bu arada JİTEM çatısı altında illegal bir oluşuma gidildi. Diyarbakır ve çevresinde PKK ile ilişkili olduğundan şüphelendiğimiz hemen herkesi infaz etme yetkimiz vardı.
Bu insanları bir şekilde öldürmeyi bir yöntem olarak benimsemiştik. Bizden istenen buydu, bu tarzda talimat alıyorduk.”
Uzun lafın kısası:
Susurluk budur.
Yılmaz’ın Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olarak 1990’ların sonuna doğru saptadığı ve rapora bağladığı ‘hukuk dışılık’ budur, devletin hukuku hiçe sayması budur.
Babat’ın ifadesi devam ediyor:
“Antalya’da örgüt(PKK) tarafından öldürülen Numan kod(Selahattin Görgülü) adındaki kişi bizim grubumuzun istihbaratçısıydı. Örgütle ilişkilidir tarzında bize gösterdiği kişilerin hepsini değişik dönem ve zamanlarda infaz ettik.
Bismil’de benzinci Talat... Diyarbakır-Bismil kavşağında bir vatandaşı aynı gerekçelerle infaz ettik. Batman’da iki kişiyi, birini evinden, diğerini evin önünden alarak Batman-Silvan arasında infaz ettik. Yine Hazro’da bir vatandaş infaz edildi.
Bu çalışmalar beş ay sürdü. Yine o dönemde Selahattin Görgülü’nün verdiği istihbarat doğrultusunda bir şahıs Celil kod Aytekin ÖZEL binbaşıyla Abdülkadir AYGAN birlikte gidip infaz ettiler.”
Susurluk raporunda diyor ki Babat:
“PKK ile ilişkili olduğundan şüphelendiğimiz hemen herkesi infaz etme yetkimiz vardı. Bu tarzda talimat alıyorduk.”
Kim veriyordu talimatları?
Nereden geliyordu talimatlar?
JİTEM...
Uzun adı, Jandarma İstihbarat Gruplar Komutanlığı... Ve bunu kendisinin kurduğunu söyleyen Veli Küçük Paşa’nın rolü neydi?..
Raporun 8. sayfasından:
“Susurluk olayının başlangıcı belki de zamanın Başbakanı Çiller’in bir cümlesinde gizlidir. ‘PKK’ya yardım eden işadamlarının listesi elimizde’ diyordu. Sonra da infazlar başladı...”
Raporda geçen bir başka konu:
“İnfaz grupları...”
Bir başka deyişle, ‘faili meçhulleri’ işleyen cinayet çeteleri...
Raporun 31. sayfasından:
“İnfaz grubu ibaresi kanaatimizce birçok olayın düğüm noktasıdır. ‘İnfaz grubu’na kim emir verebilir? Böyle bir grubu kimler kurabilir? Devlette bu yetki olacaksa sistem nasıl işleyecektir? Ve hangi amaçla bu sistem çalıştırılacaktır?
Şu husus bilinmektedir:
OHAL bölgesinde bu karar mercii, Başçavuşlara, Komiser yardımcılarına, çok daha önemlisi, bu yetki dünkü terörist, yarınki potansiyel suçlu itirafçılara kadar inmiştir. 1996 yılında Kolordu Komutanı’nın her türlü düzensizliğe son vermek için harekete geçmesi, bu adam öldürmedeki keyfiliği de bir noktaya kadar önlemiştir.”
Adam öldürmedeki keyfilik...
Susurluk raporu böyle diyor.
73. sayfadan:
“Devlet, Behçet Cantürk’le başedememiştir. Yasal yollar yetmemiş, neticede, Özgür Gündem gazetesi plastik patlayıcılarla havaya uçurulmuş, Cantürk’ün devlete biat etmesi beklenirken, adı geçenin yeni bir tesis kurmak üzere harekete geçmesi üzerine, Türk Emniyet Teşkilatı tarafından öldürülmesi kararlaştırılmış ve karar infaz edilmiştir. Böylece 100 kişiye yakın olduğu tespit edilen ve zamanın Başbakan’ının ifade ettiği ‘PKK finansörü işadamlarının elde olan listesi’nden bir kişi eksilmiştir.”
Bir kez daha:
İşte Susurluk budur.
Başbakanlığı döneminde Susurluk Raporu’nu hazırlatan Mesut Yılmaz’ın “Devlet hukuk dışına çıkmıştır’ dediği olay budur.
Susurluk’ta JİTEM vardır.
Hesabı görülmemiştir.
Veli Küçük Paşa vardır.
Susurluk hesabını vermemiştir.
Ve JİTEM deyince, Ergenekon sanığı olarak dün Ankara’da yakalanan emekli Tuğgeneral Levent Ersöz vardır, Şırnak ve çevresinde korkuyla anılan...
Susurluk hesabını vermemiştir.
Susurluk’ta İbrahim Şahin vardır.
Affa uğramıştır.
Bugün her üçü de Ergenekon sanıkları arasında yer alıyorlar. Darbe tertiplerinde isimleri geçiyor.
Susurluk karartılmıştı.
Ergenekon’un akıbeti ne olacak?
Yılmaz’ın deyişiyle Susurluk’ta hukuk dışına çıkan ‘devlet kurumları’ bunun hesabını yargı önünde vermemişlerdi.
Ergenekon’da ne olacak?
Veya şöyle sorulabilir:
En nihayet bütün bu olayların dibinde yatan ‘asker sorunu‘nu görebilecek miyiz, yoksa körün fili tarif etmesi gibi davranmaya devam mı edeceğiz?
Dördüncü yazı yarın.

16,01,2009

Demokrasi ve hukuku katleden süreç...
Kontrgerilla, Susurluk, Sarıkız, Ayışığı ve Ergenekon notları(4)

Ergenekon sanığı olarak yakalandı emekli Tuğgeneral Levent Ersöz... Ergenekon’da kilit isimlerden biri...
Susurluk’ta da vardı.
1995 ve 1996’da Şırnak Jandarma Alay Komutanı olarak görev yaptığı dönemdeki Silopi Kayıpları Davası’nda da geçer adı. Sarı Levent lakabıyla yörede korku salan bir asker olarak bilinir.
Levent Ersöz Paşa adı 2003 ve 2004 yıllarındaki darbe tertiplerinde de vardır.
Üstelik rolü önemlidir.
Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı emekli Oramiral Özden Örnek’in günlüklerinde anlatılan Sarıkız ve Ayışığı isimli darbe planlarının hazırlanmasına çok emek verdiği söylenir.
Levent Ersöz Paşa, 2002-2004 arasında, Jandarma Genel Komutanlığı’nda İstihbarat Başkanlığı yaptı. O yıllardaki komutanı emekli Orgeneral Şener Eruygur da halen onun gibi bir Ergenekon sanığı...
Sarıkız gerçekleşmedi.
Ayışığı ile yola devam edilmek istendi.
Belki de böylece Ergenekon’a gelindi.
Ya da yollar bir yerde kesişti.
Türkiye’yi karıştırmak, istikrarsızlaştırmak ve bir darbe ortamı oluşturmak için planlar yapıldığı, bunların bir kısmının uygulandığı anlaşılıyor.
Cumhuriyet’e atılan bombalar...
Kanlı Danıştay baskını...
Bombalar, patlayıcılar...
Yer altından çıkan cephaneler...
Ecevit’i başbakanlığı döneminde dehşete düşüren ‘Kontrgerilla’dan bugüne çekin bir çizgi.
Düşünün, yaşadığımız askeri darbeleri...
12 Mart öncesinde, 12 Eylül öncesinde ‘darbe ortamları’nın nasıl oluşturulduğunu anımsamaya çalışın.
Çekin bir çizgi daha!
Susurluk’u düşünün.
Devlet nasıl hukuk dışına çıktı, hukuku nasıl hiçe saydı 1990’lı yılların Güneydoğu’sunda sorusunun kanlı yanıtlarını, örneğin Susurluk Raporu’ndan okuyun.
Çekin bir çizgi daha!
Sarıkız’ı okuyun darbe günlüklerinden.
Ayışığı’nı öğrenmeye çalışın.
Bir çizgi daha çekin!
Şimdi Ergenekon’a gelin.
Sarıkız nedir, Ayışığı nedir biraz öğrenmeden Ergenekon’u anlamak, yerli yerine oturtmak güçtür.
Çünkü aynı zincirin halkaları gibidir bunların tümü...
Hepsinin gerekçeleri vardır.
Kontrgerilla’nınki ‘Komünizm’di.
Susurluk’unki ‘Kürtçülük’tü.
Sarıkız’ınki ‘Şeriatçılık‘tır.
Ayışığı’nın, Ergenekon’un da öyledir, Türkiye’yi ‘irtica tehlikesi’ne karşı korumaktır.
Bu ülkede demokrasinin kolu kanadı hep bu gerekçelerle kırıldı. Hukuk ve hukukun üstünlüğü hep bu gerekçelerle hiçe sayıldı. İnsan hakları hep bu gerekçelerle ihlal edildi.
Bunca yıldır Türkiye’yi birinci sınıf demokrasi olmaktan alıkoyan bunlardı.
Hukukun, özgürlüklerin, insan haklarının köküne kibrit suyu eken acılar yaşandı, gözyaşları döküldü ‘Komünizm’le, ‘bölücülük’le, ‘irtica’yla mücadele derken bu ülkede...
Kimin ‘kırmızı çizgileri’ydi bunlar?
Öncelikli yanıt:
‘Asker’in kırmızı çizgileri!
Bundan da bir çizgi çekince, Türkiye’nin ‘asker sorunu’na gelirsiniz.
Kontrgerillayı da, bugüne kadar yaşadığımız darbeleri de, 2003-2004’ün darbe tertiplerini de, yani Sarıkız’ı da, Ayışığı’nı da, son olarak Ergenekon’u da anlamak istiyorsak, bu ülkenin ‘asker sorunu’nu anlamak zorundayız.
Bakın, bugüne kadar darbelerin hesabı bu ülkede sorulmadı.
Kontrgerilla’nın hesabı sorulmadı.
Susurluk’un hesabı sorulmadı.
Sarıkız’ın hesabı sorulmuyor.
Ayışığı’nın hesabı sorulmuyor.
Ergenekon da karartılabilir.
Bu hesaplar sorulmadan, gerçekler aydınlanmadan, Türkiye’de demokratik hukuk devletinin tüm kural ve kurumlarıyla yerleşmesi hayaldir.
Bu hesapların sorulması için de bu ülkede ‘asker sorunu’nun çözülmesi şarttır.
Bu sorunu çözmek demek, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ‘devlet içinde bir devlet’ gibi, bir ‘siyasal parti’ gibi davranmasına son vermek demektir.
Bu sorunu çözmek demek, Türkiye’de sivil-asker ilişkilerini birinci sınıf demokrasilerdeki yapı ve zihniyete kavuşturmak demektir.
‘Asker sorunu’nun çözülmesi için de, bu ülkede iktidarla muhalefetin yeni, sivil bir anayasa yapmak amacıyla ortak bir demokrasi platformunda buluşmaları ve bu açıdan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin de işbirliğini sağlamaları gerekir.
Beşinci yazı yarın.
17,01,2009

Demokrasi ve hukuku katleden süreç
Kontrgerilla, Susurluk, Sarıkız, Ayışığı ve Ergenekon notları (5)

Bir soru: Ergenekon soruşturması, ilk duyumlar devlet kurumları tarafından zamanında değerlendirilip daha önce başlatılsaydı, Hrant Dink bugün aramızda olabilir miydi?
Bir soru daha:
Hrant Dink’in öldürüleceğine dair ihbarlar devlet kurumlarınca ciddiye alınsaydı ve sevgili meslektaşımız devlet tarafından gereği gibi korunsaydı, bugün aramızda olabilir miydi?
Boş sorular değil bunlar.
“Evet, Hrant Dink yaşayabilirdi” diye düşünenler var, üstelik devletin güvenlik güçlerinin içinde de...
Cinayete dair ihbarlar, ilki 2005’in Ekim ayı olarak üzere bir değil, iki değil, tam üç kez yapılıyor Trabzon emniyetine, İstanbul’a da iletiliyor.
Ama ne Hrant Dink korumaya alınıyor, ne de harekete geçiyor güvenlik güçleri...
Yine Trabzon’da Jandarma’ya cinayetten altı ay önce ilk ihbar yapılıyor. Bunun üstünü de Jandarma İl Alay Komutanı Albay Ali Öz örtüyor.
Cinayet duyumları böylece ortada kalıyor, devlet harekete geçmiyor.
Emniyet biliyor.
Jandarma biliyor.
Ama cinayet işleniyor.
Cinayetten sonra da bir süre Emniyet’te bu ihmallerin soruşturması yapılmıyor, geciktiriliyor. Jandarma’daysa sahte belgeler düzenleniyor cinayet öncesiyle ilgili olarak.
Neden?..
Avukat Fethiye Çetin’in şu sözleri düşündürücü:
“Hrant Dink cinayeti çok planlı bir cinayettir. Cinayet inanılmaz bir hazırlık sürecinden sonra işlenmiştir. Hrant Dink adım adım hedef gösterilmiştir, nefret nesnesi haline getirilmiş, yalnızlaştırılmıştır. Ondan sonra da tetikçi tarafından öldürülmüştür. Biz, bütün bu sürecin bir arada incelenmesi gerektiğini düşünüyoruz. Eğer devlet bu konuda kendini temize çıkarmak istiyorsa, bu cinayeti aydınlatmak zorundadır.”(Sabah’ta Şirin Sever’in röportajı, 11 Ocak 09)
Bir yanda Dink cinayeti...
Diğer yanda Ergenekon...
Var mı ilgisi?..
Bu soru gündemde.
Ve pek öyle yabana atılamayacak bir soru... Türkiye’de hukuk diyorsak, demokrasi diyorsak, Dink cinayetini tüm boyutlarıyla aydınlatmak zorundayız.
Bu da yetmez.
Ergenekon’u da ciddiye almak zorundayız, sonuna kadar götürmek ve karartılmasını önlemek zorundayız, eğer demokrasi ve hukuk konusunda gerçekten samimiysek...
Ergenekon’a burun kıvrılmasın, usul ile esas da karıştırılmasın. Usul ile ilgili bazı haklı eleştiriler, adil yargı açısından bazı haklı şikâyetler, ‘öz’ün dikkatlerden kaçırılmasına neden olmasın lütfen.
Bu arada, Ümit Kıvanç’ın geçen gün Taraf gazetesinde Ergenekon cephanelikleriyle ilgili yazdığı şu satırları yalnız okumakla kalmayın, aynı zamanda biraz hissetmeye çalışın:
“Zorundan başlayalım: O silahları kim, niye gömdü? Ne yapılacaktı onlarla? Haydi, ‘anlamıyoruz’cular, lütfen mâkûl bir cevap. PKK Ankara’da karakol basarsa bunlarla karşı saldırı yapılacaktı, falan deyin.
Ya da işi büyütüp, işgalci ABD ordusuna karşı gerilla savaşı örgütlenecekti gibi birşeyler..? Metal Fırtına olayı? Ha? Ben hemen cevap vereyim, zahmet olmasın:
Bizi öldüreceklerdi.
O halde şimdi ‘anlamıyorum’ diyen, bizi öldürmelerini de umursamayacaktır.
Bu kadar.
Başka soru:
O silahları Teknosa’dan mı, Carrefour’dan mı alıyorlar? Akmerkez’de var mı? Ben nadiren de olsa gidiyorum buralara, hiç gözüme ilişmiyor. Niye?
Yine girmeyin zahmete.
Buyurun:
O silahların, bombaların falan çoğu düpedüz Türkiye Cumhuriyeti ordusuna ait. Ya da bilmediğimiz birtakım resmî kurumlara. Bunlar kayıtsızsa başka rezalet, kayıtlı ve yokluğu fark edilmemişse başka rezalet.
Yarbay cephaneliğe giriyor, ‘Koçum, şuradan on iki el bombası sarsana, akşama misafir gelecek,’ diyor. (Adede takılmayın, takım olsun diye on iki.) Üçüncü bir ihtimal daha var: Bunlar birilerinin bilgisi dahilinde birilerine verilmiştir. Nasıl? Şimdi hiç anlamıyorlardır herhalde...”
İyi pazarlar!

18,01,2009

Devamını BURADAN okuyun...>>>

ERGENEKON'U KAPATTIRAN BELGE

Ergenekon'u KAPATTIRAN Belge

Tuncay Güney 2001'de Ergenekon'u deşifre etmiş ama hiçbir şey yapılmamıştı. İşte "hiçbir şey yapılmamasını" emreden o "gizli" ve "resmi" belge...

Milliyet, Tuncay Güney’in 2001’de İstanbul Emniyeti’nde verdiği ifadeden yola çıkılarak başlatılan ilk Ergenekon ön çalışmasının nasıl bitirildiğini anlatan belgeye ulaştı.

Tuncay Güney’in iddialarıyla ilgili olarak 2001’de başlatılan ilk Ergenekon “ön çalışma”sını yürüten dönemin Organize Suçlar Şube Müdürlüğü, İstihbarat Şubesi’nden yeterli bilgi gelmediği gerekçesiyle çalışmayı bitirmişti.
Bu ilk araştırmayı örtbas etmekle suçlanan dönemin Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürü Adil Serdar Saçan, Ergenekon operasyonlarının 9. dalgasında “Ergenekon terör örgütü üyesi” olduğu iddiasıyla tutuklanmıştı.
Milliyet, Güney’in 2001 yılındaki iddialarıyla ilgili olarak başlatılan çalışmayı bitiren, Savcı Muzaffer Yalçın imzalı o belgeye ulaştı. Belgeye göre, Ergenekon’un ilk (ön) soruşturması şöyle başladı:

Timur Büyükölmez isimli bir kişi, Asayiş Şube Müdürlüğü’ne başvurarak dolandırıldığı iddiasıyla Tuncay Güney ve arkadaşları hakkında şikâyette bulundu. Güney, 2 Mart 2001’de gözaltına alındı ve evinde yapılan aramalarda 4 çanta içinde dolandırıcılık iddiasıyla ilgisi olmayan evrak bulundu.

Güney’in evraklarla ilgili olarak Veli Küçük’ün liderliğindeki bir suç örgütünden bahsetmesi üzerine, konu 15 Mart’ta Organize Suçlar Şube Müdürlüğü’ne iletildi. Konuyu değerlendiren Organize Suçlar Şube Müdürlüğü, dönemin Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) Başsavcılığı’na başvurarak “projeli çalışma” için izin istedi.‘Susurluk’la bağlantılı’
Başsavcılık bu izni vererek konuyla ilgili olarak da savcı Muzaffer Yalçın’ı görevlendirdi. Başsavcı Aykut Cengiz Engin, savcı Yalçın’a gönderdiği 16 Mart 2001 tarihli görevlendirme yazısında “İddiaların Susurluk olayı ile ilgili bulunması sebebiyle evveliyatına eklenerek, kanuni gereğinin takdir ve ifası rica olunur” dedi.

Alınan “ön çalışma” izni sonucunda çalışmaya başlayan Adil Serdar Saçan’ın yönettiği Organize Suçlar Şube Müdürlüğü, DGM’nin ön çalışma izni veren yazısını ve Güney’den ele geçirilen belge ve bilgileri aynı gün İstihbarat Şube Müdürlüğü’ne gönderdi.

Saçan, soruşturmanın başlamasından 5 ay sonra, 22 Temmuz 2001’de, İstihbarat Şubesi’ne tekrar bir yazı yazarak Güney’in iddialarıyla ilgili olarak nasıl bir çalışma yaptıklarını sordu. İstihbarat Şubesi ellerinde herhangi bir bilgi ya da belgenin olmadığını, herhangi bir telefonun dinlenip kayıt altına alınmamış olduğunu bildirdi.

Yalçın: Son verilmesi uygundur
İstihbarat Şubesi’nin yaptığı çalışmalarda herhangi bir sonuca ulaşamadığını belirtmesi üzerine 14 Kasım 2002’de DGM Başsavcılığı’na tekrar “çok gizli” ibareli bir yazı yazan Saçan, yapılan çalışmalar sonucunda Güney’in iddialarına yönelik olarak herhangi bir suç unsuru durumu tespit edilemediğini belirterek başlatılan ön çalışmaya son verilmesi konusunda “çok gizli” ibareli bir yazı yazdı.

Güney’in iddiaları üzerine Veli Küçük ve Ergenekon hakkında başlatılan ilk ön çalışma aynı gün ilgili Savcı Muzaffer Yalçın’ın imzası ve “Son verilmesi uygundur” notuyla bitirildi.

aktifhaber.com

Devamını BURADAN okuyun...>>>

İNTİHAR EDEN ALBAY KİM, TANIYALIM.

ALBAY KIRCA'YI TANIYALIM

Evinde ölü bulunan Albay Kırca'nın, geçmişi karanlık infazlarla dolu...

İsmi Güneydoğu'da işlenen faili meçhul cinayetlerle gündeme gelen JİTEM Diyarbakır eski Bölge Komutanı Albay Abdülkerim Kırca, Ankara Güvercinlik Askeri Lojmanları'ndaki evinde ölü bulundu. Öldürülen Binbaşı Cem Ersever'den sonra JİTEM'in kilit isimlerinden biri olan Kırca'nın beylik silahıyla kafasına bir el ateş ederek intihar ettiği açıklandı. Faili meçhul cinayetlerin Ergenekon kapsamında incelenmesinin gündeme gelmesinden sonra Kırca'nın ölümü akıllarda soru işareti bıraktı.
DUŞ ALDI ODASINA ÇEKİLDİ

Alınan bilgiye göre, sabah saatlerinde eşi ile kahvaltısını yapan emekli Albay Kırca, daha sonra duş alarak odasına çekildi. Bir süre odasında tek başına kalan Kırca, saat 11.00 sularında beylik tabancası ile başına tek el ateş etti. Silah sesini duyarak odaya koşan Kırca'nın eşi ambulansa ve Jandarma'ya haber verdi. Olay yerine gelen Jandarma ve sağlık ekipleri Kırca'nın öldüğünü tespit etti. Daha sonra izinle lojmanlara giren polis, evde inceleme yaptı. Kırca'nın cesedi üzerinde ilk incelemeyi yapan Jandarma yetkilileri olayı intihar olarak kayıtlara geçti. Askeri Savcılık ise otopsi talebinde bulundu.

CEM ERSEVER ÖLDÜRÜLDÜ ONUN YILDIZI PARLADI

Adı Ergenekon kapsamında incelenmesi gündeme gelen Güneydoğu'daki faili meçhul cinayetlerle anılan Kırca'nın intiharı akıllarda soru işareti bıraktı. Kırca 4 Kasım 1993'te Ankara'nın Elmadağ ilçesinde cesedi bulunan Binbaşı Cem Ersever'in ardından JİTEM'in Diyarbakır Bölge Komutanı oldu.

PKK itirafçısı Abdülkadir Aygan'ın, faili meçhul cinayetlerin talimatını vermekle suçladığı Kırca, Kutlu Savaş'ın hazırladığı Susurluk Raporu'nda da infazlarla suçlandı. Aygan'ın itirafları üzerine 2005'te Kırca ile aralarında JİTEM'e çalışan PKK itirafçılarının da bulunduğu 8 kişi hakkında dava açıldı.

3 YILDA İFADESİ ALINMADI

İddianamede 1992-1994 yılları arasında sanıkların JİTEM oluşumu altında cinayetler işlediği, Kırca'nın çetenin yöneticisi olduğu belirtildi. Silopi Cumhuriyet Savcılığı'nın 2005'teki Kırca'nın ifadesinin alınması talebi ise Güvercinlik Askerî Lojmanları'nın yönetimine takıldı. Soruşturma hala sürüyor.

İNFAZLARI 'YEŞİL'LE YAPTI

Başbakan Teftiş Kurulu Başkanı Kutlu Savaş'ın hazırladığı 'Susurluk Raporu'nda da Abdülkerim Kırca'nın Diyarbakır JİTEM Grup Komutanı iken karıştığı olaylara yer verildi. Raporda 'Yeşil' kod adlı Mahmut Yıldırım ile çalıştığı belirtilen Kırca'nın, yaptığı infazlar tek tek yeraldı. Raporda PKK itirafçısı Muhsin Gül, infaz başına Kırca'nın itirafçılara 10 milyar TL verdiğini belirterek "İnfazları planlayan Kerim Binbaşı'ydı" dedi. 'Güvercinlik' JİTEM üssü

Kırca'nın intiharı 'Güvercinlik Askeri Lojmanı'yla ilgili JİTEM bağlantılı olayları da yeniden gündeme getirdi. Ergenekon'da tutuklanan gazeteci Tuncay Özkan, 1998'de 'Yeşil'in burada saklandığını ileri sürmüştü. Şemdinli Savcısı Ferhat Sarıkaya PKK itirafçısı Orhan Tekin'in Güvercinlik Kışlası'ndaki askerlerle ve teröristlerle aynı anda ilişki içinde olduğunu tespit etmişti. Sarıkaya'nın bu görüşmeleri Genelkurmay'a sorması üzerine görevden alındığı ileri sürülmüştü. Üst rütbeli subayların kaldığı lojmanlardaki daireler JİTEM'de görev alan alt rütbelilere de 'güvenlik nedeniyle tahsis ediliyor.



3 kişinin kafasına yanımda sıktı

Abdülkerim Kırca'nın adı son günlerde Ergenekon davası ve asit çukurları iddiasıyla birlikte gündeme geldi. Ergenekon'un 16 ölüm kuyusunu bildiğini iddia eden JİTEM itirafçısı Abdülkadir Aygan, “Kırca Sağlık-Sen Diyarbakır Şubesi'nden Necati Aydın, Mehmet Ay ve Ramazan Keskin'in kafalarına yanımda sıktı. Bunları toprağa gömdük” dedi. Aygan'ın anlatığı Kırca dönemindeki infazların bazıları şöyle:


İdris Yıldırım: Silopi'den alındı Elazığ'da öldürüldü.
Servet Aslan: Siirt Eruh'ta infaz edildi.
Edip Aksoy, Sıdık Etyemez: Silopi ile Cizre arasında bir dere yatağına gömüldüler.
Ahmet Ceylan: Diyarbakır Yenişehir'de infaz edildi.
Mehmet Salim Dönen: JİTEM'e getirildi. JİTEM'de üzerinden 7 bin mark çıktı. Bunları Kırca aldı. İşkenceyle öldürüldükten sonra cesedi atıldı.
İhsan Haran: JİTEM'de sorgulandı ve infaz edildi.
FAİLİ MEÇHUL 3'LÜSÜ

Kırca, Ergenekon'da tutuklanan emekli Tuğgeneral Levent Ersöz ve JİTEM eski Teknik Takip Daire Başkanı emekli Albay Atilla Uğur'la faili meçhul cinayetlerin en üst seviyeye ulaştığı 1994-96 yılları arasında Güneydoğu'da görev yaptılar. Kırca, JİTEM Diyarbakır Bölge Komutanıyken, Levent Ersöz, Şırnak'tan, Atilla Uğur ise Mardin Kızıltepe'den sorumluydu. Ersöz, 3 HADEP'linin kaybolduğu 2001'de de Şırnak Jandarma Alay Komutanıy'dı.



Faili meçhul cinayetlerin kilit ismiydi

Kırca, Antalya Serik'te, PKK'lı teröristlerle girdiği çatışmada belinden vurularak felç oldu. Kırca'ya 2000'de Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Aytaç Yalman, albay rütbesi takmıştı.

aktifhaber.com

Komutanlar Albay'ın Cenazesinde

Dün intihar eden emekli jandarma Albay Aldülkerim Kırca'nın cenaze töreni, Ankara Kocatepe Camii'nde yapıldı.

Cenaze namazına başta Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ olmak üzere tüm kuvvet komutanları tam kadro katıldı.

A tipi protokolün uygulandığı cenaze törenine, İçişleri Bakanı Beşir Atalay da katıldı.

Genelkurmay'dan Sert Açıklama

Adı pekçok yargısız infaza karışan ve bu konuda yargılaması süren Albay Kırca'nın intiharı üzerine Genelkurmay çok sert bir açıklama yaptı. Albay'a sahip çıktı.

TSK'dan, dün intihar ettiği öğrenilen emekli albay Abdulkerim Kırca hakkında açıklama geldi.

İşte Genelkurmay'dan yapılan o açıklama:


1. Son zamanlarda, bazı basın ve yayın organlarında, sözde bir itirafçının ifadelerine dayanarak, 10 Nisan 1998’de Serik/ANTALYA’da teröristlerle girdiği çatışmada bakıma muhtaç Malul Gazi olan, Emekli Jandarma Albay Abdülkerim KIRCA ile ilgili olarak suçlayıcı haberlere yer verilmiştir. Dün Emekli Jandarma Albay Abdülkerim KIRCA’nın evinde intihar ederek vefat ettiği öğrenilmiştir.

2. 16 Ocak 2009 tarihli Haftalık Basın Bilgilendirme Toplantısı’nda belirtildiği üzere, yargılama sürecinde sorumlu ve duyarlı olması gereken kesimlerin özen ve hassasiyeti göstermesi gerekirken, kişi ve kuruluşların âdeta yargısız infaz edilerek suçlu ilan edilmesi, temel insan haklarına aykırı olduğu gibi hiçbir hukuki ve ahlaki kuralla da bağdaşmamaktadır. Artık, yetkili ve sorumlu makamlar ile sağduyulu medyanın üzerlerine düşen görevleri yerine getirmek üzere söylem yerine gerekli tedbirleri alma zamanıdır.

Kamuoyunun takdirine sunulur.

Devamını BURADAN okuyun...>>>



Snap Shots

Get Free Shots from Snap.com
 
^

Powered by BloggerAK Medya Haber Yorum Analiz by UsuárioCompulsivo
original Washed Denim by Darren Delaye
Creative Commons License